Biafra diye bir ülke yok.
Oysa vardı. Karnı açlıktan davul gibi şişmiş siyahi çocukların, yüzünü kaplayan sinekleri kovamayacak kadar halsiz babaların, sütü kurumuş annelerin varlığını ilk öyle öğrenmiştik!
Çok iyi hatırlıyorum.
Ergenlik çağındaydım. Hüzün burcundaydım yani...
Her sabah gazetelerde çıkan "Biafra'da kıtlık" fotoğraflarına saatlerce bakar, haberleri son satırına kadar okurdum. Sonra geceleri o çocukların görüntüleri gözümün önünden gitmezdi. Okuduğum yazıların, kitapların hümanizma masalları bir türlü avutmazdı beni. Uyuyamazdım.
***
Haşmet BABAOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haşmet BABAOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Ağustos 2011 Çarşamba
23 Haziran 2011 Perşembe
Uykusuzluğa övgü!
Doğrudur, uykusuzluk yer bitirir insanı.
Bedeni de, zihni de tüketir.
Uyku nimettir; hatta cennettir.
Ama gecenin bir vakti başımızı yastığa koyduğumuzda bir iç hesaplaşmadan geçmeden; günü dürüstçe temize çekmeden; geleceği dua ederek karşılamadan...
Uykuya dalıp gitmek bir marifet midir?
Bedeni de, zihni de tüketir.
Uyku nimettir; hatta cennettir.
Ama gecenin bir vakti başımızı yastığa koyduğumuzda bir iç hesaplaşmadan geçmeden; günü dürüstçe temize çekmeden; geleceği dua ederek karşılamadan...
Uykuya dalıp gitmek bir marifet midir?
***
O yüzden işte...
22 Haziran 2011 Çarşamba
Moda, Karşıyaka... Ve yaldızı dökülen "seçkinci" yalanlarımız!
Geçen gün Moda'da durdum. O eşsiz manzaraya baktım. Ufuk çizgisini kesen Sarayburnu'na, Haliç önündeki baş döndürücü deniz trafiğine, Marmara'nın huzur veren ufuk çizgisine baktım!
Doyamadım.
Hele Fenerbahçe Burnu ve ötesinde kilometrelerce uzunluktaki sahil şeridinin görüntüsü öyle çekiciydi ki!
Dünyanın kaç şehrinde denizle kara böyle uyumlu bir biçimde iç içe geçmiştir! Yok denecek kadar azdır.
Ama şunu da söyleyin...
Dünyada benzer bir doğal konuma sahip şehirlerin hangisinde güzellik bu kadar umursamazca çarçur edilmiştir?
Doyamadım.
Hele Fenerbahçe Burnu ve ötesinde kilometrelerce uzunluktaki sahil şeridinin görüntüsü öyle çekiciydi ki!
Dünyanın kaç şehrinde denizle kara böyle uyumlu bir biçimde iç içe geçmiştir! Yok denecek kadar azdır.
Ama şunu da söyleyin...
Dünyada benzer bir doğal konuma sahip şehirlerin hangisinde güzellik bu kadar umursamazca çarçur edilmiştir?
15 Haziran 2011 Çarşamba
Onlar mı entelektüel?
Sadece kendileri gibileri entelektüel sayan, öteki kesimlerin okumuş yazmışlarını "cahil" bulan bir kesim var ya...
Hani merkez medyada da pek çok üyesi bulunan kesim...
Anlaşılıyor ki... Onların hezeyanından, içgörüsüzlüğünden, körlüğünden bu ülke yoruldu, gına getirdi.
Çünkü özgürlük arayışının sadece kendilerine has olduğunu sanıyorlar. Oysa iliklerine kadar jakobenler.
Demokrasiyi sadece kendilerinin bildiklerini düşünüyorlar. Oysa bildikleri ve istedikleri vesayet demokrasisi!
Çok kitap okuduklarını sanıyorlar. Oysa dönüp dönüp bina okuyorlar!
Kafayı yastığa koydukları zaman zihinlerini derinden kurcalayan bir şey yok! Zaten ölümden, hastalıktan ve derin olan her şeyden korkuyorlar!
Bilgiyi statü edinmek için kullanıyor ve kültürü en çok eş dost muhabbetine yaptığı çekici katkılar yüzünden seviyorlar.
Resmi ideolojiyi "yüksek kültür" sanacak kadar vasatlar ama vasatlıklarının farkında değiller.
