4 Nisan 2011 Pazartesi

Fethullahçılık, kendini kurtarmanın yolu

Ahmet Şık'ın kitabı internete düştü. Bu konuda yazılanları okumuş biri olarak, bana ilginç gelmediğini söyleyebilirim; bilgiler eskilerin tekrarı mahiyetinde. Zaten, baştan beri, savcı Zekeriya Öz'ün, kitabın yayınını engellemek değil, Oda TV ile irtibatlı bir şekilde yazılıp yazılmadığını anlamak amacını güttüğünü vurguluyorum. Kitaptan ziyade, Ahmet Şık ile ilişkiyi gösteren ve Oda TV'de bulunan notlar önemli. "Nedim'e söyle Ahmet Şık'ı çalıştırsın... Sabri Uzun'dan bilgi alalım..." gibi notların yanı sıra, bir de, Sabri Uzun olduğunu tahmin ettiğim bir kişinin Ahmet Şık'a yazdığı notlar var. Meselâ, Uzun olduğunu sandığım kişi, Şık'a, "Ana mesajdan koptunuz. Ülkede kurgu Ergenekon operasyonunu yapan Cemaat çetesini anlatırken, Emin Aslan olayına girdiniz" diyor. Savcı, bu ve benzer talimatları Ergenekon'un verdiğini hesap ederek Ahmet Şık'ı sorguladı. Mahkeme de, onu, bu yüzden tutukladı.
Kitabı gözden geçirdim. Sabri Uzun olduğunu sandığım kişinin uyarılarının gereği yerine getirilmemiş. Belki tamamlansaydı, o cümleler de kitapta yer alacaktı. İnternet ortamında yayınlanan sayfalarda "Düzmece Ergenekon", "Ergenekon hilesi" vs. gibi tanımlamaları içeren sözler yok. Ama 95. sayfada bir bölüm dikkatimi çekti. Ahmet Şık, 1999'da, Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibinin hazırladığı Fethullahçı listesinin bir kişisel hesaplaşma olduğunu yazıyor: "Cevdet Saral ve Osman Ak'ın listeleri, her haliyle kişisel hesaplaşma kokuyordu. Kendi ikballerinin önündeki engeller olan başarılı meslektaşlarını, günün şartlarındaki en iyi yöntemle, Fethullahçılıkla suçlamışlardı."
Ahmet Şık, Uğur Dündar'dan da bir alıntı yapmış: "Emniyet teşkilâtında büyük huzursuzluğa neden olan Fethullahçılar listesi dikkatlice incelendiğinde, son dönemde mafya ve çetelerle mücadelede, eşi görülmedik başarılara imza atan bazı polis şeflerinin adlarının rapora monte edildikleri anlaşılıyor. Bu ekip, karalanarak pasifize edilmek isteniyor. Karalama yöntemi de, konjonktüre uygun olarak seçilmiş: Fethullah Gülen Cemaati'nde yer alıp, irticai faaliyette bulunmak. Yani rejim için tehlike ve tehdit oluşturmak..."
Ahmet Şık, Tuncay Özkan'ın o listeyle ilgili değerlendirmesine de kitabında yer vermiş: "Ankara'da hazırlanan Fethullahçı polisler listesinde, Emniyet Genel Müdürlüğü'nde daire başkanı olarak görev yapanlar, Alevi kökenli olanlar, Fethullah Gülen'den çok, Yeni Rakı'yı sevenler var. Ama hepsi Fethullahçı oluveriyor..."

***
Ahmet Şık'ın anlattıkları, bizim bugünkü düşüncemizi teyit ediyor. Polis içindeki rekabette herkes kendisini bir şekilde konumlandırıyor. "Fethullahçı olduğu için terfi etti" deniliyor, ya da "Fethullahçılarla işbirliği yapmadığından dolayı ayağı kaydırıldı" iddiası ortaya atılıyor. Bu tavra, kendilerini kurtarmak isteyen Ergenekoncular da destek veriyor. Çıkan her belge, "Fethullahçı çetenin işi" gibi gösteriliyor.
Meseleyi bir de şöyle düşünemez miyiz? "Fethullah'a dokunan yanmıyor", yananlar veyahut yasadışı yollara sapanlar, "Fethullah'a dokunarak" kendilerine taraftar toplamaya çalışıyor; meşru bir mücadelenin elemanı gibi kamuoyunun önüne çıkıyor. Aynı 1999'da Cevdet Saral ve Osman Ak'ın yaptığı gibi.

Bahçeli’nin ‘vahim’ değerlendirmesi!

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin,  “Bazı dava süreçleri kapsamında Fethullah Gülen cemaati etrafındaki tartışmalar”  hakkında yaptığı açıklama, medyanın gündeminde yeteri kadar yer almadı. Fethullah Gülen’in avukatının açıklamasına yer verildi ve Zaman gazetesi dışında konuyla ilgili yayın yapan gazete çıkmadı.

***
Bence Bahçeli’nin açıklaması, sadece cemaatin değil Türkiye’nin geleceği için hayati  derecede önemliydi.
Zaman gazetesi ve yazarları, açıklamanın,  “cemaatin faaliyetlerini durdurduğunu veya askıya aldığını açıklamasının yerinde ve yararlı olabileceği akla gelmektedir” bölümünü eleştirerek  “Türk okullarını kapatalım mı? İstiklal Marşı’nı söyletmeyelim mi? Türkçe olimpiyatlarını iptal mi edelim?”  gibi ifadeler kullandı ve geçmişte MHP’de veya Ülkü Ocakları’nda bulunmuş bazı kişilerin tepkilerine yer verdi. Ayrıca Türkeş’in Fethullah Gülen ile ilgili olumlu sözlerini hatırlattı.
Herkes kabul eder ki Bahçeli böyle önemli bir konuda, siyasi polemik yapacak bir kişi değildir.
Bahçeli sadece  “faaliyetlerinizi durdurun”  demedi ki;  “durum aydınlanana kadar”  dedi. Üstelik  “takdir sizin”  diye de ilave etti! 

