5 Ekim 2011 Çarşamba
Bu günlerde önemli birinin ağzından “Alman” veya “Almanya” sözcüklerini duyunca dikkatim derhal o yöne yoğunlaşıyor. En son Başbakan Tayyip Erdoğan ‘Alman vakıfları’ ile ilgili bazı açıklamalarda bulundu. Ülkemizde faaliyet gösteren Alman vakıfları BDP’li belediyelere kredi ve hibe yoluyla kaynak aktarıyormuş...
Taha KIVANÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taha KIVANÇ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Ekim 2011 Salı
16 Eylül 2011 Cuma
Kuşkularımı sizlerle paylaşıyorum
16 Eylül 2011 Cuma
Devletin dünyanın bir yerinde PKK’lı bilinen kişilerle görüşmesinin kayıtları internet sitesine düştüğü andan itibaren kafamı en fazla kurcalayan konu şu: “Hakan Fidan o görüşmeye gittiğinde Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı mıydı, yoksa MİT’te müsteşar olmadan önceki ilk basamak olan Emre Taner’in yardımcılığına geçmiş miydi?”
Önemsiz mi gördünüz? Öyleyse dinleyin:
Ses kaydını dinlemek yerine metni okumayı, bunun için de Taraf gazetesini tercih ettim. Arşivimde de Taraf versiyonu bulunuyor. Taraf’ın iki yazarı metne eşlik etmek üzere aynı gün birer yorum yazmışlar; onlar da arşivimde...
Devletin dünyanın bir yerinde PKK’lı bilinen kişilerle görüşmesinin kayıtları internet sitesine düştüğü andan itibaren kafamı en fazla kurcalayan konu şu: “Hakan Fidan o görüşmeye gittiğinde Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı mıydı, yoksa MİT’te müsteşar olmadan önceki ilk basamak olan Emre Taner’in yardımcılığına geçmiş miydi?”
Önemsiz mi gördünüz? Öyleyse dinleyin:
Ses kaydını dinlemek yerine metni okumayı, bunun için de Taraf gazetesini tercih ettim. Arşivimde de Taraf versiyonu bulunuyor. Taraf’ın iki yazarı metne eşlik etmek üzere aynı gün birer yorum yazmışlar; onlar da arşivimde...
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Erbakan ve otomobil maceramız
01.03.2011, ZAMAN
Başbakan Tayyip Erdoğan bir süre önce ülkemizin öndegelen işadamlarına hitap ederken, "Hani bizim yerli otomobilimiz?" diye sordu ve "Sizlerden tamamen kendi mühendislik çabalarımızın ürünü bir otomobil üretmenizi bekliyorum." ricasında bulundu.
Başbakan Tayyip Erdoğan bir süre önce ülkemizin öndegelen işadamlarına hitap ederken, "Hani bizim yerli otomobilimiz?" diye sordu ve "Sizlerden tamamen kendi mühendislik çabalarımızın ürünü bir otomobil üretmenizi bekliyorum." ricasında bulundu.
Yıl 2011. Türkiye'de her marka otomobil var, ama bir teki bile kendi markamız değil...
Önceki gün kaybettiğimiz Prof. Necmettin Erbakan'ın henüz genç bir bilim adamıyken tavsiyeleri dinlenseydi, bu alandaki utanılası eksikliğimiz çoktan ortadan kalkmış olurdu. Hem de tam 50 yıl önce...
Sabancı Üniversitesi'nden Prof. Cemil Koçak 27 Mayıs (1960) darbesi sonrasında kurulan Bakanlar Kurulu'nun tutanaklarını yayımladı. Yapı Kredi Yayınları (YKY) arasında çıkan iki ciltlik kitapta pek çok ilginç ayrıntı yer alıyor da, benim ilgimi en fazla Necmettin Erbakan'ın davet edildiği oturumda konuşulanlar çekmişti. Okuduklarımı Kulis'e yansıtmıştım da...
Türkiye'de sadece geçen yıl 1 milyona yakın (930 bin) motorlu araç trafiğe katıldı; toplam araç sayısı 15 milyonun üzerinde... Oysa 1961 yılında bu rakam 84 bindi ve bunlardan yalnızca 38 bini otomobildi. Eğer Erbakan'ın dedikleri istikametinde bir sanayi politikası izlenmiş olsaydı, benzer durumdaki Japonya, Kore ve Brezilya gibi kendi markasını üreten ülkelerden biri de biz olabilirdik...
Erbakan 4 Mart 1961 tarihli Bakanlar Kurulu (BK) toplantısına katılmış. O zaman İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) motorlar kürsüsünde doçent... Toplantıya iki Milli Birlik Komitesi üyesi de meraktan girmiş: Sıtkı Ulay ile Sami Küçük... O sırada 30'lu yaşlarını sürdüren genç Erbakan, karşısındakilere, önce ülke sanayiinin genel durumuna dair görüşlerini anlatmış, sonra da otomobil üretimi projesini aktarmış...
O yıllarda Türkiye'ye otomobil ithali yasak, trafikteki araçlar bedelsiz ithalat yoluyla sokulanlar... Ancak gümrük kapılarının daha fazla kapalı tutulamayacağını askerler de görüyor. Dövizin kıt olduğu ortamda yabancı markalar yerine yerli üretimin mi daha makul olabileceği üzerinde kafa yoruluyor.
Önceki gün kaybettiğimiz Prof. Necmettin Erbakan'ın henüz genç bir bilim adamıyken tavsiyeleri dinlenseydi, bu alandaki utanılası eksikliğimiz çoktan ortadan kalkmış olurdu. Hem de tam 50 yıl önce...
Sabancı Üniversitesi'nden Prof. Cemil Koçak 27 Mayıs (1960) darbesi sonrasında kurulan Bakanlar Kurulu'nun tutanaklarını yayımladı. Yapı Kredi Yayınları (YKY) arasında çıkan iki ciltlik kitapta pek çok ilginç ayrıntı yer alıyor da, benim ilgimi en fazla Necmettin Erbakan'ın davet edildiği oturumda konuşulanlar çekmişti. Okuduklarımı Kulis'e yansıtmıştım da...
Türkiye'de sadece geçen yıl 1 milyona yakın (930 bin) motorlu araç trafiğe katıldı; toplam araç sayısı 15 milyonun üzerinde... Oysa 1961 yılında bu rakam 84 bindi ve bunlardan yalnızca 38 bini otomobildi. Eğer Erbakan'ın dedikleri istikametinde bir sanayi politikası izlenmiş olsaydı, benzer durumdaki Japonya, Kore ve Brezilya gibi kendi markasını üreten ülkelerden biri de biz olabilirdik...
Erbakan 4 Mart 1961 tarihli Bakanlar Kurulu (BK) toplantısına katılmış. O zaman İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) motorlar kürsüsünde doçent... Toplantıya iki Milli Birlik Komitesi üyesi de meraktan girmiş: Sıtkı Ulay ile Sami Küçük... O sırada 30'lu yaşlarını sürdüren genç Erbakan, karşısındakilere, önce ülke sanayiinin genel durumuna dair görüşlerini anlatmış, sonra da otomobil üretimi projesini aktarmış...
O yıllarda Türkiye'ye otomobil ithali yasak, trafikteki araçlar bedelsiz ithalat yoluyla sokulanlar... Ancak gümrük kapılarının daha fazla kapalı tutulamayacağını askerler de görüyor. Dövizin kıt olduğu ortamda yabancı markalar yerine yerli üretimin mi daha makul olabileceği üzerinde kafa yoruluyor.
Avustralyalılar medyadan tasfiye oluyor galiba...
"Hayrola, bizi Avrupa ve Amerika'dan tasfiye harekâtı mı başladı?" diye soruyor Rupert Murdoch'un medya imparatorluğunun temelini teşkil eden Avustralya'dan dostları...
İmparatorluğu dipten sarsılan imparator ise, karar almada yaşadığı üç günlük tereddüdün kendisini de parmaklıklar ardına götürüp götürmeyeceği endişesini yaşıyor...
Bilmeyenlere hatırlatayım: İngiltere'nin The Times ve Sunday Times ile Sun gazetelerinin patronu olan Murdoch aslında Avustralya kökenli... Babasından devraldığı küçük gazeteyi ülkesinde büyüttükten sonra İngiltere'ye yelken açtı. Oradan da ABD'ye... New York Post onun, Fox televizyonu da; ülkenin en çok satan gazetesi Wall Street Journal'i de kısa süre önce satın aldı.
Bilmeyenlere hatırlatayım: İngiltere'nin The Times ve Sunday Times ile Sun gazetelerinin patronu olan Murdoch aslında Avustralya kökenli... Babasından devraldığı küçük gazeteyi ülkesinde büyüttükten sonra İngiltere'ye yelken açtı. Oradan da ABD'ye... New York Post onun, Fox televizyonu da; ülkenin en çok satan gazetesi Wall Street Journal'i de kısa süre önce satın aldı.
22 Haziran 2011 Çarşamba
Ne oldum dememeli...
Helâlleşen helâlleşene... Başka ne yapabilirim ki? Uzaktan seyredip gülüyorum...
En son haber şu: Seçim öncesinde "Sandıktan birinci parti olarak CHP çıkacak, istediğiniz bahse varım" diyen ünlü işadamı İnan Kıraç helâlleşmiş Başbakan Tayyip Erdoğan'la...
Ortağı Jan Nahum'un verdiği bilgiye göre, Tayyip Bey'in patronlara karşı dillendirdiği "Sizlerden her şeyiyle yerli bir otomobil istiyorum" hedefini yerine getirmek üzere çalışıyorlarmış... "Temmuz sonuna prototipi yetiştiriyoruz" demiş Jan Bey...
İşte ben buna 'helâlleşme' derim.... İnan ve Jan Beylerin Karsan firması New York'ta girdikleri taksi ihalesinde başarılı olamadı. Neyse ki İstanbul'da da 'tek-tip taksi' uygulamasına geçilecekmiş; şanslarını bir de burada denerler...
Bilmeyenler bilsin: Vehbi Koç'un da damadı olan İnan Kıraç ülkemizin en eli açık işadamlarındandır. "Bütün çağdaş işlerin içindedir" diyeyim de anlayın... Yalnızca son yıllarda Pera Müzesi ile başlayan sanata ilgisine, Tepebaşı'ndaki TRT binasını İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden alıp kültür merkezine dönüştürme niyetine bakarak söylemiyorum bunu...
Cumhuriyet gazetesini yaşatsın diye kurulmuş bir vakıf var; o vakfın en büyük destekçisi İnan Bey yönetim kurulunun başkanı... TEMA Vakfı'nın kurucusu... Galatasaray Kulübü'nü perde gerisinden yönlendirdiği, başkanları seçtiği söyleniyor... Galatasaray Üniversitesi'nin kuruluşunda çok çalıştığı biliniyor; Bedrettin Dalan'ın kurduğu Yeditepe Üniversitesi'nin mütevelli heyeti üyesidir de...
Zaten "Sandıktan CHP birinci parti çıkacak" iddiasına girdiğini Cumhuriyet Vakfı toplantısında birlikte yer aldıkları Cüneyt Arcayürek yazmıştı. Cüneyt Bey önce adını vermeden söz etti bahisten, sonra da bahse kiminle girdiğini ifşa ediverdi.
Epey tartışıldı iddiası; Başbakan Tayyip Erdoğan kızgınlığını belli etti. "Taraf olmak bir işadamı için risktir" bile dedi.
Neyse, Hürriyet'in dünkü manşetine göre, İnan Kıraç helâlleşmiş Tayyip Bey'le... Ziyaret sırasında sadece 'yerli oto' konusunu mu konuşmuşlardır acaba? Merakı galip gelip "Böyle bir iddiaya girmek nereden çıktı İnan Bey?" sorusunu da yöneltmiş olabilir mi Başbakan Erdoğan?