***
Bu arkadaşlar burun kıvırdıkları kesimlerin geleneksel olarak derin bir entelektüel kapasiteye sahip olduğunu yıllar boyu görmezden gelmişlerdi.
Son 20 yılda da...
Entelektüel cesaret ve çaba ibresinin yön değiştirdiğini fark edemediler.
Böylece iki önemli gelişmeyi ıskaladılar.
Birincisi... "Cahil" dedikleri kesimlerin çocukları artık onlardan çok daha fazla ve geniş bir yelpazede entelektüel faaliyette bulunuyor.
İkincisi... Asıl kendileri hızla cahilleşiyor.
Sonucun böyle olacağı belliydi.
Çünkü gerçek entelektüel faaliyetin boyna takılan fularla, çeneye kondurulan sakalla, dostlar alışverişte görsün kabilinden yurtdışı seyahatleriyle ve üniversiteden ittire kaktıra alınan unvanlarla doğrudan bir bağı yoktu ki!..
***
Aslı Aydıntaşbaş geçen gün Milliyet'te seçim sonuçlarını yorumlarken hayıflanıyordu: "Entelektüellerin gündemiyle seçimin gündemi örtüşmüyor."
Eh, özünde normaldir bu!
Dünyanın her yerinde bir entelektüelin gündemi ve zaman kavrayışı güncel siyasetinkinden daha geniş ölçeklidir.
Ama işin esas kilit noktasına gelirsek...
Sevgili Aslı, söyler misin kimlerden bahsediyorsun?
Hangi entelektüellerden?
D&R'lardan başka kitapçılara girmeyi unutanlardan mı?
Cinebonus'lardan başka sinemaların kötü koktuğunu düşünenlerden mi?
Gazetecilerin bu ülkede kolayca içeri atılabildiğini ancak Nedim Şener içeri girince fark edenlerden mi?
Halkın sosyal karakterini, inançlarını, kültürünü bilmeyi "zihinsel kirlilik" olarak değerlendirenlerden mi?
Sırf resmi tarihe duyduğu inanç bozulur diye korktuğu için yeni kitap okumayan, haber kanallarındaki tv tartışmalarını izlemeyenlerden mi?
Yıllarca sırtını döndüğü "Kürt meselesi" nden söz etmeyi seçim sürecinde birdenbire gösteriş havasına sokanlardan mı?
Onlar mı entelektüel?
Dünyada, ülkede, çevresinde olup bitenleri anlamayanlar, anlayamayanlar...
Ama en fenası...
Anlamak istemeyenler...
Entelektüel olabilirler mi hiç?
Hani merkez medyada da pek çok üyesi bulunan kesim...
Anlaşılıyor ki... Onların hezeyanından, içgörüsüzlüğünden, körlüğünden bu ülke yoruldu, gına getirdi.
Çünkü özgürlük arayışının sadece kendilerine has olduğunu sanıyorlar. Oysa iliklerine kadar jakobenler.
Demokrasiyi sadece kendilerinin bildiklerini düşünüyorlar. Oysa bildikleri ve istedikleri vesayet demokrasisi!
Çok kitap okuduklarını sanıyorlar. Oysa dönüp dönüp bina okuyorlar!
Kafayı yastığa koydukları zaman zihinlerini derinden kurcalayan bir şey yok! Zaten ölümden, hastalıktan ve derin olan her şeyden korkuyorlar!
Bilgiyi statü edinmek için kullanıyor ve kültürü en çok eş dost muhabbetine yaptığı çekici katkılar yüzünden seviyorlar.
Resmi ideolojiyi "yüksek kültür" sanacak kadar vasatlar ama vasatlıklarının farkında değiller.
Bu arkadaşlar burun kıvırdıkları kesimlerin geleneksel olarak derin bir entelektüel kapasiteye sahip olduğunu yıllar boyu görmezden gelmişlerdi.
Son 20 yılda da...
Entelektüel cesaret ve çaba ibresinin yön değiştirdiğini fark edemediler.
Böylece iki önemli gelişmeyi ıskaladılar.
Birincisi... "Cahil" dedikleri kesimlerin çocukları artık onlardan çok daha fazla ve geniş bir yelpazede entelektüel faaliyette bulunuyor.
İkincisi... Asıl kendileri hızla cahilleşiyor.
Sonucun böyle olacağı belliydi.