***
Bahçeli’nin açıklamasında asıl önemli ifadeler, kırmızı çentik açılarak dikkat çekilen iki paragraftı: 
 “Eğer iddialarda bir hakikat payı varsa, bu durumda şu iki husus akla gelmektedir:
*Fethullah Gülen Hocaefendi yurt dışındadır. Türkiye’deki cemaatin bu konuda bir dahli varsa, Hocaefendi’nin cemaat üzerinde tam olarak etki ve kontrol icra edemediği,  bilgisi ve iradesi dışında bazı unsurların bu işlere karışmış olacağı bir ihtimal olarak karşımızdadır.
*Diğer akla gelen husus ise Türkiye’deki cemaatin başka odaklar tarafından yönlendiriliyor olabileceğidir. Her iki ihtimal de çok vahimdir.”
Bahçeli’nin açıklamasının bu bölümünü algılayıp iki satırla da olsa yazan tek gazeteci Murat Yetkin oldu.
Yetkin,  “Bahçeli, Gülen’e açık çağrıda bulunarak, töhmet altında kalmak istemiyorsa, avukatı ya da gazete yazarları kanalıyla değil bizzat kendisinin çıkıp bir açıklama yapması gerektiğini söyledi”  diye konunun bam teline dokundu.
Gülen, konuya ilgili olarak, yayın organlarından birinde canlı yayına katılsa, gerçek  gazetecilerin sorularına cevap verse fena mı olur?
Bahçeli, Fethullah Gülen’in avukatının verdiği cevabı önemsemedi. Zaten onun istediği, açıklamayı bizzat Fethullah Gülen’in yapmasıydı. Öyle ki Bahçeli, konu ile ilgili sorulara kısa bir cevap verdi ve  “Sayın Fethullah Gülen Bey’in bugünkü Zaman gazetesini görmesini isterim”  dedi.
Bu ifadede, Zaman gazetesindeki yayınların Gülen’in bilgisi dışında yapıldığı, hatta Gülen’in gazeteyi bile görmediği kanaati var!

***

Gerçeklerin ortaya çıkması için bundan başka fikri olan varsa söylemelidir.
Bir defa Bahçeli, açıklamasında  “vahim”  iddialar ortaya koymakla birlikte çok nazik bir dil kullanmaktadır. Ve açıklama, Fethullah Gülen ve ona bağlılık hissedenlerin aleyhinde değildir. Tam aksine Bahçeli, Türkiye’de cemaatin Fethullah Gülen dışındaki odaklar tarafından yönlendirilmesi ihtimali üzerinde durmakta ve konuya bizzat açıklık getirmesini istemektedir.
Bunda ne kötülük var?
Bahçeli, bu defa siyasi hayatının en doğru tavırlarından birini takınmıştır.
Alparslan Türkeş’in ölüm yıldönümüne denk gelen günlerde, MHP’nin başında bulunan bir kişinin ülke için kritik bir konuda çok dikkatli ve sağduyulu bir açıklama ile doğru yolu göstermesi umut vericidir.

Şifre iddiası doğru değilse bile...

Her şeyden önce bizim meslekdaşları kutlarım: 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın yazışmalarının şifresini kırabilmek için dünyanın en akıllı bilimadamlarının aylarca çalışması gerekmişti; geçtiğimiz pazar günü yapılan YGS sınavında soruların şifresi gazeteciler tarafından şıpınişi çözülüverdi...

Şifre çok basitmiş: Seçenekleri en büyüğünden en küçüğüne sıralayarak yeniden yazdığınızda, üstündeki rakamla uyuşan doğru cevabı teşkil ediyor. En kritik matematik sorularının 40'ı bu yöntemle çözülebiliyormuş...
Bu yıl 1.7 milyon genç üniversiteye girişin bu ilk basamak sınavına katıldı; haberler doğruysa, yani sorular şifreyle çözülebiliyor ve şifre birilerine verilmiş ise, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) büyük bir haksızlığa aracılık etmiş demektir.
Doğruysa, ÖSYM'nin ilk vukuatı olmayacak bu sınav. Geçen yıl peşpeşe yaşanan 'kopya' skandalları yüzünden Merkez'in yönetim kadrosu baştan aşağı değiştirilmişti; yeni gelenlerin işi çok daha sıkı tutmaları, bir zamanlar ülkemizin en güvenilir kurumu olma özelliği taşıyan Merkez'i yeniden eski itibarına kavuşturmaları bekleniyordu.
ÖSYM başkanı, dün, 'şifre' iddialarının gerçeği yansıtmadığını açıkladı. Her aday için farklı bir kitapçık hazırlanıyor, herkes isimlerinin yazılı olduğu farklı basılmış kitapçıkta değişik yerlere konmuş cevap seçenekleri arasında tercihte bulunuyor, buna göre puanlandırılıyormuş. Soru kitapçıklarının biri diğerini tutmuyormuş, bu sebeple de 'şifreli' veya 'şifresiz' haksızlık yapılması imkânsızmış...
Gazetecilerin elindeki 'şifre' söylentilerine kaynaklık eden kitapçığın öğrencilere verilenden çok farklı bir nüsha olduğunu söyledi ÖSYM başkanı... Olağanüstü karmaşık bir sistemle güvenlik sağlamaya çalışmışlar, ama fazla özenmeden yalnızca gazeteciler için hazırlanan nüsha spekülasyonlara sebep olmuş... Anlaşılan bu.
Çok sayıda gencin geleceğiyle ilgili bir sınavın güvenilirliğinin gölgelenmesi üzücü gerçekten. Sakınılan göze çöp batmış. Ancak o çöpün battığı yerden çıkartılması gerektiği de açık. Gerçi üniversite önünde bir sınav daha var, ancak ilk elemede şansını kaybedenlerin şimdiki spekülasyonlar yüzünden koparacakları vâveyla sistemin bütününü zedeleyebilir.
Yapılan açıklamanın sizi-beni ikna etmesi fazla önemli değil; soruna doğrudan muhatap olan, sınava giren, özellikle de sınavdan başarısız çıkanları kim ikna edecek?
Akla gelen ilk çözüm henüz yolun başındayken yeni bir sınav yapılmasıdır. Masraflar veya zamanında yetişmesi sorun olacaksa bu sınav geçersiz sayılarak ikinci basamak sınavının sonuçlarıyla yetinilir; o sınavın soruları da bu durum göz önünde tutularak hazırlanabilir. Bu da sakıncalıysa, spekülasyonları başlatan muhabir ve yazarlar Merkez'e çağrılıp iddiaların geçersizliği konusunda tatmin olmaları sağlanır.
Hiç yapılmaması gereken, "Biz doğrusunu açıkladık, kanıtları internete koyduk" deyip yola devam etmektir. Sorunun krize dönüşmeden çözümü için, doğrunun 'doğru' olduğunun 'yanlış' diyenler tarafından tasdik edilmesine çalışılmalı.
Uzun vadede yapılması gereken ise, gençlerin kaderini yalnızca sınavlara bağlamayan yeni bir sisteme gitmek ve üniversitelere de kabul sürecinde inisiyatif vermektir.
Mimar Sinan'ın bir çocuğun eğri olduğunu iddia ettiği minareyi 'düzeltme' gayretini unutmayalım.