Ya da, Vatan'dan Sanem Altan'ın gündeme taşıdığı, suikasta kurban girmiş basın mensuplarından Çetin Emeç'in eşinin, "Katili yakalandı, ama mahkum edilenin gerçek katil olduğunu sanmıyorum" dediğini öğrenince, "Bitmiş, kapanmış bir konuyu niçin açıyorsun?" diye azarlamak için telefon etmesinin sebebini sorgulamış mıdır?
ostlardan bazıları "Helâlleşmek için önce özür dilenmeli" görüşündeler; ben farklı düşünüyorum... Ama merakların karşılıklı tatmini için vesiledir önemli bir işadamının seçimden güçlenerek çıkmış iktidar partisinin lideriyle görüşmesi...
Sırf merakımı tatmin için, "Aslanlı Kapı'ya bu defa da uğradınız mı?" diye de sorabilirdi Başbakan Erdoğan...
Vaktiyle en tepe yöneticisi olduğu Koç Holding, herhalde savunma sanayiine olan ilgisinden, askerle de yakındır. Vehbi Koç'un kendi eliyle tuttuğu günlükte bu ilginin somut örnekleri var. Rahmi Koç da Ankara'ya nadir gelişlerinde mutlaka Genelkurmay'ı ziyaret eder...
Can Dündar'ın kitaplaştırdığı (Yapı Kredi Yayınları) günlüğe göz gezdirirken ilginç bir anekdotla karşılaştım. 12 Mart (1971) darbesini yapan kadronun başı Org. Memduh Tağmaç'la ilgili bir anekdot...
Okuyunca siz de "Nereden nereye?" diyeceksiniz...
Emekli olunca Org. Tağmaç, "Geçmişte memlekete hizmeti dokundu, kendisine bir otomobil hediye edeyim" diye düşünmüş Vehbi Bey. Konuyu genel sekreteri aracılığıyla önce Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a açmış... Tağmaç ailesiyle Fenerbahçe'de kalıyormuş; Gayrettepe Akademililer Sitesi'ndeki kendi evinin inşaat işi bitinceye kadar...
Kendi dairesine taşınınca Vehbi Bey'i kahve içmeye çağırmış Memduh Paşa... Vehbi Koç otomobil hediye etme konusunu açınca, teklifi şu sözlerle reddetmiş: "Bu teklifi yapmakla beni son derece memnun ettiniz. Kendim, karım otomobil kullanmayı bilmiyoruz. Şoför tutacak halimiz yok. Arabayı alınca, iki oğlum var, bunlar kullanacaktır, bana bir faydası olmayacak. Onun için hediyeniz arabayı alamayacağım..."
Ne kadar nazikçe, değil mi? 1970'lerin darbe de yapmış Genelkurmay Başkanı Orgeneral'in şu anlattıklarını da hafızanıza kaydetmenizi isterim: "Otobüse, dolmuşa biniyorum, tanıyan oluyor, yerini bana veriyor; veya hiç tanıyan olmuyor, itilip kakılıyorum, bundan da çok sıkılıyorum." (2. Cilt, s. 139).
Görüşmeden kendine "Hayat baştan aşağı bir sinema, bir tiyatro" düşüncesinin akla düşürdüğü dersler çıkarmış Vehbi Koç...
Dün Radikal gazetesinde Avni Özgürel 'Ejder' adını verdiği birinden söz ediyordu. İlk karşılaştığımızda "Ejder de kim?" diye sormayı düşünüyorum.
Ortağı Jan Nahum'un verdiği bilgiye göre, Tayyip Bey'in patronlara karşı dillendirdiği "Sizlerden her şeyiyle yerli bir otomobil istiyorum" hedefini yerine getirmek üzere çalışıyorlarmış... "Temmuz sonuna prototipi yetiştiriyoruz" demiş Jan Bey...
İşte ben buna 'helâlleşme' derim.... İnan ve Jan Beylerin Karsan firması New York'ta girdikleri taksi ihalesinde başarılı olamadı. Neyse ki İstanbul'da da 'tek-tip taksi' uygulamasına geçilecekmiş; şanslarını bir de burada denerler...
Bilmeyenler bilsin: Vehbi Koç'un da damadı olan İnan Kıraç ülkemizin en eli açık işadamlarındandır. "Bütün çağdaş işlerin içindedir" diyeyim de anlayın... Yalnızca son yıllarda Pera Müzesi ile başlayan sanata ilgisine, Tepebaşı'ndaki TRT binasını İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden alıp kültür merkezine dönüştürme niyetine bakarak söylemiyorum bunu...
Cumhuriyet gazetesini yaşatsın diye kurulmuş bir vakıf var; o vakfın en büyük destekçisi İnan Bey yönetim kurulunun başkanı... TEMA Vakfı'nın kurucusu... Galatasaray Kulübü'nü perde gerisinden yönlendirdiği, başkanları seçtiği söyleniyor... Galatasaray Üniversitesi'nin kuruluşunda çok çalıştığı biliniyor; Bedrettin Dalan'ın kurduğu Yeditepe Üniversitesi'nin mütevelli heyeti üyesidir de...
Zaten "Sandıktan CHP birinci parti çıkacak" iddiasına girdiğini Cumhuriyet Vakfı toplantısında birlikte yer aldıkları Cüneyt Arcayürek yazmıştı. Cüneyt Bey önce adını vermeden söz etti bahisten, sonra da bahse kiminle girdiğini ifşa ediverdi.
Epey tartışıldı iddiası; Başbakan Tayyip Erdoğan kızgınlığını belli etti. "Taraf olmak bir işadamı için risktir" bile dedi.
Neyse, Hürriyet'in dünkü manşetine göre, İnan Kıraç helâlleşmiş Tayyip Bey'le... Ziyaret sırasında sadece 'yerli oto' konusunu mu konuşmuşlardır acaba? Merakı galip gelip "Böyle bir iddiaya girmek nereden çıktı İnan Bey?" sorusunu da yöneltmiş olabilir mi Başbakan Erdoğan?
Ya da, Vatan'dan Sanem Altan'ın gündeme taşıdığı, suikasta kurban girmiş basın mensuplarından Çetin Emeç'in eşinin, "Katili yakalandı, ama mahkum edilenin gerçek katil olduğunu sanmıyorum" dediğini öğrenince, "Bitmiş, kapanmış bir konuyu niçin açıyorsun?" diye azarlamak için telefon etmesinin sebebini sorgulamış mıdır?
ostlardan bazıları "Helâlleşmek için önce özür dilenmeli" görüşündeler; ben farklı düşünüyorum... Ama merakların karşılıklı tatmini için vesiledir önemli bir işadamının seçimden güçlenerek çıkmış iktidar partisinin lideriyle görüşmesi...
Sırf merakımı tatmin için, "Aslanlı Kapı'ya bu defa da uğradınız mı?" diye de sorabilirdi Başbakan Erdoğan...
Vaktiyle en tepe yöneticisi olduğu Koç Holding, herhalde savunma sanayiine olan ilgisinden, askerle de yakındır. Vehbi Koç'un kendi eliyle tuttuğu günlükte bu ilginin somut örnekleri var. Rahmi Koç da Ankara'ya nadir gelişlerinde mutlaka Genelkurmay'ı ziyaret eder...
Can Dündar'ın kitaplaştırdığı (Yapı Kredi Yayınları) günlüğe göz gezdirirken ilginç bir anekdotla karşılaştım. 12 Mart (1971) darbesini yapan kadronun başı Org. Memduh Tağmaç'la ilgili bir anekdot...
Okuyunca siz de "Nereden nereye?" diyeceksiniz...
Emekli olunca Org. Tağmaç, "Geçmişte memlekete hizmeti dokundu, kendisine bir otomobil hediye edeyim" diye düşünmüş Vehbi Bey. Konuyu genel sekreteri aracılığıyla önce Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a açmış... Tağmaç ailesiyle Fenerbahçe'de kalıyormuş; Gayrettepe Akademililer Sitesi'ndeki kendi evinin inşaat işi bitinceye kadar...
Kendi dairesine taşınınca Vehbi Bey'i kahve içmeye çağırmış Memduh Paşa... Vehbi Koç otomobil hediye etme konusunu açınca, teklifi şu sözlerle reddetmiş: "Bu teklifi yapmakla beni son derece memnun ettiniz. Kendim, karım otomobil kullanmayı bilmiyoruz. Şoför tutacak halimiz yok. Arabayı alınca, iki oğlum var, bunlar kullanacaktır, bana bir faydası olmayacak. Onun için hediyeniz arabayı alamayacağım..."
Ne kadar nazikçe, değil mi? 1970'lerin darbe de yapmış Genelkurmay Başkanı Orgeneral'in şu anlattıklarını da hafızanıza kaydetmenizi isterim: "Otobüse, dolmuşa biniyorum, tanıyan oluyor, yerini bana veriyor; veya hiç tanıyan olmuyor, itilip kakılıyorum, bundan da çok sıkılıyorum." (2. Cilt, s. 139).
Görüşmeden kendine "Hayat baştan aşağı bir sinema, bir tiyatro" düşüncesinin akla düşürdüğü dersler çıkarmış Vehbi Koç...
Dün Radikal gazetesinde Avni Özgürel 'Ejder' adını verdiği birinden söz ediyordu. İlk karşılaştığımızda "Ejder de kim?" diye sormayı düşünüyorum.
13 Haziran 2011 Pazartesi
Seçim bu defa da anketleri yanılttı (mı)
Seçime iki hafta kala, grup halinde bulunduğumuz yere gelen bir kadın medya çalışanı, "Dün akşam müthiş bir kâbus gördüm" diye özetledi rüyasını...
Rüyada sandıktan yüzde 70 oy alarak çıkıyormuş Ak Parti... Seçime bir hafta kala yanımıza geldiğinde ise yüzünde güller açıyordu aynı medya çalışanı dostumuzun... Rüyasında Ak Parti'nin oyunu bu defa yüzde 39 olarak görmüş...
Bu defa da âdetimiz üzre erkenden aile boyu sandık başına gittik; oyunu ilk kullananlardan biri yine ben oldum. Gözlerim etrafta "Acaba bizimkiler yine erkenci mi?" merakıyla dolaştı durdu. Sandığa erkenden koşanların kimliği seçimi hangi partinin önde bitireceğinin de göstergesi bence...
Her seçim sabahı yaptığım gözlem bugüne kadar beni hiç yanıltmadı...
Dün yapılan seçim, partiler açısından olduğu kadar, partilerin performansını değerlendiren kamuoyu araştırması yapan şirketler açısından da bayağı iddialı geçti. Televizyon ekranlarına çıkmaya başladıkları ve birbirleriyle atışmayı da kabul ettikleri için, anket şirketlerinin iddialarından hepimiz haberdarız.
Siz bu yazıyı okurken sandıklar çoktan açılmış ve partilerin aldığı oylar belirlenmiş olacak. Her seçim ertesinde yaptığım gibi, hangi şirketin beklentisinin verdiğimiz oylarla örtüştüğünü görebilmeniz için, anketlerin sonucunu burada topluca sunacağım. Kimi yasaklar başlamadan kısa süre önce açıklanmış sonuçlar bunlar... Kimi de yasaklı dönemde yapıldığı için yayınlanmadı, özel çabayla elde ettim o sonuçları...
A&G, bilindiği gibi, Adil Gür'ün başında bulunduğu şirket... A&G'nin son hafta içinde elde ettiği bulgu (yüzde olarak ve toparlama yoluyla) şuydu: AKP 48, CHP 29, MHP 13...
Mustafa Şen'in başında bulunduğu GENAR şirketinin 30 Mayıs - 4 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirdiği anketin "12 Haziran günü sandık başına gittiğinizde hangi partiye oy vereceksiniz?" sorusuna verilen cevaplar şöyleydi: AKP 47.7, CHP 26.2, MHP 13.8...
Sandığa düşecek oyu en iyi tahmin edebilmek amacıyla Konda şirketi, 3 - 5 Haziran tarihleri arasında alana çıktı ve seçime kısa süre kala şu sonucu açıkladı: AKP 46.5, CHP 26.8, MHP 10.8... Konda yöneticilerinden Tarhan Erdem TV ekranlarında MHP'nin baraj çizgisine çok yakın durduğunu söyledi.
MHP'nin baraj sorunu olduğunu düşündüren bir anket Andy-Ar şirketi tarafından seçime on gün kala açıklandı. Andy-Ar'ın araştırmasının sonucu şu: AKP 52.3, CHP 24.8, MHP 9.8...