Çünkü gerçek entelektüel faaliyetin boyna takılan fularla, çeneye kondurulan sakalla, dostlar alışverişte görsün kabilinden yurtdışı seyahatleriyle ve üniversiteden ittire kaktıra alınan unvanlarla doğrudan bir bağı yoktu ki!..
Aslı Aydıntaşbaş geçen gün Milliyet'te seçim sonuçlarını yorumlarken hayıflanıyordu: "Entelektüellerin gündemiyle seçimin gündemi örtüşmüyor."
Eh, özünde normaldir bu!
Dünyanın her yerinde bir entelektüelin gündemi ve zaman kavrayışı güncel siyasetinkinden daha geniş ölçeklidir.
Ama işin esas kilit noktasına gelirsek...
Sevgili Aslı, söyler misin kimlerden bahsediyorsun?
Hangi entelektüellerden?
D&R'lardan başka kitapçılara girmeyi unutanlardan mı?
Cinebonus'lardan başka sinemaların kötü koktuğunu düşünenlerden mi?
Gazetecilerin bu ülkede kolayca içeri atılabildiğini ancak Nedim Şener içeri girince fark edenlerden mi?
Halkın sosyal karakterini, inançlarını, kültürünü bilmeyi "zihinsel kirlilik" olarak değerlendirenlerden mi?
Sırf resmi tarihe duyduğu inanç bozulur diye korktuğu için yeni kitap okumayan, haber kanallarındaki tv tartışmalarını izlemeyenlerden mi?
Yıllarca sırtını döndüğü "Kürt meselesi" nden söz etmeyi seçim sürecinde birdenbire gösteriş havasına sokanlardan mı?
Onlar mı entelektüel?
Dünyada, ülkede, çevresinde olup bitenleri anlamayanlar, anlayamayanlar...
Ama en fenası...
Anlamak istemeyenler...
Entelektüel olabilirler mi hiç?
22 Mayıs 2011 Pazar
"Güzellik" bu kadar çirkin olamaz!
Berbat pornoların...
Cinselliği abartan ve suiistimal eden reklamların...
Kadına şiddeti sıradan hale getirecek kadar çok gösteren tv dizilerinin...
Kadınları (özünde bir bütün olarak insanı) aşağıladığı açıktır.
Hem feminist hem de akademik literatürde bu tür medyatik yollarla "kadınlığın köleleştirilişi" üzerine sayısız makale ve kitap vardır.
Hiçbir film, hiçbir reklam hiçbir dizi son zamanlarda bizim tv kanallarımızda pıtrak gibi çoğalan "ne giysem, nasıl yenilensem" türü programlar kadar aşağılayamaz kadınları!
Her rastladığımda ağzım açık kalıyor.
Saçmalıklar, çirkinlikler, ucuzluklar nasıl böyle pervasızca stil diye yutturulmaya çalışılır?
İçgörü yoksunluğunun ayyuka çıkmış hali nasıl olur da samimiyet diye sunulur?
Kadınlar bu programların kendileriyle dalga geçmesine ve kadınlığı alttan alta horlamasına nasıl öfkelenmezler de...
Geçip ekran başına, eğlenerek izlerler! Doğrusu, ona da aklım ermiyor.
Belli ki, zamanında ciddi travmalar geçirmiş ve berduşa dönmüş bir kadının kılığını, saçını, makyajını değiştirdiler.
E, iyi de...
Hiç utanıp sıkılmadan o kadının "artık kendi ayakları üzerinde durduğunu" söylemenin; "işte karşınızda özgüvenini kazanmış bir kadın" diye ilan etmenin anlamı nedir?
Bu kadar basit midir?
İş mi buldunuz? Ruhundaki yaraları mı onardınız?
Dalga mı geçiyorsunuz, diye bağırdım oturduğum yerde!
Çünkü genç kadının zoraki gülümseyişi insanın içini öyle acıtıyordu ki...
Zevksizlik zirve yapıyor bu yarışmalarda.
Hezeyanlar deseniz, gemi azıya almış. Kendini Beyonce'ye benzetenler mi ararsınız; Nicole Kidman'ın tıpkısı olduğuna inananlar mı, istersiniz!
Elbiseler feci.
Yapmacıklık, içtensizlik diz boyu.
İnsan bu türden programları izlerken "ne oluyoruz?" diye düşünüyor; yoksa bu kadınları, başka kadınların gözünde rezil etme projesi mi?
Ayrıca kadın izleyicilerin bu tür programlarda buldukları dedikodu hazzını hafife alıyor olabilirim.
