Mehmet TEZKAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet TEZKAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2011 Çarşamba

ÇÖZÜM DİCLE’YE ERDOĞAN FORMÜLÜ

Bu işin böyle sonuçlanacağı belliydi.. Herkes numara yapıyor..
Herkes milli irade yok sayılıyor, olmamalıydı diyerek demokrat havaları basıyor..
Yargıtay’ın mahkûmiyet kararından sonra Hatip Dicle’nin milletvekili olamayacağı gün gibi ortadaydı..
Herkes üzerine yattı..
Seçim öncesi mesele olmasın diye kimse ses etmedi.. Kimse o kararı görmek istemedi..
BDP’liler de..
Oysa, Anayasa açık, Siyasal Partiler Yasası açık..
Eee..
YSK ne karar verecekti?
Ne karar vermesi bekleniyordu..
Memleketin durumunu göz önüne alarak bir süre anayasa ve yasayı askıya aldık demelerini mi?
*
Biliyorum, siyasiler YSK’yı döverek bu işten sıyrılmaya çalışacak.. Biliyorum, yargı oligarşisinin son oyunu denecek..

21 Haziran 2011 Salı

YÜZDE 50 İŞTE BÖYLE OLDU

Siyasi arenaya bomba gibi düştü.. CHP lideri AKP’nin yüzde 50 oy almasını ‘Stockholm Sendromu’na bağladı..
Nedir bu?
Baskı görenin, ezilenin, kendini ezen kişiye sempati duyma hali..
Uyuyor mu?
Uymuyor..
Ama John T. Jost’un teorisine uyuyor..
O da kim diyeceksiniz?
Psikoloji profesörü.. Siyaset psikolojisi üzerine çalışıyor.. Yoksulların siyasi tercihleri konusunda önemli tezleri var..
Kısaca şöyle anlatayım..
Dinin etkili olduğu bizim gibi ülkelerde yoksulluk, karşı çıkmayı, değiştirmeyi değil muhafazakârlaşmayı getiriyor..
Mutaassıplaşmayı.. Statükoyu..
Kendine bakıyor, çevresine bakıyor, kötü de olsa durumunu korumak istiyor.. Yan girdilerle hayatı biraz kolaylaşıyorsa mevcut durum ilelebet sürsün istiyor.. Bozacak, sarsacak en küçük riskten uzak duruyor.. Siyasal tercihini ona göre yapıyor.. İktidar partisini ayakta tutmaya çalışıyor..
Aslında bilmeden yoksulluğunu meşrulaştırıyor..
*
Yüzde 50’yi daha iyi açıklıyor değil mi?
*
Gelelim rakamsal kanıtına.. Seçimin sonucunu ilk bilen aslında TÜİK olmuştu.. Mart başında yayınladığı istatistikte siyasi tablo kabak gibi ortadaydı..
Seçimi kimin kazanacağı belliydi..
(9 ve 17 Mart tarihli yazılarıma bakabilirsiniz..)
Niye mi?
TÜİK’e göre, 12 milyon yoksul vardı..
Her 100 kişiden 42’sinin oturduğu ev kötüydü..
Her 100 haneden 60’ı borçlu, 30’u ağır borçluydu..
100 gençten 21’i işsizdi..
2010’da her 100 kişiden 60’ının geliri azalmıştı.. 34’ü borçlanmıştı..
Bütün bunlar olmuştu ama..
Bu insanlar mutluydu.. 100 kişiden 60’ı mutluyum demişti..
*
Yüzde 50’yi daha iyi açıklıyor değil mi?
*
O günkü yazıda şöyle demişim:
“Parası pulu yoktur, evinin damı akıyordur, pencereleri çürümüştür ama ‘Elhamdülillah sağlığım fevkalade’ der; gerisini önemsemez..
(100 kişiden 71’i böyle diyormuş..)
Yeşil kartıyla mutlu olur..
Bir de dışardan destek gelirse.. Evine kömür getiren, temel gıdaları yollayan, ihtiyaçlarına destek olan varsa..
Verene; ‘Allah razı olsun’ diyerek sandığa gider..
Oy verir.” ( 9 Mart 2011)
*
Böyle de olmadı mı?
*
Stockholm Sendromu’nu bırakın..
John Jost’a bakın..