Prof. Özer Sencar'ın başında bulunduğu MetroPoll şirketinin 28 - 29 Mayıs tarihlerinde yaptığı anket ilginç bir sonuç vermekte. MetroPoll yüzde 15'i bulan kararsızlar, protestocular ve cevap vermeyenleri işin içine katmayınca ortaya şöyle bir tablo çıktı: AKP 34.8, CHP 23.1, MHP 15.9... MetroPoll'e göre muhtemel tablo şöyle olacak: AKP 44-48, CHP 26-28, MHP 13...
Konsensus araştırma şirketi de Habertürk gazetesi için yürüttüğü araştırmanın en taze sonuçlarını on gün kadar önce açıkladı. AKP 48.6, CHP 28.3, MHP 11.5...
Görüyorsunuz, çeşitli araştırmalarla oyu önceden öğrenilmeye çalışılan seçmen, şirketlerin de kafasını karıştırmış... Ak Parti'nin oyunu yüzde 53'e yakın tahmin eden de var ciddi kurumlar arasında, yüzde 40'lara kadar düşüren de... MHP'yi baraja yakıştıran da var, oyunu yüzde 16 tahmin eden de...
Ne hikmetse, 12 Haziran seçimine, daha öncekilerden bayağı farklı olarak, seçmenlerin kafası hayli karışık olarak gittik... Bunda liderlerin meydanlara yansıyan çekişmeleri kadar medyanın tavrı da büyük rol oynadı...
Bu yıl önceki seçimlerden farklı olarak daha fazla sayıda yazar siyasi kimliğini belli etme ihtiyacı duydu. Zaten eğilimlerini biliyorduk, ama bu defa kendi kalemlerinden açık etmeyi yeğledi pek çok yazar... Birkaç Ak Parti seçmeni de vardı yazarlar arasında, ancak çoğunun gönlünün BDP ve CHP'de olduğu bir kez daha kayıtlara geçmiş oldu.
Benim cebimde siyaseti yakından izleyen gazeteci ve akademisyenlerin seçim sonuçlarına dair tahminleri de var. Tek tek herbirini buraya taşıyıp sandıktan çıkan sonuçla yüzleri mosmor etmek yerine kabaca bir özet yapmayı tercih ediyorum: Onların tahminleri de araştırma kuruluşlarından çok farklı değil; Ak Parti'nin oylarını tavana vurduran da var, yerlerde süründüren de...
Herkes gönlünden geçeni 'tahmin' olarak sunmuş, sizin anlayacağınız...
Yine de birilerinin tahmini yanlış çıkacak... Bakalım kimlerin?
Bu defa da âdetimiz üzre erkenden aile boyu sandık başına gittik; oyunu ilk kullananlardan biri yine ben oldum. Gözlerim etrafta "Acaba bizimkiler yine erkenci mi?" merakıyla dolaştı durdu. Sandığa erkenden koşanların kimliği seçimi hangi partinin önde bitireceğinin de göstergesi bence...
Her seçim sabahı yaptığım gözlem bugüne kadar beni hiç yanıltmadı...
Dün yapılan seçim, partiler açısından olduğu kadar, partilerin performansını değerlendiren kamuoyu araştırması yapan şirketler açısından da bayağı iddialı geçti. Televizyon ekranlarına çıkmaya başladıkları ve birbirleriyle atışmayı da kabul ettikleri için, anket şirketlerinin iddialarından hepimiz haberdarız.
Siz bu yazıyı okurken sandıklar çoktan açılmış ve partilerin aldığı oylar belirlenmiş olacak. Her seçim ertesinde yaptığım gibi, hangi şirketin beklentisinin verdiğimiz oylarla örtüştüğünü görebilmeniz için, anketlerin sonucunu burada topluca sunacağım. Kimi yasaklar başlamadan kısa süre önce açıklanmış sonuçlar bunlar... Kimi de yasaklı dönemde yapıldığı için yayınlanmadı, özel çabayla elde ettim o sonuçları...
A&G, bilindiği gibi, Adil Gür'ün başında bulunduğu şirket... A&G'nin son hafta içinde elde ettiği bulgu (yüzde olarak ve toparlama yoluyla) şuydu: AKP 48, CHP 29, MHP 13...
Mustafa Şen'in başında bulunduğu GENAR şirketinin 30 Mayıs - 4 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirdiği anketin "12 Haziran günü sandık başına gittiğinizde hangi partiye oy vereceksiniz?" sorusuna verilen cevaplar şöyleydi: AKP 47.7, CHP 26.2, MHP 13.8...
Sandığa düşecek oyu en iyi tahmin edebilmek amacıyla Konda şirketi, 3 - 5 Haziran tarihleri arasında alana çıktı ve seçime kısa süre kala şu sonucu açıkladı: AKP 46.5, CHP 26.8, MHP 10.8... Konda yöneticilerinden Tarhan Erdem TV ekranlarında MHP'nin baraj çizgisine çok yakın durduğunu söyledi.
MHP'nin baraj sorunu olduğunu düşündüren bir anket Andy-Ar şirketi tarafından seçime on gün kala açıklandı. Andy-Ar'ın araştırmasının sonucu şu: AKP 52.3, CHP 24.8, MHP 9.8...
Prof. Özer Sencar'ın başında bulunduğu MetroPoll şirketinin 28 - 29 Mayıs tarihlerinde yaptığı anket ilginç bir sonuç vermekte. MetroPoll yüzde 15'i bulan kararsızlar, protestocular ve cevap vermeyenleri işin içine katmayınca ortaya şöyle bir tablo çıktı: AKP 34.8, CHP 23.1, MHP 15.9... MetroPoll'e göre muhtemel tablo şöyle olacak: AKP 44-48, CHP 26-28, MHP 13...
Konsensus araştırma şirketi de Habertürk gazetesi için yürüttüğü araştırmanın en taze sonuçlarını on gün kadar önce açıkladı. AKP 48.6, CHP 28.3, MHP 11.5...
Görüyorsunuz, çeşitli araştırmalarla oyu önceden öğrenilmeye çalışılan seçmen, şirketlerin de kafasını karıştırmış... Ak Parti'nin oyunu yüzde 53'e yakın tahmin eden de var ciddi kurumlar arasında, yüzde 40'lara kadar düşüren de... MHP'yi baraja yakıştıran da var, oyunu yüzde 16 tahmin eden de...
Ne hikmetse, 12 Haziran seçimine, daha öncekilerden bayağı farklı olarak, seçmenlerin kafası hayli karışık olarak gittik... Bunda liderlerin meydanlara yansıyan çekişmeleri kadar medyanın tavrı da büyük rol oynadı...
Bu yıl önceki seçimlerden farklı olarak daha fazla sayıda yazar siyasi kimliğini belli etme ihtiyacı duydu. Zaten eğilimlerini biliyorduk, ama bu defa kendi kalemlerinden açık etmeyi yeğledi pek çok yazar... Birkaç Ak Parti seçmeni de vardı yazarlar arasında, ancak çoğunun gönlünün BDP ve CHP'de olduğu bir kez daha kayıtlara geçmiş oldu.
Benim cebimde siyaseti yakından izleyen gazeteci ve akademisyenlerin seçim sonuçlarına dair tahminleri de var. Tek tek herbirini buraya taşıyıp sandıktan çıkan sonuçla yüzleri mosmor etmek yerine kabaca bir özet yapmayı tercih ediyorum: Onların tahminleri de araştırma kuruluşlarından çok farklı değil; Ak Parti'nin oylarını tavana vurduran da var, yerlerde süründüren de...
Herkes gönlünden geçeni 'tahmin' olarak sunmuş, sizin anlayacağınız...
Yine de birilerinin tahmini yanlış çıkacak... Bakalım kimlerin?
10 Haziran 2011 Cuma
Su uyur, Monşerler uyumaz
Hıncal Uluç ve Mehmet Y. Yılmaz başta olmak üzere pek çok yazarın meslekteki ilk ustası Mehmet Ali Kışlalı (MAK) artık yazmıyor, ama Monşerler çalışmaya devam ediyor...
Geçen seçimde devreye soktukları bir 'yalanı' allayıp pullayıp yeniden yaygınlaştırmış Monşerler...
Monşerleri şöyle tanıtıyor MAK: "Bir kısmını Galatasaray Lisesi'nden, bir kısmını Mülkiye'den, bir kısmını da, rahmetli Abdi İpekçi'nin ihdas ettiği Milliyet diplomasi muhabiri olarak 1960'lı yılların başında tanıdığım, şimdi hepsi olmasa da çoğu büyükelçilik yaptıktan sonra emekli olmuş" tipler...
Kışlalı'nın 'Monşerler' diye tanıttığı tipler yabancı yayınları izleyip ilginç bulduklarını listelerinde yer alan kendi gibilerle paylaşıyormuş...
Ben ülkemizin en kıdemli gazetecisinin yalancısıyım; MAK da bizzat tanıdığı eski büyükelçilerin yanıltma kampanyalarının mağduru...
Geçen hafta Erdal Şafak Sabah'taki köşesinde dört yıl önce yaşananları bugüne taşıyarak özetledi de dikkatim ayağa kalktı. Meğer 'Monşerler' yeniden harekete geçmiş ve 2007 seçimi öncesinde MAK aracılığıyla yaygın hale getirme çabasına girdikleri yalanı bir kez daha etrafa göndermeye başlamış...
Sizlere de gelmiş olabilir tezviratları... IMF'de başekonomist iken yaptığı çıkışlarla ismini duyurmuş, Harvard profesörü Kenneth Rogoff güya şunları söylemiş çıktığı bir televizyon programında: "Türkiye kriz yokmuş gibi davranıyor ama kriz giderek daha fazla etkili olmaya başladı. 2001 krizinden farklı olarak uçuruma yuvarlanan Türkiye'nin çevresinde tutunabileceği bir dal da yok. Çünkü herkes kendi derdinde. Türkiye seçime kilitlenmiş, olan bitenin farkında değil..."
Nerede? BBC'de yayınlanan Stephan Seckur'un 'Hardtalk' programında...
Her yerde kulağınıza takılan "Ekonomimiz göründüğü kadar sağlam değil" iddiası işte Monşerler tarafından yaygınlaştırılan ekonomi profesörü Rogoff'un sözde söylediklerine dayanıyor...
'Sözde' deyişim iddianın bütünüyle yalan oluşundan... 2007 seçimi öncesinde de aynı iddia ortaya atılmış, kısa bir soruşturma, BBC ekranlarından sarf edildiği ileri sürülen görüşün Harvard profesörünün ağzından çıkmadığını ortaya koymuştu.
İddianın yalan olduğunu tespit ettim, Kulis'te değerlendirdim, MAK ve yetiştirdiği gazetecilerden 'tık' çıkmadı... İnsan, "Beni aldatmışlar" türü bir küçük açıklama olsun bekliyor...
Ülke-TV'de her gün ilginç konuklarla güncel konuları işleyen Ersoy Dede, MAK'ın yazısındaki iddiayı okuyunca, aklına Harvardlı hocaya işin aslını sormak gelmiş... Gönderdiği e-postaya cevap gecikmemiş: "İddia, programda söylediklerime uzaktan yakından benzemiyor..."
Ken Rogoff'un cevabını okuyunca beni bir merak aldı. Sonuçta Hardtalk BBC'nin en itibarlı programlarından biri; öyle olduğu için de eski günlere ait olanlara bile ulaşılabiliyor. Ayrıca Prof. Rogoff ünü sebebiyle ekonomi alanı meraklılarının takibine mazhar; bu sebeple program 'YouTube' arşivinde de bulunuyor.
Programı izledim. İlk izleyişimde Türkiye'nin adının geçtiğini fark etmedim bile; ikinci izleyişimde bir tek yerde geçiverdiği kulağıma takıldı... Öylesine...
Oysa MAK ve onu yanlış bilgilendiren Monşerler Rogoff'un ağzından en kötü senaryoyu yazmış durumdalar: Rogoff önce bir kısım kalkınma halindeki ülkenin çok zor durumda olduğunu ve iflâsa doğru gittiklerini söylüyormuş... "Türkiye de bunlar arasında mı?" sorusuna uzun uzun Türk ekonomisi hakkında bilgisini gösteren rakamlar veriyor ve IMF ile ilişkilerden söz ediyormuş...