Ama istiyorum ki...
Hiç değilse bizim için çok değerli birtakım kavramların yakasını rahat bıraksın bu programlar.
Mesela "yakışmak/ yakıştırmak" dediğimiz şey o kadar uyduruk bir şey değildir!
Mesela "güzellik" asla bu kadar çirkin değildir!
Cinselliği abartan ve suiistimal eden reklamların...
Kadına şiddeti sıradan hale getirecek kadar çok gösteren tv dizilerinin...
Kadınları (özünde bir bütün olarak insanı) aşağıladığı açıktır.
Hem feminist hem de akademik literatürde bu tür medyatik yollarla "kadınlığın köleleştirilişi" üzerine sayısız makale ve kitap vardır.
***
Ama iddia ediyorum ki...Hiçbir film, hiçbir reklam hiçbir dizi son zamanlarda bizim tv kanallarımızda pıtrak gibi çoğalan "ne giysem, nasıl yenilensem" türü programlar kadar aşağılayamaz kadınları!
Her rastladığımda ağzım açık kalıyor.
Saçmalıklar, çirkinlikler, ucuzluklar nasıl böyle pervasızca stil diye yutturulmaya çalışılır?
İçgörü yoksunluğunun ayyuka çıkmış hali nasıl olur da samimiyet diye sunulur?
Kadınlar bu programların kendileriyle dalga geçmesine ve kadınlığı alttan alta horlamasına nasıl öfkelenmezler de...
Geçip ekran başına, eğlenerek izlerler! Doğrusu, ona da aklım ermiyor.
***
Geçenlerde bir program izledim...Belli ki, zamanında ciddi travmalar geçirmiş ve berduşa dönmüş bir kadının kılığını, saçını, makyajını değiştirdiler.
E, iyi de...
Hiç utanıp sıkılmadan o kadının "artık kendi ayakları üzerinde durduğunu" söylemenin; "işte karşınızda özgüvenini kazanmış bir kadın" diye ilan etmenin anlamı nedir?
Bu kadar basit midir?
İş mi buldunuz? Ruhundaki yaraları mı onardınız?
Dalga mı geçiyorsunuz, diye bağırdım oturduğum yerde!
Çünkü genç kadının zoraki gülümseyişi insanın içini öyle acıtıyordu ki...
***
Bir de kadınların bin bir türlü görgüsüzlük sergilemesine ve sözüm ona şıklıklarıyla birbirlerini hasetten çatlatmasına dayalı yarışma programları var.Zevksizlik zirve yapıyor bu yarışmalarda.
Hezeyanlar deseniz, gemi azıya almış. Kendini Beyonce'ye benzetenler mi ararsınız; Nicole Kidman'ın tıpkısı olduğuna inananlar mı, istersiniz!
Elbiseler feci.
Yapmacıklık, içtensizlik diz boyu.
İnsan bu türden programları izlerken "ne oluyoruz?" diye düşünüyor; yoksa bu kadınları, başka kadınların gözünde rezil etme projesi mi?
***
Bu işlerin bam teli reyting ise ve reyting her şeyi haklı kılıyorsa..
Söyleyecek sözüm yok!Ayrıca kadın izleyicilerin bu tür programlarda buldukları dedikodu hazzını hafife alıyor olabilirim.
Ama istiyorum ki...
Hiç değilse bizim için çok değerli birtakım kavramların yakasını rahat bıraksın bu programlar.
Mesela "yakışmak/ yakıştırmak" dediğimiz şey o kadar uyduruk bir şey değildir!
Mesela "güzellik" asla bu kadar çirkin değildir!
2 Mayıs 2011 Pazartesi
Türkiye'nin yarısı onu seyrediyorsa... Kim anormal?
Hiperaktif bir genç adam. Ne aklı yerinde duruyor, ne bedeni!
Atlıyor, sıçrıyor, uçuyor!
Yaş 27 ama hâlâ okulun camlarını indiren öğrenci; hâlâ kafası gözü yarılmış eve dönen çocuk!
Hep huzursuz! Biraz dikkatli bakanı cidden üzecek kadar huzursuz!
Kavga ediyor, ne için kavga ettiğini bilecek kadar konsantre olamıyor.
Kalabalıktan sıkılıyor ama en sevdiği şey laf kalabalığı!
Acıklı geliyor bana bu halleri!
Yine de hakkını vermek gerek, sevimli biri!