Ecevit’in kemiklerini sızlatıyorlar
CHP üzerine yapılan tahlillere bakıyorum bir dönemi yok sayıyorlar..
CHP 1950’lerde donmuş gibi..
CHP 1950’lerde kalmış gibi muamele çekiliyor..
Sanırsın ki, İsmet İnönü’den sonra Kılıçdaroğlu geldi.. Başbakan seçim kampanyası boyunca bunu yaptı..
O bilerek yaptı, o CHP, bu CHP demeye getirdi.. ikisinin arasını görmezden geldi..
Sıkıntı şurada; siyaset yorumcuları da aynı şeyi yapıyor..
1960’lardan sonra yaşanan değişimi dönüşümü yok sayıyorlar.. 1970’lerde Bülent Ecevit’in CHP’yi çektiği yeri görmezden geliyorlar.. Üzerine giydirilen sosyal demokrat elbiseyi giydirilmemiş kabul ediyorlar.. 1977’nin CHP’sini CHP’den saymıyorlar.. Kurucu parti olarak kaldığını söylüyorlar..
Ecevit’in kemiklerini sızlatıyorlar..



Yüzde 50’ye bir kanıt daha
Zaman gazetesinden Turan Alkan 16 Mart tarihli yazısında Ankara’da okuyan bir gencin mektubunu yayımlamıştı..
Şöyleydi..
*
“Mart ayı gelmiş tarlaya gübre atılacak, gübrenin tonu 900 liraya çıkmış. 2 ton gübre 3 sene önce toplam 800 lira iken bu yıl 1800 lira. Bahar gelmiş, tarlanın sürülmesi gerek, 100 dönüm için 700 liralık mazot lazım. Diyelim kırdık-sardık bu meblağı karşıladık. 10 ay bekleyeceksiniz, ürün alınacak; elbette Allah bir âfet vermemiş ise. Köylü ürününü 5 yıl
önceki fiyata ancak satabiliyor; kilo başına 30 ila 50 kuruş. Masrafı karşılamıyor. Son beş yıl içinde memura zam verildi, zengin daha da zenginleşiyor; gıda fiyatları neredeyse 5 yıl önceki seviyelerde ama esas emek sahibi çiftçi kışın aç geziyor. Geçen hafta bunlara şahit oldum ve ne acıdır ki hükümet yine de zenginlerden oy alamıyor. Fakir ahali ise hâlâ o saf düşüncesiyle desteğini esirgemiyor. Cebinde para olmasa, aç gezse de hâlâ desteğini sürdürüyor. Dediği şey şu, ‘başka lider yok; ne yapalım!’ Fakir, hâlâ fakir. Şimdi ben Ankara’ya gidince zengini, Yozgat’a gidip emeğinin karşılığını alamayan köylüleri görünce Rabbime ancak namazlarda içimi dökebiliyorum. Eğer gelir dağılımında bir adaletsizlik varsa, ‘Ya Rabbi, Tayyip Erdoğan’a bunun hesabını sor’ diye haykırıyorum. Elimden ancak bu geliyor.”
*
Mektubu okudunuz.. Bu gencin muhalefet partilerinden birine oy vereceğini söylemesini bekliyorsunuz değil mi?
Bunca isyandan sonra..
Bakın mektubu nasıl bitirmiş..
‘Yedi oyumuz var yine de Erdoğan’a vereceğiz, ama bizi yine hayal kırıklığına uğratırsa haram ederiz o yedi oyu.’
*
Yüzde 50’yi açıklamıyor mu?
Yüzde 50 nasıl oldu sorusuna cevap vermiyor mu?

22 Mayıs 2011 Pazar

KASETÇİNİN HEDEFİ NEYDİ?