3 Nisan 2011 Pazar

Alevi gençle evlenmem doğru mudur?

Ben 24 yaşında, üniversite mezunu, dini görevlerini yapmaya çalışan biriyim.
Görüştüğüm bir kişi var. Dürüst ve ahlaklı biri ama Alevi. İlkokul mezunu, garsonluk yapıyor. Ben bunları sorun olarak görmüyorum ama "evlenirsek, bunlar sorun teşkil eder mi" bilemiyorum. Arkadaşlarım "vazgeç" diyor. Denklik konusu çok mu önemli?

Biz Aydın'da yaşıyoruz, ailem dindar değil, geleneksel olarak yaşıyorlar, karşı çıkacaklarını sanmıyorum. Sağlıklı karar veremiyorum, daha doğrusu düşünemiyorum. Tarafsız ve bilgili bir kişinin yardımına gerçekten çok ihtiyacım var. Sizce ne yapmalıyım? (Rumuz: Perihan)

Evlilikte denklik çok önemli ve başta gelen bir meseledir.

Denklikte ilk olarak inanç, düşünce ve ahlak denkliği yer alır. Bundan sonra mali durum, eğitim, aile, yaş ve benzeri hususlar sıralanır.

Denklik konusu baştan düşünülmezse, daha sonra birçok problemin ve sorunun ortaya çıkmasına sebep olur.

Sözünü ettiğiniz konuları önceleri sorun olarak görmeseniz de, evlilik süreci içinde birer birer karşınıza çıkarsa, çözümsüz ve çaresiz kalırsınız. Bu da aile hayatınızın aksamasına sebep olur, sağlıklı olarak yürümesini engeller.

Denkliğin en önemli yönü inanç ve düşüncede, ahlak ve yaşantındaki denklik olunca, sözünü ettiğiniz gencin Alevi olması evlilikteki denklik için sorun oluşturur mu, oluşturmaz mı öncelikle ona bakmanız gerekir.

***

Alevilik ana hatlarıyla İslam içinde farklı bir kültür birikimidir, Ehl-i Beyt sevgisini esas alan bir anlayıştır. Müslüman oldukları için, görüldüğü ve bilindiği kadarıyla kendilerine özgü farklı bir iman ve İslam esasları söz konusu değildir.

Çünkü Sünni'nin de, Alevi'nin de kabul ettiği tek bir kitap vardır Kur'ân, tek bir peygamber vardır Hz. Muhammed (a.s.m.)

Fakat farklı Alevilik tanımı ve anlayışları vardır. Camiye giden de vardır, cemevine giden de, hiçbir yere gitmeyen de vardır.

İçlerinde beş vakit namazı kılanlar, Ramazan orucunu tutanlar olduğu gibi, sadece Muharrem orucu tutanlar da bulunmaktadır.

Bu arada en ileri uçta "ateist/Marksist" oldukları halde kendilerini Alevi olarak tanıtanlar da yok değildir.

Sözünü ettiğiniz kişinin inancında İslamî açıdan bir eksiklik, bir yanlışlık var mı, yok mu, onu bir öğrenin.

Gerçekten iman yönünden bir kusuru varsa; meselâ Peygamberimiz ve Kur'ân hakkında çelişkili inanca sahipse; abdest, gusül ve namaz gibi ibadetleri ciddiye almıyor, karşı çıkıyorsa, dini olarak bu şekilde bir insanla evlilik yapmanız caiz olmaz.

***

Diğer yandan olayın bir de aile, anne-baba, örf, adet, gelenek ve kültür yönü vardır. Bu konularda da anlaşmanın ve kaynaşmanın olması gerekir.

Çünkü evlilik, her ne kadar iki kişi arasında gerçekleşse de, bir yönüyle aileler "evleniyor."

Bu açıdan sağlıklı bir yuvanın kurulması ve yaşatılması için anne-babanızın da gönlünü kazanmanız, onaylarını almanız gerekiyor.

Bu "onay", hem sizin evlilik süreciniz için hem de düğünden sonraki hayatınız için önemlidir. Evlenmeyi ciddi olarak düşünüyorsanız, meselenin "aile" boyutuna bir çözüm getirin.

Bunun için fazla zaman geçirmeden konuyu ailenize açın, olaya onların bakışını öğrenin, ona göre karar verip görüşmeleri sürdürün.

Benim gözlemlediğim kadarıyla yakından tanıdığım, uzaktan öğrendiğim birçok kız veya erkek Aleviler'le evlenmişler, ciddi bir sorun yaşamadan hayatlarını sürdürüyorlar.

Fakat bu arada ailevi sıkıntı çekenler, anlaşmazlık yaşayanlar da yok değildir.

Mesele Alevilik, Sünnilik meselesi değil, asıl mesele inanç ve gönül birliği, ahlak ve anlayış beraberliği, evlenen çiftlerin birbirleriyle kaynaşması ve anlaşmasıdır.

Bunun için etnik farklılıklar, mezhep ayrılıkları, bölge ve kültür değişikliği önyargısız olarak konuşulup görüşülerek aşılırsa, taşlar yerine oturur, hayat belli bir düzen içinde seyreder.

İbrahim Tatlıses ve PKK

Son 30 yılda Kürt Sorunu’ndaki en önemli engellerden biri de meşru bir muhatabın kalmamış olmasıdır. PKK’nın bilinçli gayretleri ve devletin hataları sonucunda terör örgütü dışında kayda değer bir Kürtçü grup yaşama imkânı bulamadı. PKK bu durumdan memnundu, çünkü bu sayede tekel haline gelen örgüt, Kürtçüler için tek çıkış kapısının şiddet ve t
erör olduğunu hiç uğraşmadan anlatabiliyordu.