Ve artık ünlü!
Bütün Türkiye tanıyor onu.
Anlamışsınızdır, Survivor'daki Taner' den söz ediyorum.
***
Annesi babası ile konuşmuşlar Taner'in.
"Oğlumuz normal değil" demiş anne baba; "zaten küçükken de böyleydi."
Çok dert etmeyin, demek geliyor içimden.
Nasıl olsa, artık bu ülkenin tv izleyicisi de normal değil!
Hep birlikte delirdik yani!
İyi programcıların eliyle kafamız "iyi" oldu, toparlanamıyoruz!
Geçen gün baktım, Taner bir arkadaşına kızmış!
Acun da onu şu sözlerle yatıştırıyor: "Seni Türkiye'nin yarısı seyrediyor, üç beş kişinin internette hakkında atıp tutmasının ne önemi var!"
Survivor yarışmasının başlarında Taner göğsünü yumruklayarak bağırıyordu ya, "heyyyt süper güç geliyor, dünyanın süper gücü" diye..
Günümüzde "süper güç" bu işte!
Seyredilmek!
Hiçbir şey olmayabilirsin; bir musluğu sıkmayı; iki yumurta kırmayı, doğru düzgün cümle kurmayı bile bilmeyebilirsin.
Ama ekrandaysan ve ünlüysen, süpersin!
***
Şimdi bu yarışmayı ve Taner'i bir kenara bırakıp "reality show"ların tehlikeli dünyası hakkında bir vurgu yapayım.
Nazenin anne babalar ve bilimsel literatürü takip etmeye üşenen psikologlar sürekli filmlerin, dizilerin olumsuz etkisinden şikâyet ederler.
Oysa bilimsel araştırmaların işaret ettiği tehlikenin kaynağı reality show'lar!
Çünkü bunlar "kurgu" değil, öykü değil!
Bu programlardakiler gerçek insanlar!
Daha beteri ne, biliyor musunuz?
Reality show'lar "ünlülük" dediğimiz şeyi değiştiriyor.
Klasik anlamıyla ünlüler bir beceriye sahip oldukları ve o sayede sevildikleri için ünlüydüler.
Diyelim ki, oynadıkları filmler, söyledikleri şarkılar milyonlarca insan tarafından beğenildiği için ünlüydüler.
Reality show karakterleri ise sırf "göründükleri" için ünlüler!
Kim daha çok sözü edilebilir biçimde "görünür" ve reyting toplarsa, o kadar ünlü!
***
Tam bu yazıya nokta koyacakken...
Gençlerin pek tuttuğu bir internet forumunda Survivor Taner'den şöyle söz edildiğini okudum. "Samimi, hesapsız kitapsız, gönüllerin adamı Taner!"
Bu noktaya kadar gelmişiz işte!
Bir show programından samimiyet ve hesapsız kitapsızlığın tarifini çıkartacak noktaya...
Bu gidiş, gidiş değil!
Atlıyor, sıçrıyor, uçuyor!
Yaş 27 ama hâlâ okulun camlarını indiren öğrenci; hâlâ kafası gözü yarılmış eve dönen çocuk!
Hep huzursuz! Biraz dikkatli bakanı cidden üzecek kadar huzursuz!
Kavga ediyor, ne için kavga ettiğini bilecek kadar konsantre olamıyor.
Kalabalıktan sıkılıyor ama en sevdiği şey laf kalabalığı!
Acıklı geliyor bana bu halleri!
Yine de hakkını vermek gerek, sevimli biri!
Ve artık ünlü!
Bütün Türkiye tanıyor onu.
Anlamışsınızdır, Survivor'daki Taner' den söz ediyorum.
Annesi babası ile konuşmuşlar Taner'in.
"Oğlumuz normal değil" demiş anne baba; "zaten küçükken de böyleydi."
Çok dert etmeyin, demek geliyor içimden.
Nasıl olsa, artık bu ülkenin tv izleyicisi de normal değil!
Hep birlikte delirdik yani!
İyi programcıların eliyle kafamız "iyi" oldu, toparlanamıyoruz!
Geçen gün baktım, Taner bir arkadaşına kızmış!
Acun da onu şu sözlerle yatıştırıyor: "Seni Türkiye'nin yarısı seyrediyor, üç beş kişinin internette hakkında atıp tutmasının ne önemi var!"
Survivor yarışmasının başlarında Taner göğsünü yumruklayarak bağırıyordu ya, "heyyyt süper güç geliyor, dünyanın süper gücü" diye..