Tek tek kişiler değildi herhalde.. Kasetciler..
Bölükbaşı’yı sevmiyorum gününü göstereyim.. Paçacı’yı sevmiyorum saf dışı bırakayım..
Başkanlık divanını boşaltalım.. Yerlerine geçip biz oturalım diye yola çıkmadılar herhalde..
Bu kadar büyük tezgâhın hedefi de büyük olmalı.
Peki ne?
Aklıma üç neden geliyor..
BİR: MHP’yi yeniden dizayn etmek.. Şantajın cephesini genişleterek büyük bir tasfiye hareketi başlatmak..
İKİ: Parti içinde kavga çıkarmak.. Örgüt ile yönetimin arasına kara kedi sokmak.. Kongre vasıtasıyla MHP’yi ele geçirmek veya parçalamak..
ÜÇ: MHP’nin baraj altında kalmasını sağlamak..
*
Seks kasetleri seçim arifesinde ortalığa saçıldığına göre, üçüncü şık akla daha yakın geliyor..
Mutlaka muhafazakâr tabanın, kadın seçmenlerin tepkisi olacaktır..
Kasetçi bu kitleye oynadı.. MHP bildiğiniz MHP değil demek istedi.. Sempatizanlarının aklını karıştırmayı, aklını çelmeyi hedefledi..
Şimdilik görünen bu..
Peki başarılı oldu mu?
Kimse bilmiyor, kasetçi de bilmiyor..
12 Haziran akşamı göreceğiz..
*
MHP barajı aşıp Meclis’e girerse, kirli tezgâh işe yaramamış olur mu?
Evet demek için erken..
Kasetçinin elinde daha ne var ne yok bilmiyoruz.. Kurulan tezgâhın boyutlarını kestiremiyoruz..
Kasetçi, başka kasetlerle şantajına devam edebilir.. Nihai hedef; MHP’nin kolunu kanadını kırmak olabilir..
Edebilir, olabilir, yapabilir diyorum; çünkü kasetçi yakalanmadan ne söylense boş!..
*
Kasetli şantaj ilk raundu aldı.. Gerisi gelir, gelecektir..
Seks kaseti olması da gerekmiyor; özel hayata ilişkin, özel konuşmalara ilişkin kasetler de çıkabilir..
Niye mi?
Kasetçi sadece MHP’yi değil, siyaseti 12’den vurdu da ondan..




14 yaşında strese merhaba!
Lise son sınıflar okula gitmiyor..Ya evde oturup ders çalışıyor ya da dershaneye gidiyor..
Okul işe yaramıyor..
İlköğretim son sınıftakiler de gitmiyor.. Sekizdekiler.. Yedinci sınıftakiler de gitmiyor..
Okul onlara da bir şey vermiyor..
SBS’ye gireceksen doğru dershaneye.. Parası olan özel hocaya!..
*
Biliyorum bugünün meselesi değil, on yıllardır böyle.. Çözüm bulmak hiç de kolay değil..
Yarış sadece üniversiteye girmek için değil.. Sıradan fakülte, gençleri kesmiyor..
Artık kimse okumuş olmak için okumak istemiyor.. Okumuş olmak için okumak, askerliğin dışında bir işe yaramıyor.. İş kapısını açmıyor..
Bu sebeple, herkes adı olan, sanı olan, diploması diploma gibi olan fakülteyi bitirmek istiyor..
Okulların boşalma, dershanelerin dolma nedeni bu..
*
17-18 yaşındakiler böyle de 13-14 yaşındakiler farklı mı?
Onlar da iyi eğitim veren, üniversite kapısını açan, eli yüzü düzgün, şanı şöhreti olan liselerin peşinde..
Bu tür okulların sayısı fazla değil..
Hal böyle olunca yarış da zorlu oluyor.. Çocukları o yaşta stresle tanıştırıyor..

23 Nisan 2011 Cumartesi

Kılıçdaroğlu konuşurken herkes Cuma’daydı!