PKK Muhalefete Dayanamıyor

Kürt Sorunu’nda muhatap ihtiyacı Demokratik Açılım’la zirveye ulaştı. Devlet hatalarından bir bir vazgeçip muhatap arayınca, DTP’nin (bugünkü BDP) gerçek bir siyasi parti olmadığı, harekette Öcalan dışında kimsenin gerçek anlamda konuşamadığı anlaşıldı. PKK silah dışında siyaset yapmayı bilmiyordu... Devlet demokratikleşmeyi PKK terörüne bağlamayıp bildiği yolda ısrarla yürüdükçe PKK’nın şiddet dolu tek adam yapısı daha net bir şekilde ortaya çıktı. İlginçtir bu durum en çok Kürtleri rahatsız etmeye başladı. Kürt Sorunu’nun aşılmasında tarihi bir altın fırsatın sorunun Öcalan Sorunu’na indirgenmesi nedeniyle kaçmakta olduğunu gören Kürt aydınları ve sanatçıları zor zamanda konuşmaya karar verdiler.

Aydınlar konuştukça PKK zor durumda kaldı. Çünkü örgütün söyleyecek sözü yoktu. Yıllarca tek bir adamın söylediklerini ezberleyen ve beynini yormayan örgütün fikirleri silah, kelimeleri kurşundu. Nitekim PKK ummadığı yerden muhalefet gelmeye başlayınca tehdit etmeye başladı. Bizzat Öcalan hapishaneden işaret fişeğini ateşledi ve PKK’nın alt kollarından TAK, efsane sanatçı Şivan Perwer’i ölümle tehdit etti. Fakat bu tehditler işe yaramadı ve Perwer doğru bil

diğini söylemeye devam etti. Sanatçı Taraf gazetesine verdiği bir röportajında PKK’nın muhalefete tahammül edemeyen tavrını şöyle açıklıyordu:
“...PKK’nın tutumu beni şaşırtmadı. Kendisi dışında hiçbir görüşe hayat hakkı tanımamış, tıpkı devlet gibi her türlü farklılığı ortadan kaldırarak tekçi bir anlayışı hâkim kılmak için şiddet dâhil her yolu denemiş bir partinin, kendilerine boyun eğmemiş bir sanatçı olarak beni hedef haline getirmesi şaşırtıcı değil.”

Yine örgüt tarafından ölümle tehdit edilen Muhsin Kızılkaya Star’dan Fadime Özkan’a verdiği demecinde örgütün devletteki değişime karşılık veremediği için sağı solu tehdit ettiğini söylüyordu:

“Devlet asimilasyon ve inkârdan vazgeçti... Ancak PKK barış sürecine hazırlıksız yakalandı. Bunun için yalpalıyor.”

En Kürt Adam

Örgütün tehdit ettiği Kürt yazar, sanatçı ve aydınların listesi uzun... Şivan Perwer, Orhan Miroğlu, Mehmet Metiner, Kemal Burkay ve Muhsin Kızılkaya bunların başında geliyor.

Şimdilerde listeye tanıdık bir sima daha girdi: İbrahim Tatlıses. Tatlıses’e silahlı saldırı esrarını hala koruyor. Saldırganlar yakalandı, ama azmettiren örgüt mü, bu hala belli değil. Tatlıses, AK Parti’den aday olmak istiyordu. PKK ise buna şiddetle karşı. Çünkü biliyorlar ki İbrahim Tatlıses, Kürt ile Türkün en somut birleşimi... Tatlıses en Kürt haliyle hayatta yükselmeyi başardı ve silah olmadan da bu ülkede Kürde hayat olduğunu kanıtladı... Şimdi onun siyasi hayata girmesi PKK’nın tezlerinin çökmesine yardımcı olacak. Ayrıca ‘en Kürt adam’ın, yani Tatlıses’in PKK çizgisinden farklı bir partide siyaset yapması örgütün Kürtlerin çoğunluğunu temsil etmediğinin yeni bir kanıtı da olacak.

PKK hiç bilmediği bir oyunun içine düştü ve ne yapacağını bilemiyor. Polise tokat atıyorlar, tekme atıyor, ellerinde taş, yumruklarını sıkıyor, fakat eskisi gibi karşılık bulamıyor. Seçim yaklaştıkça örgütün tahrik ve tehditleri de artacak. Çünkü örgüt silah dışında siyaset yapmayı bilmiyor. Öcalan ise,
Kemal Burkay’ın işaret ettiği gibi, Kaddafi, Hafız Esad ve Saddam Hüseyin gibi kendisi dışında kimseye tahammül edemiyor.

'Herkes Bu Eğitimlerin Peşinde!'

Siyasal Alevicilik, siyasal Kürtçülük

Türkiye'de 8 yıldır iktidarda olan bir hükümet var.
İki dönemdir devam eden AK Parti iktidarı bu. Şu anki görüntüler, fevkalade, fevkalade bir durum olmazsa üçüncü dönem de AK Parti iktidarının devam edeceğini gösteriyor.

AK Parti, ülkenin iki sancılı alanında çözüm arayışı içinde: Kürt sorunu, Alevi sorunu.

Bunları çözmek istiyor, çünkü her iki sorun, ürettiği toplumsal gerilimle, ülkeye kan kaybettiriyor. Ülkenin kan kaybını, ülkeyi yöneten bir kadronun görmezden gelmesi, yapabileceği bir şey varken onu yapmaması söz konusu olamaz. O, onun varlık şartına aykırı olur. Çünkü kan kaybı başarısızlık doğuracak, bir siyasi kadro ise başarısızlığı istemez. O yüzden, bu sorunları çözmek, iktidar için hayati değer taşıyor.

Çözüm arayışı ve bulunan formüller tabii ki tartışılabilir. Eksiği gediği olabilir, sorun bütün boyutlarıyla anlaşılmayabilir, çözüm çerçevesi yetersiz bulunabilir.

Ama bir iktidar "çözüm arıyorum" diye yola çıkmışsa, onu çözüme zorlamak, sorunu yaşayanlar için vecibe haline gelir.

Sorunun yaşandığı alan, Alevi ve Kürt vatandaşlarımızdır.

İktidar, sorunu tespit için de, çözüm yolları için de, ülkede her çevre ile konuşmaya, bu arada yoğun olarak Alevi ve Kürt vatandaşlarımızın görüşlerini almaya çalışıyor.

Sonuçta bazı adımlar da atıyor.