Sonra? Sonra da şu cümleleri birbiri ardına sıralıyormuş: "Türkiye kriz yokmuş gibi davranıyor ama kriz giderek daha fazla etkili olmaya başladı... Durum giderek daha vahimleşecek. Devlet gelirleri acımasızca düşecek. Nisan'dan sonra işler daha kötüleşebilir. Türkiye seçime kilitlenmiş. Olan bitenin farkında değil. Başbakan Erdoğan gazetelerin okunmamasını istiyor. Bence öncelikle onları Erdoğan okumalı."
Ne senaryo ama...
Monşerler aslı astarı olmayan bu kötü senaryoyu dört yıl önceki seçimin hemen öncesinde MAK aracılığıyla herkese ulaştırmıştı. Kulis'te, "Yalan bu, Rogoff Türkiye hakkında olumsuz tek bir söz bile etmedi" diye yazdım, tezviratlarının etkisini bir parça olsun engelledim. Artık MAK yazmıyor, ama Monşerler yavelerini bu seçim öncesinde de saçmaya devam ediyor...
Bazıları "Seçimdir, ne yapsan yeridir" gibi bir inanışa sahipler. Vur, oradan da vur, buradan da... Oradan vurduğun etkili olmadı mı, çevir bir de buradan vur... Bu inanış yüzünden, seçim kampanyası, yaşı küçüklere izletilmeyecek çirkin filmlere döndü.
Erdal Şafak, "Saçma sapan iddialarla boşuna vakit harcamayın" tavsiyesiyle bitirmiş yazısını. Doğru bir tavsiye. Su uyur, Monşerler uyumaz.
Monşerleri şöyle tanıtıyor MAK: "Bir kısmını Galatasaray Lisesi'nden, bir kısmını Mülkiye'den, bir kısmını da, rahmetli Abdi İpekçi'nin ihdas ettiği Milliyet diplomasi muhabiri olarak 1960'lı yılların başında tanıdığım, şimdi hepsi olmasa da çoğu büyükelçilik yaptıktan sonra emekli olmuş" tipler...
Kışlalı'nın 'Monşerler' diye tanıttığı tipler yabancı yayınları izleyip ilginç bulduklarını listelerinde yer alan kendi gibilerle paylaşıyormuş...
Ben ülkemizin en kıdemli gazetecisinin yalancısıyım; MAK da bizzat tanıdığı eski büyükelçilerin yanıltma kampanyalarının mağduru...
Geçen hafta Erdal Şafak Sabah'taki köşesinde dört yıl önce yaşananları bugüne taşıyarak özetledi de dikkatim ayağa kalktı. Meğer 'Monşerler' yeniden harekete geçmiş ve 2007 seçimi öncesinde MAK aracılığıyla yaygın hale getirme çabasına girdikleri yalanı bir kez daha etrafa göndermeye başlamış...
Sizlere de gelmiş olabilir tezviratları... IMF'de başekonomist iken yaptığı çıkışlarla ismini duyurmuş, Harvard profesörü Kenneth Rogoff güya şunları söylemiş çıktığı bir televizyon programında: "Türkiye kriz yokmuş gibi davranıyor ama kriz giderek daha fazla etkili olmaya başladı. 2001 krizinden farklı olarak uçuruma yuvarlanan Türkiye'nin çevresinde tutunabileceği bir dal da yok. Çünkü herkes kendi derdinde. Türkiye seçime kilitlenmiş, olan bitenin farkında değil..."
Nerede? BBC'de yayınlanan Stephan Seckur'un 'Hardtalk' programında...
Her yerde kulağınıza takılan "Ekonomimiz göründüğü kadar sağlam değil" iddiası işte Monşerler tarafından yaygınlaştırılan ekonomi profesörü Rogoff'un sözde söylediklerine dayanıyor...
'Sözde' deyişim iddianın bütünüyle yalan oluşundan... 2007 seçimi öncesinde de aynı iddia ortaya atılmış, kısa bir soruşturma, BBC ekranlarından sarf edildiği ileri sürülen görüşün Harvard profesörünün ağzından çıkmadığını ortaya koymuştu.
İddianın yalan olduğunu tespit ettim, Kulis'te değerlendirdim, MAK ve yetiştirdiği gazetecilerden 'tık' çıkmadı... İnsan, "Beni aldatmışlar" türü bir küçük açıklama olsun bekliyor...
Ülke-TV'de her gün ilginç konuklarla güncel konuları işleyen Ersoy Dede, MAK'ın yazısındaki iddiayı okuyunca, aklına Harvardlı hocaya işin aslını sormak gelmiş... Gönderdiği e-postaya cevap gecikmemiş: "İddia, programda söylediklerime uzaktan yakından benzemiyor..."
Ken Rogoff'un cevabını okuyunca beni bir merak aldı. Sonuçta Hardtalk BBC'nin en itibarlı programlarından biri; öyle olduğu için de eski günlere ait olanlara bile ulaşılabiliyor. Ayrıca Prof. Rogoff ünü sebebiyle ekonomi alanı meraklılarının takibine mazhar; bu sebeple program 'YouTube' arşivinde de bulunuyor.
Programı izledim. İlk izleyişimde Türkiye'nin adının geçtiğini fark etmedim bile; ikinci izleyişimde bir tek yerde geçiverdiği kulağıma takıldı... Öylesine...
Oysa MAK ve onu yanlış bilgilendiren Monşerler Rogoff'un ağzından en kötü senaryoyu yazmış durumdalar: Rogoff önce bir kısım kalkınma halindeki ülkenin çok zor durumda olduğunu ve iflâsa doğru gittiklerini söylüyormuş... "Türkiye de bunlar arasında mı?" sorusuna uzun uzun Türk ekonomisi hakkında bilgisini gösteren rakamlar veriyor ve IMF ile ilişkilerden söz ediyormuş...
Sonra? Sonra da şu cümleleri birbiri ardına sıralıyormuş: "Türkiye kriz yokmuş gibi davranıyor ama kriz giderek daha fazla etkili olmaya başladı... Durum giderek daha vahimleşecek. Devlet gelirleri acımasızca düşecek. Nisan'dan sonra işler daha kötüleşebilir. Türkiye seçime kilitlenmiş. Olan bitenin farkında değil. Başbakan Erdoğan gazetelerin okunmamasını istiyor. Bence öncelikle onları Erdoğan okumalı."
Ne senaryo ama...
Monşerler aslı astarı olmayan bu kötü senaryoyu dört yıl önceki seçimin hemen öncesinde MAK aracılığıyla herkese ulaştırmıştı. Kulis'te, "Yalan bu, Rogoff Türkiye hakkında olumsuz tek bir söz bile etmedi" diye yazdım, tezviratlarının etkisini bir parça olsun engelledim. Artık MAK yazmıyor, ama Monşerler yavelerini bu seçim öncesinde de saçmaya devam ediyor...
Bazıları "Seçimdir, ne yapsan yeridir" gibi bir inanışa sahipler. Vur, oradan da vur, buradan da... Oradan vurduğun etkili olmadı mı, çevir bir de buradan vur... Bu inanış yüzünden, seçim kampanyası, yaşı küçüklere izletilmeyecek çirkin filmlere döndü.
Erdal Şafak, "Saçma sapan iddialarla boşuna vakit harcamayın" tavsiyesiyle bitirmiş yazısını. Doğru bir tavsiye. Su uyur, Monşerler uyumaz.
8 Mayıs 2011 Pazar
Üsküdar'a giderken 'Kâtibim' söylendi, hem de kiminle?
Teknemiz Üsküdar açıklarındayken aklıma geldi; karşımda oturan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban-Ki Moon'a "Cumhurbaşkanı Gül, bahsiniz ne zaman geçse, sizin 'Üsküdar'a giderken' türkümüzü çok güzel söylediğinizi anlatıyor" dedim.
Hangi dilde olduğunu bilmeden melodisine tutulup öğrenmiş türküyü...
Fazla zorlamaya gerek kalmadan o mırıldandı, sazlar eşliğinde söyledik 'Kâtibim' türküsünü; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile Boğaz'da tekne gezisine davetli beş gazeteci ve Ban-Ki Moon, hep beraber...
BM Genel Sekreteri içten bir insan... Gençliği rejim karşıtı gösterilere katılarak geçmiş; "Bir kitabı baştan sonra ilk kez ABD'de Harvard Üniversitesi'nde master yaparken okudum" diye anlattı o günlerini...
Kadir Topbaş geçtiğimiz ay BM Yerel Yönetimler Danışma Komitesi'ne başkan seçildi. Hem de oybirliğiyle... İstanbul BM'nin pek çok kuruluşunun mekânı haline geliyor zaten. Bölgesel Nüfus Ofisi de en son İstanbul'u merkez seçti. BM Genel Sekreteri, Kriz Yönetimi Direktörlüğü (Levent Bilman) ile kendisinin Pakistan Temsilciliğine (Engin Soysal) iki Türk diplomatı atadı.
Galiba New York ve Cenevre'den sonra BM'nin kendine ait bir yerleşkeye sahip olduğu üçüncü kent olacak İstanbul... Kadir Topbaş ağırladığı Ban-Ki Moon'a "Dört koldan uygun bir yer arıyoruz" müjdesini verdi.
Çeşitli vesilelerle gittiği ülkelerde devlet ve hükümet yetkilileri tarafından konuk edilir BM Genel Sekreteri; bütün bir akşamını bir kentin belediye başkanının kendisi için hazırladığı özel bir programa hasretmesi herhalde bir ilk.
"Son yıllarda Türkiye dünyada en fazla yükselen değer" dedi Ban-Ki Moon ve şunları ekledi: "Büyük bir güç kazandınız ve bu gücünüzü dünya barışının gerçekleşmesi için kullanıyorsunuz... Görev sürem içerisinde hemen her ihtilâflı konuda Türkiye'nin büyük yardımını gördüm. Bu konumunuzun ileriki günlerde de devamını umuyorum..."
Ülkemiz bugünden başlayarak büyük bir organizasyonu gerçekleştiriyor; 'En Az Gelişmiş Ülkeler Zirvesi' İstanbul'da yapılıyor. 192 ülkeden katılımla. 40 devlet ve hükümet başkanı, 47 uluslararası örgütün başı ve 10 bine yakın delege ülkemize geldi. Gerçekten fakir 48 ülkenin insanlarını onurlu bir hayata kavuşturmanın formülleri aranacak dört gün boyunca...
Zirve sonunda yayımlanacak 'İstanbul Belgesi'nin Türkiye'nin gözbebeği olan kentin adının uzun yıllar dünyanın dilinden düşürmeyeceğini hatırlattı Ban-Ki Moon...
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'ndan 22'si İslâm coğrafyasından olan 48 ülkeyi Türkiye'nin on yıllığına himaye altına alacağını dinlemiştim bir gün önce... "Seyahat edenlerin biletlerinden, ya da internet kullanıcılarından birer sent bu amaçla ayrılsa muazzam bir yekün ortaya çıkar" demişti Davutoğlu...
Önümüzdeki on yıl Türkiye'nin global iddiaları bakımından da ilginç geçeceğe benziyor.
Tekne gezisi için hava soğuktu, ortalık kararmıştı da, ancak İstanbul'dan müthiş etkilendi yabancı konuklar.
Moon'un basın danışmanı Reuters adına izlediği 2002 Dünya Kupası'nda tribünleri dolduran bazı Korelilerin, Kore-Türkiye milli maçında, kocaman bir Türk bayrağı açtığını hatırlattı.
Ne de olsa diplomat, BM Genel Sekreteri üzerimize alınmamızı istemediğini belli ederek basın özgürlüğünün demokrasiler için önemini özellikle vurguladı konuşmasında... Onun diplomatça sözlerini, ben, "Keşke bu konuyu ihmal etmeyip biraz daha ciddiye alsanız" temennisi olarak anladım.
Fazla zorlamaya gerek kalmadan o mırıldandı, sazlar eşliğinde söyledik 'Kâtibim' türküsünü; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile Boğaz'da tekne gezisine davetli beş gazeteci ve Ban-Ki Moon, hep beraber...