Günümüzde "süper güç" bu işte!
Seyredilmek!
Hiçbir şey olmayabilirsin; bir musluğu sıkmayı; iki yumurta kırmayı, doğru düzgün cümle kurmayı bile bilmeyebilirsin.
Ama ekrandaysan ve ünlüysen, süpersin!
Şimdi bu yarışmayı ve Taner'i bir kenara bırakıp "reality show"ların tehlikeli dünyası hakkında bir vurgu yapayım.
Nazenin anne babalar ve bilimsel literatürü takip etmeye üşenen psikologlar sürekli filmlerin, dizilerin olumsuz etkisinden şikâyet ederler.
Oysa bilimsel araştırmaların işaret ettiği tehlikenin kaynağı reality show'lar!
Çünkü bunlar "kurgu" değil, öykü değil!
Bu programlardakiler gerçek insanlar!
Daha beteri ne, biliyor musunuz?
Reality show'lar "ünlülük" dediğimiz şeyi değiştiriyor.
Klasik anlamıyla ünlüler bir beceriye sahip oldukları ve o sayede sevildikleri için ünlüydüler.
Diyelim ki, oynadıkları filmler, söyledikleri şarkılar milyonlarca insan tarafından beğenildiği için ünlüydüler.
Reality show karakterleri ise sırf "göründükleri" için ünlüler!
Kim daha çok sözü edilebilir biçimde "görünür" ve reyting toplarsa, o kadar ünlü!
Tam bu yazıya nokta koyacakken...
Gençlerin pek tuttuğu bir internet forumunda Survivor Taner'den şöyle söz edildiğini okudum. "Samimi, hesapsız kitapsız, gönüllerin adamı Taner!"
Bu noktaya kadar gelmişiz işte!
Bir show programından samimiyet ve hesapsız kitapsızlığın tarifini çıkartacak noktaya...
Bu gidiş, gidiş değil!
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Balkondaki ünlüler ve biz
Ünlüler çok sevildiklerini, çok beğenildiklerini düşünürler.
Tehlikeli bir ruh halidir bu!
Bir anda hezeyana dönüşüverir.
Biraz gülümseseler her yanda güller açacağına; biraz ağlasalar herkesin üzüntüden kahrolacağına inanırlar!
Kanlı canlı sevilmek ile hayran olunmanın bambaşka şeyler olduğunu ünlülere anlatmak zordur.
Oysa...
Sevgi kırılıp dağılır veya solar.
Ama hayranlık farklıdır. Hayranlık iki ucu keskin bıçak gibidir.
Bir ucu gündelik hayatlarımıza çıkar: Aşkın kılavuzudur!
Öteki ucu alttan alta düşmanlık duygusunu kışkırtır!
Ünlülerin en zor aştıkları hayal kırıklığı tam bu noktadır işte!
Kendilerine beslenen hayranlık duygusunun altında saklanan alaycı ve kıyıcı ilgiyle yüzleşme noktası...
Ünlülük sanıldığı gibi her zaman "kolay bir oyun" değildir. Bazen sevgi maskesi takmış ilgi ve elbette yüklüce para karşılığında toplumun "kurbanlık koyunu" olmak gibidir!
* * *
Tehlikeli bir ruh halidir bu!
Bir anda hezeyana dönüşüverir.
Biraz gülümseseler her yanda güller açacağına; biraz ağlasalar herkesin üzüntüden kahrolacağına inanırlar!
Kanlı canlı sevilmek ile hayran olunmanın bambaşka şeyler olduğunu ünlülere anlatmak zordur.
Oysa...
Sevgi kırılıp dağılır veya solar.
Ama hayranlık farklıdır. Hayranlık iki ucu keskin bıçak gibidir.
Bir ucu gündelik hayatlarımıza çıkar: Aşkın kılavuzudur!
Öteki ucu alttan alta düşmanlık duygusunu kışkırtır!
Ünlülerin en zor aştıkları hayal kırıklığı tam bu noktadır işte!
Kendilerine beslenen hayranlık duygusunun altında saklanan alaycı ve kıyıcı ilgiyle yüzleşme noktası...
Ünlülük sanıldığı gibi her zaman "kolay bir oyun" değildir. Bazen sevgi maskesi takmış ilgi ve elbette yüklüce para karşılığında toplumun "kurbanlık koyunu" olmak gibidir!
* * *
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)