Baktığınızda hem Alevi hem de Kürt vatandaşlarımızdan, iktidara fırsat tanıma eğiliminde olan geniş bir çevre var.

Ama her iki alanda bir çevre daha var, onlar "kategorik ret" pozisyonundalar. Duruşları şöyle özetlenebilir:

-Bu iktidar hiçbir çözüm üretemez.

-Bu iktidarın tüm hesabı, Alevi oylarına, Kürt oylarına konmaktır.

Böyle baktığınızda da, iktidar adına yapılan her çalışma, peşinen yokluğa mahkûm ediliyor.

Diyelim Doğu Güneydoğu'ya yol mu yaptınız, hastane mi açtınız, eğitim kurumlarını mı geliştirdiniz, idari hizmetlerde insani boyutu mu derinleştirdiniz, hepsi boş.

Kürtçe TV yayınına mı başladınız, üniversitelerde Kürtçe dil kürsüsü mü açtınız, bunlar göz boyama.

Bünyenizde 75 Kürt milletvekili mi var, bunlar asimile olmuş Kürtler.

Siz, ne yapıp edip, Kürtler'in Kürtlük bilincini yok etmek, dolayısıyla asimile etmek, bunun için dindarlığı istismar etmek istiyorsunuz vs...

Ve tavır açıklanıyor:

-Kürtler bu oyuna gelmeyecek.

Ondan sonra gelsin sivil itaatsizlik, gelsin Şivan Perver'e ve Kürt aydınlarına bile uzanan tehditler... Gelsin sokak eylemleri...

-"Kürt rantı"nı kaptırmayız! Bizden başkasına bu coğrafyayı dar ederiz!

..

Geçelim Alevilik dünyasına...

Gelin sorunu çözelim demiş, yola çıkmışsınız. Çalıştaylar yapmışsınız. Her Alevi grubu dinlemişsiniz. Bunu yaparken, Sünnilik adına en küçük bir tavrınız olmamış, her şeyi devlet nötrlüğü ile yapmışsınız.

Sonunda bir rapor çıkmış ve rapor çerçevesinde çözüm önerileri oluşmuş.

Nasıl bir tepki beklersiniz?

O çevre, yani benim "Siyasal Alevici" ya da "Profesyonel Alevici" diye tanımladığım çevre hemen, hükmü basıyor:

-Sizin gözünüz Alevi oylarında. Yapılan çalışma hiçbir çözüm üretmiyor. Hepsi göz boyama. Hepsi Aleviler'in Sünnileştirilmesi hesabı, hepsi asimilasyon hesabı...

Sonra da tavır açıklanıyor:

-Aleviler bu oyuna gelmeyecek. Aleviler AKP tuzağına düşmeyecek!

Evet, durum bu.

Ne yapacak peki Aleviler?

Gidip CHP'den aday olacaklar!

Niye?

CHP Alevilik sorununu çözecek mi? CHP seçimlerde böyle bir güce mi ulaşacak? CHP, kurulu düzenin omurgasındaki siyasi yapı olarak, hem Kürt sorununun hem Alevi sorununun üretim zemini değil mi?

Niye böyle bir CHP, bir kısım Alevi'nin siyasal hesap alanına giriyor da, çözüm için çaba sarf eden AK Parti girmiyor?

Bence işin burasında, "Alevilik rantı"nın kullanılması hesabı yatıyor.

İşin burasında, söz konusu vatandaşın kendi kafasındaki ideolojik kimliği Aleviliğe giydirme ve onu da ranta dönüştürme hesabı yatıyor.

Onun için çözümsüzlük çözümden daha iyi. Çünkü çözümsüzlük oldukça rant hesabı derinleşiyor, verimli hale geliyor.

Bu oyun ne kadar sürer, bilmiyorum. Ama ben, insan bilincinin bu kötü rant hesabını bir gün boşa çıkaracağı ümidini taşıyorum.

Karabekir'in kitabını "Kızıl Pençe" örgütü mü yaktı?

Ahmet Şık'ın internete düşen "kitabı"nın akıllara hemen Kâzım Karabekir'in yakılan kitabını getirmesi ilginçti. Her ikisi de 'basılmadan', yani suç unsuru oluşmadan yasaklanmıştı. Öyleyse bugünkü yargı sistemi hâlâ 1930'lardaki düzeydeydi.


Mevcut iktidara saldırabilmek için geçmişten medet ummak güzel de, bu aynı zamanda geçmişin ne denli karanlık olduğunu da ortaya koymuş olmuyor mu? 1930'ların birilerince Altın Çağ olarak kutsandığını hatırlarsak, kitap yakılma olayını gündeme getirmek, biraz Onur Öymen'in Dersim "sürç-i lisanı" gibi oldu.

Mesela Can Dündar, Karabekir'in kitabının 'basılmadan yakıldığı'nı yazdı (Milliyet, 27 Mart 2011). Merak ettim: Basılmamış bir kitap nasıl yakılır? Eldeki nüsha imha edilir, o kadar. Oysa yakıldığı iddia edilen 3 bin adet kitapsa bunlar nasıl basılmamış olabiliyor? Kitap basılmış ama tam dağıtıma verileceği gün yaktırılmıştı. Hem de mahkeme kararı olmadan. İşte günümüzdeki olayla arasındaki asıl fark, birisinde kitaba hükümet eliyle, diğerinde savcının kararıyla el konulmuş olmasında yatmaktadır.

Şimdi bizzat Karabekir'in yazdıklarına, yani işin kaynağına uzanalım ve kitabın yazılış ve yakılış öyküsünü onun keskin dilinden okuyalım.

Karabekir Paşa 1927'de sona eren milletvekilliğinden sonra Erenköy'deki köşkünde sakin bir hayat sürer. Ta ki "Milliyet" gazetesinde saldırgan bir yazı dizisi başlayıncaya kadar. Yazar İstiklal Savaşı'nın muhalif komutanlarına acımasızca yüklenmektedir. Bir ara sözü Karabekir'e getirir ve ona çocuklar için "Şarkılı İbret" piyesi yazacağına İstiklal Savaşı hatıralarını yazmasının yerinde olacağı uyarısında bulunur. Bunun üzerine Paşa, belgelerle desteklediği cevabî mektubunu gazeteye gönderir. İşin garibi, cevap 4 Mayıs günü gazetede çıkar ve bomba gibi patlar, zira "Nutuk"a alenen karşı çıkmaktadır.