BM Genel Sekreteri içten bir insan... Gençliği rejim karşıtı gösterilere katılarak geçmiş; "Bir kitabı baştan sonra ilk kez ABD'de Harvard Üniversitesi'nde master yaparken okudum" diye anlattı o günlerini...
Kadir Topbaş geçtiğimiz ay BM Yerel Yönetimler Danışma Komitesi'ne başkan seçildi. Hem de oybirliğiyle... İstanbul BM'nin pek çok kuruluşunun mekânı haline geliyor zaten. Bölgesel Nüfus Ofisi de en son İstanbul'u merkez seçti. BM Genel Sekreteri, Kriz Yönetimi Direktörlüğü (Levent Bilman) ile kendisinin Pakistan Temsilciliğine (Engin Soysal) iki Türk diplomatı atadı.
Galiba New York ve Cenevre'den sonra BM'nin kendine ait bir yerleşkeye sahip olduğu üçüncü kent olacak İstanbul... Kadir Topbaş ağırladığı Ban-Ki Moon'a "Dört koldan uygun bir yer arıyoruz" müjdesini verdi.
Çeşitli vesilelerle gittiği ülkelerde devlet ve hükümet yetkilileri tarafından konuk edilir BM Genel Sekreteri; bütün bir akşamını bir kentin belediye başkanının kendisi için hazırladığı özel bir programa hasretmesi herhalde bir ilk.
"Son yıllarda Türkiye dünyada en fazla yükselen değer" dedi Ban-Ki Moon ve şunları ekledi: "Büyük bir güç kazandınız ve bu gücünüzü dünya barışının gerçekleşmesi için kullanıyorsunuz... Görev sürem içerisinde hemen her ihtilâflı konuda Türkiye'nin büyük yardımını gördüm. Bu konumunuzun ileriki günlerde de devamını umuyorum..."
Ülkemiz bugünden başlayarak büyük bir organizasyonu gerçekleştiriyor; 'En Az Gelişmiş Ülkeler Zirvesi' İstanbul'da yapılıyor. 192 ülkeden katılımla. 40 devlet ve hükümet başkanı, 47 uluslararası örgütün başı ve 10 bine yakın delege ülkemize geldi. Gerçekten fakir 48 ülkenin insanlarını onurlu bir hayata kavuşturmanın formülleri aranacak dört gün boyunca...
Zirve sonunda yayımlanacak 'İstanbul Belgesi'nin Türkiye'nin gözbebeği olan kentin adının uzun yıllar dünyanın dilinden düşürmeyeceğini hatırlattı Ban-Ki Moon...
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'ndan 22'si İslâm coğrafyasından olan 48 ülkeyi Türkiye'nin on yıllığına himaye altına alacağını dinlemiştim bir gün önce... "Seyahat edenlerin biletlerinden, ya da internet kullanıcılarından birer sent bu amaçla ayrılsa muazzam bir yekün ortaya çıkar" demişti Davutoğlu...
Önümüzdeki on yıl Türkiye'nin global iddiaları bakımından da ilginç geçeceğe benziyor.
Tekne gezisi için hava soğuktu, ortalık kararmıştı da, ancak İstanbul'dan müthiş etkilendi yabancı konuklar.
Moon'un basın danışmanı Reuters adına izlediği 2002 Dünya Kupası'nda tribünleri dolduran bazı Korelilerin, Kore-Türkiye milli maçında, kocaman bir Türk bayrağı açtığını hatırlattı.
Ne de olsa diplomat, BM Genel Sekreteri üzerimize alınmamızı istemediğini belli ederek basın özgürlüğünün demokrasiler için önemini özellikle vurguladı konuşmasında... Onun diplomatça sözlerini, ben, "Keşke bu konuyu ihmal etmeyip biraz daha ciddiye alsanız" temennisi olarak anladım.
6 Mayıs 2011 Cuma
Korkuyorum!
EVET korkuyorum, iki gelişme beni fevkalade korkutuyor. Son derece tedirginim.
* Biri, bunca demokratik açılıma rağmen terörün devam etmesi, Kürt meselesinin yumuşamak yerine gittikçe genişleyip derinleşmesi! Bu nereye varacak diye çok endişeliyim.
Etnik sorunlarla ilgili olarak dünyada yaşanmış feci tecrübeler aklıma geldikçe endişem büsbütün artıyor.
* Beni korkutan diğer husus, liderlerin artık tahammül edilemez hale gelen öfkeleri... Bunlar nasıl kafa kafaya verip yeni anayasa yapacaklar?! Yeni anayasa deyip geçmeyin! Anayasa yapımında Türk- Kürt meselesi keskin bir şekilde gündeme gelecek! Bu liderler ve DTP’liler nasıl kafa kafaya verip çözüm üretecekler! Anayasal düzeyde kızışacak bir kavga Türkiye’yi nerelere sürükler?
Bu ihtimaller sizleri de korkutmuyor mu?
İsmet Paşa görmüştü!
Haber Türk TV’de AKP’li Hüseyin Çelik’i izledim. “Bölge halkının yaygın taleplerinden Kürtçe eğitim hariç hepsini gerçekleştirdik, öğretim zaten serbest” diyordu.
Çelik’in sakin ve analitik üslubunu beğendim. Dediği de doğru. Çok önemli açılımlar yapıldı; bu açılımlar olmasaydı PKK’nın tabanı çok daha genişlerdi.
Bu açılımlar doğruydu ama meseleyi çözmedi; Kürt milliyetçiliğinin radikalizmi devam ediyor.
Üstelik “devlet” Öcalan’la görüşmekte olduğu halde!
Bu tablo etnik milliyetçilik sorunlarını çözmenin ne kadar zor olduğunu gösterir.
Son olarak Başbakan’ın konvoyuna saldırdılar. Genç polis memuru Recep Şahin şehit oldu; Allah rahmet eylesin.
Bu aynı zamanda Başbakan’ın şahsına yöneltilmiş bir tehdittir!
Aynı gün Diyarbakır’da dört PKK’lının cenaze töreni vardı: PKK bayraklarına sarılı tabutların arkasında, genç ve ihtiyar halktan insan kalabalıkları!
Hangisini “örgüt propagandası, örgüte yataklık” diye tutuklayacaksınız!
İsmet Paşa 1926’da İngiltere’nin Irak Komiseri Henry Dobb’a, sınır bu şekilde çizildiği için, Kürt meselesinin patlak vereceğini ve Türkiye’nin “sonsuza kadar bu sorunu yaşayacağını” söylemişti.
Artık ‘sorunla birlikte yaşamak’ da zorlaşıyor; kararlı çözüm politikaları gerekiyor birlikteliği sürdürmek için.
Erdoğan’ın sorumluluğu
Oy oranı ne olursa olsun hiçbir parti tek başına anayasa yapamayacağı gibi, tek başına bu sorunu da çözemez. Anayasa yapımı için de Kürt meselesinin çözüm yoluna konulması için de geniş mutabakatlar şarttır!
Bu kavga, bu öfke, hatta bu belden aşağı vurma diliyle liderlerimiz böyle geniş mutabakatları nasıl sağlayacaklar?!
Bu konuda en büyük sorumluluk, Tayyip Erdoğan’ın omuzlarındadır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı odur. Halkın en büyük kesiminin oyunu alan odur. Dahası, Martin Lipset’ten esinlenerek belirteyim ki, iktidarların üçüncü dönemleri daima daha sıkıntılı olur.
İçinden geçmekte olduğumuz şu fevkalade kritik aşamada Tayyip Bey’in sağlığı da itidali de Türkiye için hayati derecede önemlidir.
Öfke kontrolünü herkesten çok onun yapması lazım.
Kapıyı çarpmak!
Allah inancı ve mezhep kimliği gibi fevkalade hassas konuları, politik kavganın dışında tutmak hem başbakan olduğu için hem bu konudaki şahsi hassasiyetleri sebebiyle, herkesten önce Erdoğan’ın görevidir; Kılıçdaroğlu’nun kasıt taşımayan ama bir sürç-ü lisan teşkil eden sözleri ne olursa olsun!
Çünkü eli değil, gövdesi taşın altında olan Erdoğan’dır ve yarın parti liderlerine “gelip şu işi beraber yapalım” diyecek olan da Erdoğan’dır.
Erdoğan’ın çok yakın bir dostu bir Japon atasözünden bahsetti; ben de “bunu Tayyip Bey’e de söyle” dedim:
“Çıktığın kapıyı sert çarpma, geri dönüp açman gerekebilir.”
Plan, proje, seçim vaadi, aile sigortası falan... Birinci ihtiyacımız sağduyu ve itidaldir. Yaklaşan fırtınalarda Türkiye gemisinin doğru pusulası sadece sağduyu ve itidal olacaktır.
Pusulayı kaybetmek! Korkuyorum...
* Biri, bunca demokratik açılıma rağmen terörün devam etmesi, Kürt meselesinin yumuşamak yerine gittikçe genişleyip derinleşmesi! Bu nereye varacak diye çok endişeliyim.
Etnik sorunlarla ilgili olarak dünyada yaşanmış feci tecrübeler aklıma geldikçe endişem büsbütün artıyor.
* Beni korkutan diğer husus, liderlerin artık tahammül edilemez hale gelen öfkeleri... Bunlar nasıl kafa kafaya verip yeni anayasa yapacaklar?! Yeni anayasa deyip geçmeyin! Anayasa yapımında Türk- Kürt meselesi keskin bir şekilde gündeme gelecek! Bu liderler ve DTP’liler nasıl kafa kafaya verip çözüm üretecekler! Anayasal düzeyde kızışacak bir kavga Türkiye’yi nerelere sürükler?
Bu ihtimaller sizleri de korkutmuyor mu?
İsmet Paşa görmüştü!
Haber Türk TV’de AKP’li Hüseyin Çelik’i izledim. “Bölge halkının yaygın taleplerinden Kürtçe eğitim hariç hepsini gerçekleştirdik, öğretim zaten serbest” diyordu.
Çelik’in sakin ve analitik üslubunu beğendim. Dediği de doğru. Çok önemli açılımlar yapıldı; bu açılımlar olmasaydı PKK’nın tabanı çok daha genişlerdi.
Bu açılımlar doğruydu ama meseleyi çözmedi; Kürt milliyetçiliğinin radikalizmi devam ediyor.
Üstelik “devlet” Öcalan’la görüşmekte olduğu halde!
Bu tablo etnik milliyetçilik sorunlarını çözmenin ne kadar zor olduğunu gösterir.
Son olarak Başbakan’ın konvoyuna saldırdılar. Genç polis memuru Recep Şahin şehit oldu; Allah rahmet eylesin.
Bu aynı zamanda Başbakan’ın şahsına yöneltilmiş bir tehdittir!
Aynı gün Diyarbakır’da dört PKK’lının cenaze töreni vardı: PKK bayraklarına sarılı tabutların arkasında, genç ve ihtiyar halktan insan kalabalıkları!
Hangisini “örgüt propagandası, örgüte yataklık” diye tutuklayacaksınız!
İsmet Paşa 1926’da İngiltere’nin Irak Komiseri Henry Dobb’a, sınır bu şekilde çizildiği için, Kürt meselesinin patlak vereceğini ve Türkiye’nin “sonsuza kadar bu sorunu yaşayacağını” söylemişti.
Artık ‘sorunla birlikte yaşamak’ da zorlaşıyor; kararlı çözüm politikaları gerekiyor birlikteliği sürdürmek için.
Erdoğan’ın sorumluluğu
Oy oranı ne olursa olsun hiçbir parti tek başına anayasa yapamayacağı gibi, tek başına bu sorunu da çözemez. Anayasa yapımı için de Kürt meselesinin çözüm yoluna konulması için de geniş mutabakatlar şarttır!
Bu kavga, bu öfke, hatta bu belden aşağı vurma diliyle liderlerimiz böyle geniş mutabakatları nasıl sağlayacaklar?!
Bu konuda en büyük sorumluluk, Tayyip Erdoğan’ın omuzlarındadır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı odur. Halkın en büyük kesiminin oyunu alan odur. Dahası, Martin Lipset’ten esinlenerek belirteyim ki, iktidarların üçüncü dönemleri daima daha sıkıntılı olur.