Başlıktaki meseleye sonra geleceğim.. Önce CHP’nin seçim bildirgesini analiz edelim..
Hemen şunu söyleyeyim; üzerinde iyi çalışılmış, hemen her kesimin sıkıntısına çözüm aranmış..
Taksicinin derdi de vardı, taşeron işçinin de, topraksız köylünün de, emekliler arasındaki aylık farkı da..
Her kesim düşünülmüş, üzerinde çok kafa yorulmuş..
Türkiye’nin temel meseleleri de ele alınmıştı, bölgesel kalkınma hedefleri de..
Üç önemli vurgu dikkat çekiciydi, çok çarpıcıydı..
Biri özgürlük vurgusu..
Öteki zenginliğin vatandaşa dokunacağı..
Üçüncüsü yoksulluğa bakışı..
*
Birincisinden başlayalım..
CHP ne vaat ediyor?
Yeni anayasa, seçim barajının kaldırılmasını, partiler yasasında demokratik değişimi, sivil toplumun güçlendirilmesini..
Daha da önemlisi.. Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını, Adli Tıp Kurumu’nun yeniden yapılandırılmasını.. 
Çok önemli..
Ama 2011 Türkiye’sinde hâlâ bunların konuşuluyor olunması, bir siyasal partinin seçim bildirisine bunları koyuyor olması..
Bu vaatlerin insanları heyecanlandırması düşündürücü..
Hatta üzücü..
Türkiye bu meselelerini çoktan halletmiş olmalıydı!..
Çoktan..
*
Gelelim zenginliğin vatandaşa dokunacağı sözüne.. Benim bir süredir üzerinde durduğum meselelerden biri de bu.. Ülke zenginleşiyor da biz de zenginleşiyor muyuz? O zenginlikten payımızı alıyor muyuz?
Hayır..
Şöyle anlatayım.. Diyelim ki enflasyon yüzde beş, büyüme yüzde sekiz.. İktidarlar vatandaşı enflasyona ezdirmiyoruz diye yüzde beş zam yapıyor..
Bununla da övünüyor..
Biz de eşeğin kuyruğu gibi oluyoruz..
Hep aynı, hep aynı.. Ayın sonunu getiremeyen, sittin sene ayın sonunu getiremiyor..
Zenginlik dokunmuyor..
CHP artık dokunacak diyor..
*
Kılıçdaroğlu’nun şu sözü etkileyiciydi..
Biz yoksulluğu bitirmek istiyoruz, onlar yoksulluğu yönetmek istiyor..
Şahane tespit..
*
CHP’nin seçim bildirisi bunların ötesinde üniversiteliyi de düşünmüş, liseliyi de, memurun tatil parasını da, devşirme sporcularla kazanılan sahte başarıları da, işsizi de..
Kısaca toplumun her alanına dokunulmuş..
Beğendim, Kılıçdaroğlu’nun sunumu derli toplu, basit, anlaşılır, en ücra köydeki insana hitap eden sadelikteydi..
Etkileyiciydi..
*
Gelelim başlıktaki meseleye..
Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını haber kanalları yayınladı.. Anadolu’nun her köşesine ulaştı..
Emekli de dinleyebilirdi, yoksul da, işsiz de, memur da..
Kılıçdaroğlu mütedeyyin, mutaassıp, muhafazakâr insanlara da seslendi..
Onlarda dinleyebilirdi, durakta müşteri bekleyen taksici de, müşterisini taşıyan da..
Dinleyebilirlerdi diyorum..
Dinleyemediler!..
Çünkü Kılıçdaroğlu’nun konuşması Cuma Namazı saatine denk geldi..
CHP yönetimi bilmez mi?
Bu ülkede cuma günü cami günüdür..
Beş vakit namaz kılmayan milyonlarca insan Cuma’yı kaçırmak istemez.. Haftada bir gün camiye koşar..
Beş vakit namaz kılanların büyük çoğunluğu vakitsizlikten cumadan cumaya camiye gidebilir..
Bu Türkiye’nin gerçeğidir..
CHP ne yaptı?
Haftanın günü saati bitmiş gibi..
Cuma Namazı saatinde en iddialı vaatlerini sıraladı..
Büyük hata yaptı..
Dilerim bilgisizlikten, Türkiye’yi tanımamaktan değildir..
Telaştandır..