Böylece 6 mektup yayınlanır ve gazetenin tirajı fırlar. Ancak "yüksek yerden" gelen bir emirle Paşa'nın cevapları aniden kesilir. Hakem maçı tatil etmiştir. Silahıyla olduğu gibi kalemiyle de mücadele etmekte usta olan Paşa, hazırladığı notları kitap halinde çıkarmaya karar verir. Karabekir'in deyişiyle "düello" henüz bitmemiş, yeni bir aşamaya girmiştir.

İlk cildin baskı işi 28 Mayıs günü öğle vakti bitmişti. Ancak ikindi vakti kötü haber Paşa'ya ulaştı. Sinan Matbaası sahibi Sinan Omur (ki Risale-i Nur'a yaptığı hizmetler hâlâ hatırlardadır) fena halde tehdit edildiğini, pasaportunu alıp yurtdışına savuşmaktan başka çaresi kalmadığını ve kitabın polisçe matbaadan alındığını haber verir. Paşa, Başbakan İnönü'ye protesto telgrafı çekerek kitabının serbest bırakılmasını ister. Cevap alamaz.

Sonradan öğrendiğine göre CHP İstanbul İl Başkanı Cevdet Kerim İncedayı, Sinan Bey'in önüne bir kâğıt koyup zorla imzalatmış. Kâğıtta matbaa sahibinin, sakıncalı olduğu gerekçesiyle kitabın imhasını istediği yazmaktadır. Oysa böyle bir hakkı yoktur, zira kitabı yazar kendi cebinden bastırmaktadır. Savcıya şikâyet eder, ilgilenmez. Bunun üzerine Paşa notlarında şöyle der: "Hükümet gizli eliyle kitaplarımı yaktı."

Paşa başka bir yerde de Cumhuriyet'in "Kızıl Pençe" diye bir teşkilatından söz eder. Bu teşkilatın tetikçilerinden birisi Kılıç Ali ise öbürü Recep Zühtü'dür. Kitabının yaktırılması işini bunlar organize etmiştir. (Kılıç Ali hatıralarında kitabı yakma sorumluluğunu İnönü'nün üzerine atar. Ancak Atatürk'ün Karabekir'in kitabını okuyup da "beyinsizce ve alçakça" diye not düşmesi ve Paşa'nın bir akıl hastanesine götürülmesini tavsiye etmesinden nedense dem vurmaz.)

Ardından 70 polis Karabekir'in evini basar, 95 dosya tutarındaki yazı ve belgelerini 4 çuvala doldurup götürürler. Arkadaşı Cafer Tayyar Paşa'nın evi de aranır. Asıl dertleri, yakılan kitaptan Paşa'da kaldığını öğrendikleri o 5 nüshayı ele geçirmektir. Paşa 'Onları yaktım' der. Tehditlere devam ederler. Ve iş gelir, suikast planına kadar dayanır.

"Bir suikasd eserime karşı yapıldı", der Karabekir, "diğeri hayatıma karşı hazırlandı. Fakat haber alıp önledim." Bu noktadaki açıklamaları çarpıcıdır ve mutlaka dikkate alınması gerekir. "Bana karşı Gazi'nin bir suikasd yapacağını düellomuzun ilk gününden beri kaç kişilerden işitmiştim" der "Bir Düello Bir Suikast" kitabında ve ekler: "Fakat bu bir tahminin sonucuydu." Şimdi yeni bir suikast hazırlığı yapıldığını öğrenmiştir. Habere göre Vali Konağında tam 4 gün bu konu tartışılmış. Bir Ermeni'ye kendisini öldürterek suçu onun üzerine atacaklarmış. "Bütün hınçları"nın İstiklal Savaşı'nda gördüğü hizmetlerin belgelerini ortaya koymasından geldiğine inanır. "Dostluğu düşmanlığından tehlikeli olan bu şefimiz, artık son kararını vermiş bulunuyor."

İsmet Paşa ağustos ayında olaydan haberi olmadığını yazar. Karabekir acır ona. "Ne yazık ki, kendisinin "Gizli Kızıl Pençe"den haberi yok." der. Kabul eder: "Kızıl Pençe düzeninde İsmet yoktu. Buna doğruca Gazi emir verir. Meclis Reisi, Kılıç Ali gibi en güvenilir adamları vasıtasıyla hükümet mekanizması gizli oyunlarına başlarlardı." Kitabını onların yaktırdığına, evini onların bastırdığına ve şimdi de suikast düzenleyerek ipini çekmek istediklerine inanır. Başbakana yazarak oyunu bozmaya çalışır.

Karabekir sonuçta bu "anormal işler"in ülkeyi felç ettiğine üzülür. "Yazık ölen vakitlere, yazık öldürülen hakikatlere" diye not düşer defterine.

"Kızıl Pençe" düzeni Karabekir'i zahiren susturmayı başarsa da, o eser yazmaya devam eder. Bugün elimizdeki kitapları onun bu mücadeleci kişiliğinin eseridir. Birçok sırrı deşifre etmiştir de, nedense "Kızıl Pençe"yi pek özet geçmiştir Paşa. İnsanın aklına geliyor ister istemez: Bu "Kızıl Pençe" nasıl bir şeydi?

Buyurun tarihin yeni bilinmezlerine.

Bahtsız Kaya Sultan'la Melek Ahmet Paşa'nın hikâyesi

Melek Ahmet Paşa, Osmanlı tarihinde Bağdat fatihi diye bilinen IV. Murad'ın Kubbealtı vezirlerinden iken gün geldi talih kuşu başına kondu ve padişahın dindarlığı ile ün yapmış kızı Kaya Esmehan Sultan ile nikâhlanarak saraya damat oldu.


Kaya Sultan, rüya tabirine meraklı bir kızcağızdı; evlenmeden önce müneccimler, "Aman sultanım, sen Melek'ten hamile kalma; eğer ondan kız doğurursan şehide olursun." diye Kaya Sultan'ı korkutmuşlardı. Bu yüzden Kaya, nikâhları kıyıldıktan sonra, tam yedi sene Melek Ahmet Paşa'yı yanına uğratmadı.