İçinden geçmekte olduğumuz şu fevkalade kritik aşamada Tayyip Bey’in sağlığı da itidali de Türkiye için hayati derecede önemlidir.
Öfke kontrolünü herkesten çok onun yapması lazım.
Kapıyı çarpmak!
Allah inancı ve mezhep kimliği gibi fevkalade hassas konuları, politik kavganın dışında tutmak hem başbakan olduğu için hem bu konudaki şahsi hassasiyetleri sebebiyle, herkesten önce Erdoğan’ın görevidir; Kılıçdaroğlu’nun kasıt taşımayan ama bir sürç-ü lisan teşkil eden sözleri ne olursa olsun!
Çünkü eli değil, gövdesi taşın altında olan Erdoğan’dır ve yarın parti liderlerine “gelip şu işi beraber yapalım” diyecek olan da Erdoğan’dır.
Erdoğan’ın çok yakın bir dostu bir Japon atasözünden bahsetti; ben de “bunu Tayyip Bey’e de söyle” dedim:
“Çıktığın kapıyı sert çarpma, geri dönüp açman gerekebilir.”
Plan, proje, seçim vaadi, aile sigortası falan... Birinci ihtiyacımız sağduyu ve itidaldir. Yaklaşan fırtınalarda Türkiye gemisinin doğru pusulası sadece sağduyu ve itidal olacaktır.
Pusulayı kaybetmek! Korkuyorum...
5 Nisan 2011 Salı
'Ajan gazeteciler'e bir uyarı
Günlerdir gözüm gazetelerde, bizim medyanın her gündeme gelişinde severek tartıştığı bir konu yeniden su yüzüne vurdu diye yerin göğün inlemesini bekliyorum.
'Ajan gazeteciler' konusuna bu defa uzağından bile değinen yok.
Oysa Amerikalılar konuyu ciddiye almışlar. Taraf'ta yayımlanan Wikileaks belgelerinden biri, Ankara'dan geçilen bir raporda, bir Ak Parti yöneticisinin, isim de vererek, "Bizim medyada MİT'e paralı ajan olarak çalışan gazeteciler var" dediği zikrediliyor. MİT'in bir zamanlar yöneticiliğini yapmış Mehmet Eymür tarafından deşifre edilmişti sözü edilen kişi...
Wikileaks iddiası tartışılmadı, orada kaldı.
Burada defalarca yazdığım ve geçmişte hayli de gürültü kopardığı için, "Herkesin bildiği bir gerçek, eskidi, niye tartışalım?" denilmiş olabilir. Benim için de bayat bir konu gerçekten.
İyi de, işlenen bir cinayet vesilesiyle bir başka isim üzerinden yeniden gündeme gelince de mi tartışmayacağız 'ajan gazeteciler' konusunu?
Geçen hafta Bodrum'dan Haluk Akter adlı 'emekli bir Emniyet müdürü'nün intihar haberi geldi. Gazetelere ilk gün böyle yansıyan haber, ertesi gün başka bir şekle büründü. Emniyet müdürü değildi ölen, eski bir gazeteciydi; intihar etmemiş, cinayete kurban gitmişti. Sonraki gün ise aynı cinayetle ilgili daha değişik bir haberle karşılaştık gazetelerde: Öldürülen kişi 'gazetecilik' yapmıştı, ama aslında MİT mensubuydu...
En iyisi Sabah'tan Savaş Ay'ın yazısından ilgili bölümleri okuyalım: "29 Mart Salı günü Bodrum'daydım. Gazeteciliğe başladığım yıllarda Hergün gazetesi polis muhabiri olarak tanıdığım Haluk Akter'in evinde ölü bulunduğu haberi geldi."
'Gazeteci' sandığı kişinin 'Emniyet müdürü' olarak tanınmasına şaşırmış Sabah yazarı, ama esas şaşkınlığı kendisi de 'gazeteci' kökenli eski eşin gerçeği açıklamasıyla yaşamış olmalı: "Eski eşinin söylendiği gibi emekli emniyet müdürü değil, Milli İstihbarat Teşkilatı'nda (MİT) Kontrespiyonaj (Casusluğa Karşı Koyma) Amiri bir 'ajan gazeteci' olduğu gerçeğini açıkladı: (..) Haluk çok şey yaşamış ve çok şey biliyordu. Polis Koleji'ni bitirdikten sonra yeteneklerini keşfeden bazı yöneticiler onu MİT'e alıp çok özel ajan olarak yetiştirdi. 1974'te Hergün gazetesi polis muhabiri olarak basın dünyasının içine sızdı. (..) Yıllarca basın yayın organları içinde gazeteci gibi çalıştı. MİT'te Kontrespiyonaj Dairesi Amirliği'ne kadar yükseldi. MİT Başkanı Nuri Gündeş onu evladı gibi severdi."
Şimdi durup derin bir nefes alabilirsiniz.
MİT mensubu biri... 'Özel ajan' olarak yetiştiriliyor... Sonra bir gazeteye 'sızdırılıp' yıllarca değişik gazete ve dergilerde 'gazeteci gibi' çalışıyor... Aynı dönemde MİT'te 'daire amirliğine kadar yükseliyor' da... Medyada ise pek çok ses getiren manşette ya haberi getiren, ya da bizzat yazan konumunda...
Bir hafta önce Bodrum'da öldürülen kişi böyle biri. O gün bugündür hakkında yazılanlara şöyle bir göz atın göreceksiniz: Hergün'den Söz'e kadar değişik gazetelerde ve çeşitli dergilerde çalışmış birinin 'MİT irtibatı' deşifre olmuşken, olayın 'ajan gazeteci' boyutuyla ilgilenen tek bir Allah'ın kulu çıkmamış medyamızdan...
"Rusya hesabına mı çalışıyordu?" diye soran çıkmış, Almanya ile ilişki kuran da, ancak meslek mensuplarını ilgilendiren konuya öylesine olsun temas eden yok...
Oysa bir zamanlar pek çok kez gündeme taşınmıştı bu konu... Vaktiyle çalıştığı gazetelerde omuz omuza mesai vermiş onca kişinin dut yemiş bülbüle dönmesini aklım havsalam almıyor.
Demek ki, artık bu konu önemsenmiyor. Ülkemizde olağan, alışıldık bir hale gelmiş. Ya da mesleğin içinden kişiler iyice kanıksamışlar bu durumu.
Yıllar önce 'ajan gazeteciler' gürültüsü koptuğu bir ortamda, dönemin başbakanı, kendisini ziyaret eden iki kıdemli meslektaşa, "Elimde MİT'çi gazetecilerin listesi var" deyip üzerinde bazı isimlerin yazdığı bir kâğıt göstermişti. O meslektaşlardan biri, "Daha ilk ismi görünce feleğim şaşırmıştı" diye aktarmıştı bana yaşadığı deneyimi...
Ne o iki meslektaş, ne eski başbakan bu konuyu açmaktan keyif duyuyor; onların suskunluğu şimdilerde yaygınlaşan şaşırtıcı kanıksamaya da yol açmış olabilir. Meslek büyükleri ve siyasetçiler dert etmiyorsa, kim, neden bu tehlikeli konuya bulaşacak ki?
'Ajan gazeteci' kimbilir geçmişteki hangi ilişkisinin bedelini ödedi ikinci hayatını kurduğu anlaşılan Bodrum'da...
Beş ayda altı eski MİT mensubu öldürülmüş; acaba onların da 'medya' ile herhangi bir ilişkileri var mıydı?
Var idiyse, öteki 'ajan gazetecileri' uyaracağım da...
Oysa Amerikalılar konuyu ciddiye almışlar. Taraf'ta yayımlanan Wikileaks belgelerinden biri, Ankara'dan geçilen bir raporda, bir Ak Parti yöneticisinin, isim de vererek, "Bizim medyada MİT'e paralı ajan olarak çalışan gazeteciler var" dediği zikrediliyor. MİT'in bir zamanlar yöneticiliğini yapmış Mehmet Eymür tarafından deşifre edilmişti sözü edilen kişi...
Wikileaks iddiası tartışılmadı, orada kaldı.
Burada defalarca yazdığım ve geçmişte hayli de gürültü kopardığı için, "Herkesin bildiği bir gerçek, eskidi, niye tartışalım?" denilmiş olabilir. Benim için de bayat bir konu gerçekten.
İyi de, işlenen bir cinayet vesilesiyle bir başka isim üzerinden yeniden gündeme gelince de mi tartışmayacağız 'ajan gazeteciler' konusunu?
Geçen hafta Bodrum'dan Haluk Akter adlı 'emekli bir Emniyet müdürü'nün intihar haberi geldi. Gazetelere ilk gün böyle yansıyan haber, ertesi gün başka bir şekle büründü. Emniyet müdürü değildi ölen, eski bir gazeteciydi; intihar etmemiş, cinayete kurban gitmişti. Sonraki gün ise aynı cinayetle ilgili daha değişik bir haberle karşılaştık gazetelerde: Öldürülen kişi 'gazetecilik' yapmıştı, ama aslında MİT mensubuydu...
En iyisi Sabah'tan Savaş Ay'ın yazısından ilgili bölümleri okuyalım: "29 Mart Salı günü Bodrum'daydım. Gazeteciliğe başladığım yıllarda Hergün gazetesi polis muhabiri olarak tanıdığım Haluk Akter'in evinde ölü bulunduğu haberi geldi."
'Gazeteci' sandığı kişinin 'Emniyet müdürü' olarak tanınmasına şaşırmış Sabah yazarı, ama esas şaşkınlığı kendisi de 'gazeteci' kökenli eski eşin gerçeği açıklamasıyla yaşamış olmalı: "Eski eşinin söylendiği gibi emekli emniyet müdürü değil, Milli İstihbarat Teşkilatı'nda (MİT) Kontrespiyonaj (Casusluğa Karşı Koyma) Amiri bir 'ajan gazeteci' olduğu gerçeğini açıkladı: (..) Haluk çok şey yaşamış ve çok şey biliyordu. Polis Koleji'ni bitirdikten sonra yeteneklerini keşfeden bazı yöneticiler onu MİT'e alıp çok özel ajan olarak yetiştirdi. 1974'te Hergün gazetesi polis muhabiri olarak basın dünyasının içine sızdı. (..) Yıllarca basın yayın organları içinde gazeteci gibi çalıştı. MİT'te Kontrespiyonaj Dairesi Amirliği'ne kadar yükseldi. MİT Başkanı Nuri Gündeş onu evladı gibi severdi."
Şimdi durup derin bir nefes alabilirsiniz.
MİT mensubu biri... 'Özel ajan' olarak yetiştiriliyor... Sonra bir gazeteye 'sızdırılıp' yıllarca değişik gazete ve dergilerde 'gazeteci gibi' çalışıyor... Aynı dönemde MİT'te 'daire amirliğine kadar yükseliyor' da... Medyada ise pek çok ses getiren manşette ya haberi getiren, ya da bizzat yazan konumunda...
Bir hafta önce Bodrum'da öldürülen kişi böyle biri. O gün bugündür hakkında yazılanlara şöyle bir göz atın göreceksiniz: Hergün'den Söz'e kadar değişik gazetelerde ve çeşitli dergilerde çalışmış birinin 'MİT irtibatı' deşifre olmuşken, olayın 'ajan gazeteci' boyutuyla ilgilenen tek bir Allah'ın kulu çıkmamış medyamızdan...
"Rusya hesabına mı çalışıyordu?" diye soran çıkmış, Almanya ile ilişki kuran da, ancak meslek mensuplarını ilgilendiren konuya öylesine olsun temas eden yok...
Oysa bir zamanlar pek çok kez gündeme taşınmıştı bu konu... Vaktiyle çalıştığı gazetelerde omuz omuza mesai vermiş onca kişinin dut yemiş bülbüle dönmesini aklım havsalam almıyor.
Demek ki, artık bu konu önemsenmiyor. Ülkemizde olağan, alışıldık bir hale gelmiş. Ya da mesleğin içinden kişiler iyice kanıksamışlar bu durumu.