27 Eylül 2010 Pazartesi

SAADET’TEN AKP’YE BEŞ PUAN HEDİYE..

27 Eylül 2010
Başbakan seçim tarihini açıkladı.. Haziran’da sandık dedi..
Dediği anda da her kesin kafasına aynı soru düştü..
Ne olur?
Gören, tanıyan bana da soruyor; ne olur?
Elimde ölçü aleti yok.. Araştırma şirketim de yok.. Bu yüzden diyorum yüzde işini bilmem..
Tahmin et diye ısrar ediyorlar; üç aşağı beş yukarı!.
Valla diyorum bu işin üç aşağısı, beş yukarısı yok.. Şu kadarını söyleyebilirim.. AKP için ne tahmin ediyorsanız, yüzde kaç öngörüyorsanız üzerine beş puan koyun..
Beş puan!..
Neden mi?
Saadet oyları..
Erbakan Saadet’i bitirdi.. O parti daha da iflah olmaz, seçime kadar hiç olmaz.. Numan Kurtulmuş ile parti bir damar yakalamıştı.. AKP’nin tabanına hitap eden o damarla Saadet yüzde yedilere, çıkmıştı..
Kurtulmuş kalsa da gitse de fazla bir şey değişmez.. Yeni parti kursa da fark etmez.. O damar çatladı.. Yüzde yedi olsa olsa bundan sonra ancak yüzde iki olur..
Yüzde beş AKP’ye geri döner..

21 Temmuz 2010 Çarşamba

ZANNEDERSİN Kİ AKP İDAMI KALDIRIYOR

mtezkan@milliyet.com.tr


21 Temmuz 2010

Başbakan 12 Eylül’de idam edilenler için 30 yıl sonra gözyaşı döktü.. Nevzat Çelik’in şiirini,Mustafa Pehlivanoğlu’nun darağacına giderken ailesine yazdığı veda mektubunu okudu...
Sesi titredi, gözleri yaşlandı.. Kendini dinleyen AKP milletvekillerinin de gözleri doldu.. Uzun uzun alkışladılar..
* * *
Zannedersin ki AKP idamı kaldırdı.. Referandumda idam oylanacak..
Zannedersin ki Meclis’te tarihi günler yaşanıyor..
Zannedersin ki Başbakan idam kalksın diye gözyaşı döküyor.. İdam cezası olmasın diye yaşı büyütülerek asılan Erdal Eren’i gündeme getiriyor.. İdam kalksın diye idam edilenlerin son mektuplarını okuyor..
Zannedersin ki Anayasa bunun için değiştirildi.. Bu ülkede kimse asılmasın diye.. Yaratılmak istenen hava bu..
* * *

20 Temmuz 2010 Salı

AYRIMCILIKLA AÇILIM OLMAZ!.

Aslında NE OLDU?
mtezkan@milliyet.com.tr
20 Temmuz 2010
Başbakan; bu işin siyaseti olmaz dese de AKP açılımının siyasetini yapıyor..
Pazar günü kanıtlandı!..
Başbakan sivil toplum kuruluşlarının kadın temsilcilerini topladı; sesinizi yükseltin dedi..
Sizin sesiniz kurşunları, ölümleri durduracak güce sahiptir dedi..
Çağırdıkları arasında, Hanımlar İlim ve Kültür Derneği’nden, Kızılay Kadın Kolları’na kadar 86 dernek var..
Biri yoktu..
Biri çağrılı değildi..
Kim dersiniz..
Evet evet o.. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği.. Genel Başkanı, eski Adalet Bakanı olan Prof. Dr. Aysel Çelikel’i çağırmadılar.. .
(Haberi görmüşsünüzdür.. Çelikel işin aslını astarını Şükran Pakkan’a anlattı.)
Aslında ilk sırada çağırmaları gerekirdi.. Baş köşeye oturtmaları gerekirdi.. Aslında bir yıl önce, Kürt açılımı açılmadan ÇYDD’nin kapısının çalınması gerekirdi..
Niye mi?