"Bir dakika bir dakika! Nereden biliyorsun sultanların özel hayatına dair dedikodu kabilinden şeyi?" diye bana kızmayınız efendim. Ben, doğumunun 400. yılı münasebetiyle bu yılı şerefine tahsis ettiğimiz ünlü seyyâhımız Evliya Çelebi'den okudum bu rivayeti. Daha doğrusu, Evliya Çelebi hakkında doktora tezi yaptıktan sonra bu yakınlarda "Evliya Çelebi'nin Gözlemleriyle 17. Yüzyılda Kadınlar" adlı bir ilmî çalışması yayımlanan Dr. Nurettin Gemici'nin eserinden naklediyorum (Kitap Lamure Yayınları'ndan neşredildi; bu rivayet ve daha niceleri, meselâ bütün beldelerin hâtunları hakkında Evliya Çelebi'mizin söylediklerini öğrenmek için bu esere başvurabilirsiniz).

Padişah ailesine damat olmanın pek öyle imrenilecek bir şey olmadığını şuradan çıkarmalıyız ki, iyi huyuyla şöhret bulan Melek Ahmet Paşa, hicranını içine atıp sesini çıkarmadan yedi yıl bekledi. Derken bir gün meşhur Kösem Valide Sultan, Kaya'dan ses-seda çıkmadığını (yani çoluk-çocuk olmadığını) fark edince, "Tiz Melek'i getirin." diye ferman edip durumu sordukta Paşa, "Vallahi biz yedi yıldır şeriat evine girmedik." deyince Kösem Sultan, Melek'e kızdı, "Vur Kaya'yı öldür, Kethüda kadını ve cümle musahibelerini." diye emretti.

Emir büyük yerdendi.

Bakalım, müneccimlerin dedikleri çıkacak mıydı?

İki genç dünyaevine girdikten sonra saadetle zaman geçirirken günün birinde Kaya Sultan, bir rüya görür ve eşi Melek Ahmet Paşa'ya anlatır; buna göre Kaya Sultan rüyasında cennette gezerken dedesi Sultan Ahmed Han'ı görür, torununu cennette gezdirirken kardeşi Sultan Mustafa, "Ey birader, bu kız Murad'ın nâmurad kızıdır, bırak da dünyada nesli kesilmesin." diye ricada bulunur. Ahmed Han, "Bu niyete fatiha" diyerek elini Kaya'nın yüzüne sürünce eline kan bulaşınca Kaya korkuyla uyanır ve kocasına rüyayı tabir ettirir. Melek Ahmet "Pek güzel, rüyada cennet görmek salih bir iştir, hayrolur inşallah." dedikten sonra hanımına etrafına bolca sadaka dağıtmasını tavsiye eder.

Peki, bu hadiseyi Evliya Çelebi nasıl bilebiliyor? Biliyor, çünkü Evliya, Melek Ahmet'in çok yakınındaki görevlilerden biridir ve paşanın itimadını kazanmıştır. Nitekim bu hadiseden sonra taşraya bir sefer esnasında rüyayı Evliya'ya anlatır. "Bu bir esrâr-ı Huda'dır. Sende emanet olsun." diye yeminler ettirir ve,

-Allahu a'lem, bizim Sultan va'z-ı haml ederken kanı akar ve şehide olur, dedikten sonra ağlar.

Taşra görevinden bir başka vesileyle çabuk dönen Melek Ahmet, eşiyle baş başa kalınca Kaya Sultan'ın gördüğü bir başka rüyayı daha dinleyecektir. Bu rüyasında Kaya Sultan, Eyüp'le Sarayburnu arasında bütün Haliç'in kayıkla kaplı olduğunu, içindeki yüzlerce insanın karaya çıkıp camide dua ettikten sonra imamın evini basarak eşini bir beyaz çuvala koyup ağzını bağlayarak kayığa koyduklarını götürdüklerini anlatır. Kaya Sultan, olanları, sahil sarayının penceresinden görmektedir. Haber yollayıp, kadıncağızı serbest bırakmaları için ne para isterlerse vereceğini vaad etse de, "Bu imam Ahmed'in karısı kanludur. Bunun işi artık Allah iledir." diye ricasını kabul etmezler. Kaya duruma çok üzülür, "Bunun bir kızcağızı var, hatunu öldürürlerse yetim kalır; ortalıkta bırakmam, ol kızı ben beslerim." diye kendine söz verir ve keder içinde uyanır.

Melek Ahmet, esasen rüyayı hayra yormamakla birlikte eşini teselli için yine güzel tevillerde bulunur; beyaz çuvalın Girid'i temsil ettiğini, inşallah yakında Kandiye'nin feth olunacağını söyler ve yine sadaka dağıtmasını tembihler. Lakin Kaya Sultan, kocasının "beyaz yalan" söylediğini anlamıştır. Melek kızar, "Sen baban Murad Han gibisin; bir rüyanın peşine takılıp gidiyorsun." diye araya laf kaynatır.

Çok geçmeden bu defa Melek Ahmet bir rüya görür ve sabahında hemen Evliya'ya anlatır; buna göre Kaya Sultan ile münakaşa ederler ve Kaya, "Bak a paşa; şimden gerü ne sen benim ehlimsin ne de ben senin hatununum. Heman benim nikâhımı ver." deyince Melek küplere biner, reddeder. Kaya ise, "Benim karnımda kızın var, al kızını, nikâhım helâl canım azad olsun, boşa beni." der, kocası "Aman sultanım, o nasıl söz!" deyince Sultan dolaba girip kaybolur.

Bu defa rüyayı Evliya yoracaktır fakat o da efendisi gibi tevili tercih eder, iyiye yorar; paşa inanmaz, "Ben zaten bu mesele hakkında başka rüyalar da görmüştüm akıbet fenadır." diye söylendikte Evliya Efendisi'ne takılır, "Düş görende değil yorandadır." diye teselliye kalkışır ama Melek Paşa fitili almıştır.

Bu hadiseden 26 gün sonra Kaya Sultan'ın sancıları tutar, saray hekimleri ve ebeleri başına toplanıp doğuma yardımcı olurlar. Kaya Sultan'ın kızı olmuştur fakat rahimde hâlâ "son" tabir edilen "masumlar" bulunduğu anlaşılınca Kaya Sultan için feci saatler başlar. Son parçayı almak için ebeler olanca hünerlerini gösterirlerse de muvaffak olamazlar.