Yıllar önce 'ajan gazeteciler' gürültüsü koptuğu bir ortamda, dönemin başbakanı, kendisini ziyaret eden iki kıdemli meslektaşa, "Elimde MİT'çi gazetecilerin listesi var" deyip üzerinde bazı isimlerin yazdığı bir kâğıt göstermişti. O meslektaşlardan biri, "Daha ilk ismi görünce feleğim şaşırmıştı" diye aktarmıştı bana yaşadığı deneyimi...
Ne o iki meslektaş, ne eski başbakan bu konuyu açmaktan keyif duyuyor; onların suskunluğu şimdilerde yaygınlaşan şaşırtıcı kanıksamaya da yol açmış olabilir. Meslek büyükleri ve siyasetçiler dert etmiyorsa, kim, neden bu tehlikeli konuya bulaşacak ki?
'Ajan gazeteci' kimbilir geçmişteki hangi ilişkisinin bedelini ödedi ikinci hayatını kurduğu anlaşılan Bodrum'da...
Beş ayda altı eski MİT mensubu öldürülmüş; acaba onların da 'medya' ile herhangi bir ilişkileri var mıydı?
Var idiyse, öteki 'ajan gazetecileri' uyaracağım da...
15 Mart 2011 Salı
Kankalar Meclisi'nin büyük ayıbı
Medya dünyasından bir dostum, "Ben söylesem olmaz, yanlış anlarlar, şu sorumu lütfen ortaya sorar mısın?" ricasında bulundu.
Sorusu şu: "Pazar günü protesto yürüyüşüne katılanlar hep 'Nedimler, Ahmetler' demeyi tercih ettiler; oysa yürüyüşü düzenleyenler arasında Soner Yalçın ile 'kanka' ilişkisi içinde bulunanlar çoktu. Neden 'Oda-TV' ve çalışanlarına arka çıkan sloganlar atmadılar?"
Soruyu fazlasıyla 'safça' bulduğumu anlayınca, dostum bir dizi hatırlatmada bulundu. Bu vesileyle kendisinin de her hafta daha da kalabalıklaşması beklenerek başlatılmış 'Kankalar Meclisi' yemeklerine katılanlardan olduğunu anladım.
Önce hakkında saldırgan haberler çıkmış odağın internet sitesinde; "Kim bunlar, benden ne isterler?" sorusunu yöneltmek üzere aradığı arkadaşı, "İyi çocuklardır aslında, yemeklerine gelsene" davetinde bulunmuş...
"Gittiğimde bunun bir taktik olduğunu anladım" dedi dostum. Meğer bu yolla 'kanka' devşiriyormuş odak... "Senin çok yakından tanıdığın bir yazar önce aile fertleriyle birlikte en aşağılık dedikodu haberleriyle yıpratılmak istendi; ardından yemeğe çağrıldı, kanki yapıldı; sonra odağın elemanlarına evinde davetler vermeye başladı..."
Aynı yöntem bir büyük gazetenin yazarıyla onun yakını olan bir kadın yazara da başarıyla uygulanmış...
"Bu yönteme boyun eğmeyen iki yazar var, Mehmet Barlas ile Reha Muhtar; sorarsan anlatırlar..." dedi dostum...
Kendisinin katıldığı yemeği yakından gözleyen biri varmış, hemen yanı başlarındaki masada kamp kurup onların gelmesini bekleyen... Gözleri ve kulakları hep üzerlerinde olduğu için 'kankalar' hiç rahat edememişler... "Bir anda yıldırım hızıyla masadan kalkıldı" dedi o dost.
Meğer masaya musallat olan gözler ve kulaklar Yeni Harman dergisinden Gürkan Haydar Kılıçarslan'a aitmiş... Gerçekten sırf o toplantıya tanık olmak ve konuşmalara kulak vermek için gitmiş o mekâna. Sonra da yazmış zaten gördüklerini: "Serdar Turgut'un, Soner Yalçın'ın, Ali Saydam'ın sırtları dönük. Ama aynadan yüzlerini görebiliyorum. Konuşmalarını duyacak kadar yakınım. Karşılarında Oray Eğin, Ayşenur Arslan ve sima olarak tanıdığım halde o an ismen çıkartamadığım dört bayan daha var. Muhabbet koyulaşmış. Serdar Turgut'u biraz durgun görüyorum. Şarap içiyor. Oray Eğin masada ne var ne yok götürüyor ve herkesten daha çok konuşuyor, gülüyor, New York´tan bahsedip duruyor. (..) Bu arada yeni televizyon programından bahsediyorlar. Ahmet Hakan'ın Uğur Dündar'ın dalağını sökmekle meşgul olduğunu söylüyor Oray Eğin. Anlaşılıyor ki, az sonra Ahmet Hakan da gelecek. (..) Hıncal Uluç Hazretleri Salomanje'ye teşrif ediyorlar. Bir tek ben ayağa kalkmıyorum. (..) Hıncal Uluç arada bir kahkahasını atıyor. Zaman zaman duruluyor. Bana doğru bakıyor. Kesiklerime karşılık veriyor. Herhalde o da 'Bu işte bir terslik var' diyor. (..) Uğur Dündar'ın da geleceği söyleniyor."
O günkü toplantıya gelmiş mi, Kılıçarslan mekânı erken terk ettiği için bilmiyorum, ancak başka tanıklıklardan toplantılara Uğur Dündar ile Melih Aşık'ın sürekli katıldığı anlaşılıyor.
Serdar Turgut pek ısınamamış ortama, terk etmiş... Bunu da 'Kankalar Meclisi' müdavimlerinden Hıncal Uluç yazdığı için biliyorum. Okuyalım: "Bir ara Serdar Turgut vardı.. Çetenin cuma günü Salomanje'de birlikte yediği yemeklerde, entelektüel konuşmalar beklermiş.. Millet havadan sudan konuşunca sıkılmış, 'Vakit kaybı' demiş, çekilmiş.."
Hıncal Uluç odak tarafından hakkında ağza alınmayacak küfürlere muhatap edilen gazetesinden bir yazarın kendisini savunmasını yadırgamış; yazısını "Bu defa Sevilay'ı da çağıracağım.. Çete'yi içerden görmesinde yarar var!.." diye bağlıyor...
27 Mayıs (1960) sonrasında ihtilâlciler tarafından çıkartılan 'Öncü' gazetesi kadrosunda da yer aldığı için Sabah yazarı bu işleri iyi bilir. Oluşuma 'çete' diyen de o.
Aynı yazıdan sizlere aktaracağım bir başka ilginç bilgi ise şu: "Bir iki kez görünüp son zamanlarda kaybolan bir iki yazar daha vardı.. Yenilerden.."
Yazılara dikkatimi çeken dostum, "Herhalde onlardan biri benim; ama ismi ortalıkta pek dolaşmayan muhafazakâr bir gazetenin yazarı da yer alıyordu eğreti oturduğum sofrada, 'Yenilerden' diyerek onu da kast ediyor olabilir" dedi.
Dostumun gönderdiği yazılar demetinde karşıma çıkan isimlere baktım, son protesto gösterisinde ön saflarda yürüyen bazıları 'Kankalar Meclisi'ni onurlandıranlar...
Zaten dostum da bunun için serzenişte bulunuyordu 'Kankalar Meclisi'ne sürekli katıldıkları halde, o meclisin 1 numaralı üyesinin ismini yürüyüşte ağızlarına almayanlara...
Ayıp etmişler gerçekten...
Soruyu fazlasıyla 'safça' bulduğumu anlayınca, dostum bir dizi hatırlatmada bulundu. Bu vesileyle kendisinin de her hafta daha da kalabalıklaşması beklenerek başlatılmış 'Kankalar Meclisi' yemeklerine katılanlardan olduğunu anladım.
Önce hakkında saldırgan haberler çıkmış odağın internet sitesinde; "Kim bunlar, benden ne isterler?" sorusunu yöneltmek üzere aradığı arkadaşı, "İyi çocuklardır aslında, yemeklerine gelsene" davetinde bulunmuş...
"Gittiğimde bunun bir taktik olduğunu anladım" dedi dostum. Meğer bu yolla 'kanka' devşiriyormuş odak... "Senin çok yakından tanıdığın bir yazar önce aile fertleriyle birlikte en aşağılık dedikodu haberleriyle yıpratılmak istendi; ardından yemeğe çağrıldı, kanki yapıldı; sonra odağın elemanlarına evinde davetler vermeye başladı..."
Aynı yöntem bir büyük gazetenin yazarıyla onun yakını olan bir kadın yazara da başarıyla uygulanmış...
"Bu yönteme boyun eğmeyen iki yazar var, Mehmet Barlas ile Reha Muhtar; sorarsan anlatırlar..." dedi dostum...
Kendisinin katıldığı yemeği yakından gözleyen biri varmış, hemen yanı başlarındaki masada kamp kurup onların gelmesini bekleyen... Gözleri ve kulakları hep üzerlerinde olduğu için 'kankalar' hiç rahat edememişler... "Bir anda yıldırım hızıyla masadan kalkıldı" dedi o dost.
Meğer masaya musallat olan gözler ve kulaklar Yeni Harman dergisinden Gürkan Haydar Kılıçarslan'a aitmiş... Gerçekten sırf o toplantıya tanık olmak ve konuşmalara kulak vermek için gitmiş o mekâna. Sonra da yazmış zaten gördüklerini: "Serdar Turgut'un, Soner Yalçın'ın, Ali Saydam'ın sırtları dönük. Ama aynadan yüzlerini görebiliyorum. Konuşmalarını duyacak kadar yakınım. Karşılarında Oray Eğin, Ayşenur Arslan ve sima olarak tanıdığım halde o an ismen çıkartamadığım dört bayan daha var. Muhabbet koyulaşmış. Serdar Turgut'u biraz durgun görüyorum. Şarap içiyor. Oray Eğin masada ne var ne yok götürüyor ve herkesten daha çok konuşuyor, gülüyor, New York´tan bahsedip duruyor. (..) Bu arada yeni televizyon programından bahsediyorlar. Ahmet Hakan'ın Uğur Dündar'ın dalağını sökmekle meşgul olduğunu söylüyor Oray Eğin. Anlaşılıyor ki, az sonra Ahmet Hakan da gelecek. (..) Hıncal Uluç Hazretleri Salomanje'ye teşrif ediyorlar. Bir tek ben ayağa kalkmıyorum. (..) Hıncal Uluç arada bir kahkahasını atıyor. Zaman zaman duruluyor. Bana doğru bakıyor. Kesiklerime karşılık veriyor. Herhalde o da 'Bu işte bir terslik var' diyor. (..) Uğur Dündar'ın da geleceği söyleniyor."
O günkü toplantıya gelmiş mi, Kılıçarslan mekânı erken terk ettiği için bilmiyorum, ancak başka tanıklıklardan toplantılara Uğur Dündar ile Melih Aşık'ın sürekli katıldığı anlaşılıyor.
Serdar Turgut pek ısınamamış ortama, terk etmiş... Bunu da 'Kankalar Meclisi' müdavimlerinden Hıncal Uluç yazdığı için biliyorum. Okuyalım: "Bir ara Serdar Turgut vardı.. Çetenin cuma günü Salomanje'de birlikte yediği yemeklerde, entelektüel konuşmalar beklermiş.. Millet havadan sudan konuşunca sıkılmış, 'Vakit kaybı' demiş, çekilmiş.."
Hıncal Uluç odak tarafından hakkında ağza alınmayacak küfürlere muhatap edilen gazetesinden bir yazarın kendisini savunmasını yadırgamış; yazısını "Bu defa Sevilay'ı da çağıracağım.. Çete'yi içerden görmesinde yarar var!.." diye bağlıyor...
27 Mayıs (1960) sonrasında ihtilâlciler tarafından çıkartılan 'Öncü' gazetesi kadrosunda da yer aldığı için Sabah yazarı bu işleri iyi bilir. Oluşuma 'çete' diyen de o.
Aynı yazıdan sizlere aktaracağım bir başka ilginç bilgi ise şu: "Bir iki kez görünüp son zamanlarda kaybolan bir iki yazar daha vardı.. Yenilerden.."
Yazılara dikkatimi çeken dostum, "Herhalde onlardan biri benim; ama ismi ortalıkta pek dolaşmayan muhafazakâr bir gazetenin yazarı da yer alıyordu eğreti oturduğum sofrada, 'Yenilerden' diyerek onu da kast ediyor olabilir" dedi.
Dostumun gönderdiği yazılar demetinde karşıma çıkan isimlere baktım, son protesto gösterisinde ön saflarda yürüyen bazıları 'Kankalar Meclisi'ni onurlandıranlar...
Zaten dostum da bunun için serzenişte bulunuyordu 'Kankalar Meclisi'ne sürekli katıldıkları halde, o meclisin 1 numaralı üyesinin ismini yürüyüşte ağızlarına almayanlara...
Ayıp etmişler gerçekten...
28 Şubat 2011 Pazartesi
Erbakan ve otomobil maceramız
Başbakan Tayyip Erdoğan bir süre önce ülkemizin öndegelen işadamlarına hitap ederken, "Hani bizim yerli otomobilimiz?" diye sordu ve "Sizlerden tamamen kendi mühendislik çabalarımızın ürünü bir otomobil üretmenizi bekliyorum." ricasında bulundu.
Yıl 2011. Türkiye'de her marka otomobil var, ama bir teki bile kendi markamız değil...
Önceki gün kaybettiğimiz Prof. Necmettin Erbakan'ın henüz genç bir bilim adamıyken tavsiyeleri dinlenseydi, bu alandaki utanılası eksikliğimiz çoktan ortadan kalkmış olurdu. Hem de tam 50 yıl önce...
Sabancı Üniversitesi'nden Prof. Cemil Koçak 27 Mayıs (1960) darbesi sonrasında kurulan Bakanlar Kurulu'nun tutanaklarını yayımladı. Yapı Kredi Yayınları (YKY) arasında çıkan iki ciltlik kitapta pek çok ilginç ayrıntı yer alıyor da, benim ilgimi en fazla Necmettin Erbakan'ın davet edildiği oturumda konuşulanlar çekmişti. Okuduklarımı Kulis'e yansıtmıştım da...
Türkiye'de sadece geçen yıl 1 milyona yakın (930 bin) motorlu araç trafiğe katıldı; toplam araç sayısı 15 milyonun üzerinde... Oysa 1961 yılında bu rakam 84 bindi ve bunlardan yalnızca 38 bini otomobildi. Eğer Erbakan'ın dedikleri istikametinde bir sanayi politikası izlenmiş olsaydı, benzer durumdaki Japonya, Kore ve Brezilya gibi kendi markasını üreten ülkelerden biri de biz olabilirdik...
Erbakan 4 Mart 1961 tarihli Bakanlar Kurulu (BK) toplantısına katılmış. O zaman İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) motorlar kürsüsünde doçent... Toplantıya iki Milli Birlik Komitesi üyesi de meraktan girmiş: Sıtkı Ulay ile Sami Küçük... O sırada 30'lu yaşlarını sürdüren genç Erbakan, karşısındakilere, önce ülke sanayiinin genel durumuna dair görüşlerini anlatmış, sonra da otomobil üretimi projesini aktarmış...
O yıllarda Türkiye'ye otomobil ithali yasak, trafikteki araçlar bedelsiz ithalat yoluyla sokulanlar... Ancak gümrük kapılarının daha fazla kapalı tutulamayacağını askerler de görüyor. Dövizin kıt olduğu ortamda yabancı markalar yerine yerli üretimin mi daha makul olabileceği üzerinde kafa yoruluyor.
BK toplantısı sabah 9.45'te başlıyor ve iki saat sürüyor. Görüşmenin metni kitabın 2. cildinde 20 sayfalık bir yer işgal ediyor (949-969).
Sunumunda, Erbakan, 'araştırma-geliştirme' alanına önem verilmesini, ithalâttan sanayi için fon ayrılmasını, ülkede üretilebilen makinelerin ithalâtının kısıtlanmasını, üniversite-sanayi işbirliğini ve tavsiyelerinin yasalarla takviye edilmesini savunuyor.
Bakanlara tavsiyesi şu: "Bizim memleketimizde önce demir-çelik sanayii kurulmalı, ondan sonra makine tezgâhları kurulmalı ve sonra da imalât yapacak fabrikalar tesis edilmelidir."
Tezini savunurken ABD ve İsrail dahil başka ülkelerden örnekler de verdiği görülüyor Erbakan'ın... O sırada Türkiye ile aynı milli gelire sahip Brezilya'nın kendi otomobilini üretmeye başladığını birkaç kez tekrarlıyor. (Brezilya bugün kendi uçağını da üretiyor. TK) Brezilya 1960'larda yılda 120 bin otomobil üretmektedir ve Cumhurbaşkanı Kubiçik bir mühendisi bu işle görevlendirmiş, o da daha ilk yıl 30 bin otomobil üretmeyi başarmıştır...
O zaman söylediklerini bugün okurken hiç yabancılık çekmiyoruz: "Bugün Türkiye'de 300 bin sanat okulu mezunu, mühendis, teknisyen ve sanatkâr vardır; bunların yüzde 5'i sanayi sahasında, yüzde 95'i başka sahalarda çalışmakta, çeşitli yerlerde kâtiplik, biletçilik yapmaktadır." diyor meselâ...
'Devletin önderliğinde yapılmasını' arzuladığı proje aslında basit: "İlk senelerde otomobil imalâtında kullanılacak malzemenin yarısını Türk malı olarak imal etmek mümkündür. Otomobil için yeni bir yatırım yapılmasına da lüzum yoktur; bu hususta lüzumlu fabrikalar mevcuttur. Bunlar bugün yüzde 10 kapasite ile çalışmaktadırlar. (..) Böyle bir imalât belki montaj fabrikalarından da istifade edildiği taktirde ufak yatırımlarla tahakkuk ettirilebilir."
Soru-cevap faslına geçildiğinde herkes eteğindeki taşı döküyor. Kemal Kurdaş "Biz geri kalmış bir memleketiz, yapamayız" itirazını "Zaten Brezilya bir deli tarafından idare ediliyor" noktasına kadar vardırmış... Mehmet Baydur gibi "Çimento ve şeker fabrikaları kurduk da ne oldu? Bunlar bugün yük, memlekete hayır değil, felâket getiriyor" diyen de çıkmış...
Kitaptan 'Devrim' otomobiliyle ilgili ilk toplantının Erbakan'ın katıldığı BK'dan sadece üç ay sonra yapıldığını öğreniyoruz... Yolcu ederken kendisini 15 gün sonra yeniden çağıracaklarını söylemiş bakanlar; ama aynı konuda başka toplantılar da yaptıkları, o toplantılarda Erbakan'ın adı da geçtiği halde kendisini bir daha çağırmamışlar... Erbakan 85 yaşında vefat etti, biz hâlâ kendi otomobilimizi yapamıyoruz...
Önceki gün kaybettiğimiz Prof. Necmettin Erbakan'ın henüz genç bir bilim adamıyken tavsiyeleri dinlenseydi, bu alandaki utanılası eksikliğimiz çoktan ortadan kalkmış olurdu. Hem de tam 50 yıl önce...
Sabancı Üniversitesi'nden Prof. Cemil Koçak 27 Mayıs (1960) darbesi sonrasında kurulan Bakanlar Kurulu'nun tutanaklarını yayımladı. Yapı Kredi Yayınları (YKY) arasında çıkan iki ciltlik kitapta pek çok ilginç ayrıntı yer alıyor da, benim ilgimi en fazla Necmettin Erbakan'ın davet edildiği oturumda konuşulanlar çekmişti. Okuduklarımı Kulis'e yansıtmıştım da...
Türkiye'de sadece geçen yıl 1 milyona yakın (930 bin) motorlu araç trafiğe katıldı; toplam araç sayısı 15 milyonun üzerinde... Oysa 1961 yılında bu rakam 84 bindi ve bunlardan yalnızca 38 bini otomobildi. Eğer Erbakan'ın dedikleri istikametinde bir sanayi politikası izlenmiş olsaydı, benzer durumdaki Japonya, Kore ve Brezilya gibi kendi markasını üreten ülkelerden biri de biz olabilirdik...
Erbakan 4 Mart 1961 tarihli Bakanlar Kurulu (BK) toplantısına katılmış. O zaman İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) motorlar kürsüsünde doçent... Toplantıya iki Milli Birlik Komitesi üyesi de meraktan girmiş: Sıtkı Ulay ile Sami Küçük... O sırada 30'lu yaşlarını sürdüren genç Erbakan, karşısındakilere, önce ülke sanayiinin genel durumuna dair görüşlerini anlatmış, sonra da otomobil üretimi projesini aktarmış...
O yıllarda Türkiye'ye otomobil ithali yasak, trafikteki araçlar bedelsiz ithalat yoluyla sokulanlar... Ancak gümrük kapılarının daha fazla kapalı tutulamayacağını askerler de görüyor. Dövizin kıt olduğu ortamda yabancı markalar yerine yerli üretimin mi daha makul olabileceği üzerinde kafa yoruluyor.
BK toplantısı sabah 9.45'te başlıyor ve iki saat sürüyor. Görüşmenin metni kitabın 2. cildinde 20 sayfalık bir yer işgal ediyor (949-969).
Sunumunda, Erbakan, 'araştırma-geliştirme' alanına önem verilmesini, ithalâttan sanayi için fon ayrılmasını, ülkede üretilebilen makinelerin ithalâtının kısıtlanmasını, üniversite-sanayi işbirliğini ve tavsiyelerinin yasalarla takviye edilmesini savunuyor.
Bakanlara tavsiyesi şu: "Bizim memleketimizde önce demir-çelik sanayii kurulmalı, ondan sonra makine tezgâhları kurulmalı ve sonra da imalât yapacak fabrikalar tesis edilmelidir."
Tezini savunurken ABD ve İsrail dahil başka ülkelerden örnekler de verdiği görülüyor Erbakan'ın... O sırada Türkiye ile aynı milli gelire sahip Brezilya'nın kendi otomobilini üretmeye başladığını birkaç kez tekrarlıyor. (Brezilya bugün kendi uçağını da üretiyor. TK) Brezilya 1960'larda yılda 120 bin otomobil üretmektedir ve Cumhurbaşkanı Kubiçik bir mühendisi bu işle görevlendirmiş, o da daha ilk yıl 30 bin otomobil üretmeyi başarmıştır...
O zaman söylediklerini bugün okurken hiç yabancılık çekmiyoruz: "Bugün Türkiye'de 300 bin sanat okulu mezunu, mühendis, teknisyen ve sanatkâr vardır; bunların yüzde 5'i sanayi sahasında, yüzde 95'i başka sahalarda çalışmakta, çeşitli yerlerde kâtiplik, biletçilik yapmaktadır." diyor meselâ...
'Devletin önderliğinde yapılmasını' arzuladığı proje aslında basit: "İlk senelerde otomobil imalâtında kullanılacak malzemenin yarısını Türk malı olarak imal etmek mümkündür. Otomobil için yeni bir yatırım yapılmasına da lüzum yoktur; bu hususta lüzumlu fabrikalar mevcuttur. Bunlar bugün yüzde 10 kapasite ile çalışmaktadırlar. (..) Böyle bir imalât belki montaj fabrikalarından da istifade edildiği taktirde ufak yatırımlarla tahakkuk ettirilebilir."
Soru-cevap faslına geçildiğinde herkes eteğindeki taşı döküyor. Kemal Kurdaş "Biz geri kalmış bir memleketiz, yapamayız" itirazını "Zaten Brezilya bir deli tarafından idare ediliyor" noktasına kadar vardırmış... Mehmet Baydur gibi "Çimento ve şeker fabrikaları kurduk da ne oldu? Bunlar bugün yük, memlekete hayır değil, felâket getiriyor" diyen de çıkmış...
Kitaptan 'Devrim' otomobiliyle ilgili ilk toplantının Erbakan'ın katıldığı BK'dan sadece üç ay sonra yapıldığını öğreniyoruz... Yolcu ederken kendisini 15 gün sonra yeniden çağıracaklarını söylemiş bakanlar; ama aynı konuda başka toplantılar da yaptıkları, o toplantılarda Erbakan'ın adı da geçtiği halde kendisini bir daha çağırmamışlar... Erbakan 85 yaşında vefat etti, biz hâlâ kendi otomobilimizi yapamıyoruz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)