"Sultanı kilimler içre koyup çalkaya çalkaya tamam ettiler ve baş aşağı sultanı iki kerre asdılar ve bal fıçısı içre leb-ber-leb çiçek suyu koyub sultanı fıçı içre kodular. Hülasa i kelam üç gün üç gece sultana eyle işkence ettiler kim cihanda ettiği zevkleri cümle burnundan çıkardılar..."

Doğumdan sonra dördüncü gün nihayet Kaya Sultan can verip şehîde olur.

Rüya çıkmıştır.

Evliya Çelebi, nedense bizde "Palavracıdır, uydurma şeyler anlatır." diye kötü ünlenmiştir fakat böyle konuşanlar onun tarihçi yanını bilmiyorlar. Evliyamız, gezileri esnasında folklor derlemelerinden dil araştırmalarına, tarihi hadiselerden efsanelere kadar gördüğü, duyduğu, şahit olduğu her şeyi aktarmıştır bize. İşte Melek Ahmet Paşa'yla bahtsız Kaya Sultan'ın hikâyesini biz ancak Evliya'mız naklettiği için bilebiliyoruz.

Evliya Çelebi'miz 400 yaşında; daha nice yıllara...

Boşandık, mutluyuz

“Evlendik mutluyuz” yazılı araba tamponlarının modası geçiyor galiba...
Yeni moda arabalar, nikâh salonunda değil, mahkeme kapısında bekliyor ve tamponunda “Boşandık, mutluyuz” yazıyor.
* * *
Türkiye İstatistik Kurumu’nun dün açıkladığı rakamlar, boşanma artış hızının, evlilik hızını geçtiğini ortaya koyuyor.
Yani evlenenden çok boşananımız var artık...
Oysa aynı İstatistik Kurumu, Türklerin yüzde 60’tan fazlasının kendini “mutlu“ hissettiğini, yüzde 70’ten fazlasının geleceğe “umutla“ baktığını açıklamamış mıydı?
Bu yüzdeleri doldurabilecek kadar mutluluk ve umut var mı buralarda hakikaten?
Diyebilirsiniz ki, “Onlar çoluk çocuğu dövdükçe haz alıp ferahlayan erkeklerdir”.
Yanılıyorsunuz.
Çünkü araştırmaya göre kadınlarda mutluluk oranı erkeklerden fazla...
Diyebilirsiniz ki, “Cahildir onlar; gözü açıldıkça anlar”.
Yanılıyorsunuz.
Araştırmaya göre eğitim düzeyi arttıkça mutluluk da artıyor.
Üniversite mezunları ilkokul mezunlarından daha mutlu...
Diyebilirsiniz ki “Bekârlık sultanlığı bu, evlensin de görsün mutluluğu...”
Yine yanılıyorsunuz.
Evliler, evli olmayanlara göre çok daha mutlu...
İstatistik Kurumu’nun saadet formülü tam şarkıdaki gibi:
“Evli, mutlu, çocuklu...”
* * *
Peki nasıl oluyor da bu toplum, bir yandan şiddetli geçimsizlik marazıyla doludizgin boşanırken, bir yandan da anketörlere “Değmeyin keyfime” diye hava basıyor?
Tahminlerimi sıralayacağım.
İlk akla gelen cevap şu:
Yalan söylüyordur. Ne idüğü belirsiz anketörün, cevapları gerekli makamlara ileteceğinden korkup “Neme lazım” demiş ve “Allah devletimize zeval vermesin, afiyetteyiz” cevabı vermiş olabilir.
Belki de mutluyu oynamak, kırık kalplerin ayakta kalma yöntemidir.
İkincisi:
Mutluluğu bilmiyordur.
Kant’ın dediği gibi “Mutluluk aklın değil, tahayyülün bir idealidir”. İş hayale geldi mi de biz sınır tanımayız.
Belki bizimkisi bir “kredi kartı mutluluğu”dur.
“Çok şükür bugün de ailecek alışveriş merkezine gidip vitrinlere bakabildik” yanılsamasıdır.
Üç:
Kanaatkârlığa değil, aldırmazlığa “mutluluk” diyor da olabiliriz.
Olup bitenler sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, yaşar gidersiniz aylak bir bahtiyarlıkla... Yoksa asgari bir haber izleyicisinin, mutluluk anketinden bu yüzdeyle çıkması hiç de kolay değildir.
* * *
Bir tahminim daha var:
O da ellere bakıp kulak memesi çekiştiren, tahtalara vurarak şükredenlerin kendini “mutlu” addetmesi...
“Filancanın kocası bıçaklamış karısını; bizim bey hiç kesici alet kullanmaz, sağolsun yumruktan şaşmaz” memnuniyeti bu...
Mutluluğumuzu, başkalarının mutsuzluğundan devşiren ve daha az acıyı “talih” zanneden bir toplumuz.
Belki de o yüzden ankette arttığı kadar, çoğalmıyor hakikatte mutluluğumuz...

Türk doğru ve çalışkan da Kürt eğri ve tembel mi?

Doğru dürüst bir ülkede, hap kadar çocuklara her sabah yemin ettirilmez, marş söyletilmez. Doğru dürüst bir ülkede "Fransız'ım, doğruyum, çalışkanım" diye böbürlenme olmaz.
Hiçbir Amerikan çocuğuna "varlığım Amerikan varlığına armağan olsun" dedirtmezsiniz, kıyamet kopar. Hiçbir İngiliz çocuğu büyüklerini saymayı, küçüklerini sevmeyi kendine "şiar" edinmemiştir. Kendisine böyle bir şey dayatılmaz. "Her Türk doğru ve çalışkandır"...
"Her Türk doğuştan askerdir"... Bunlar mis gibi faşist sloganlardır.
Bu "and" muhabbeti, Türkiye'nin faşist döneminden kalmış bir ayıptır.
Sayın Nimet Çubukçu'ya "okul formalarını bir çırpıda kaldırıp tarihe geçme fırsatını kaçırdınız hanımefendi" derken, aynı zamanda bu "and" meselesini de kastetmiştik: Bu devrimi yapamadı. Gitti "çalıştay" kurdu, onlar da tay tay tay çektiler.
Kürt politikacılar da kaldırılmasını istediler, Danıştay reddetti.
Danıştay bu işe ne karışıyor?
Bu gibi durumlarda geçerli ve gerçekçi olan "Büyük İskender çözümüdür", vurursun kılıcı, düğümü kesersin, olur biter. Bir emir verirsin, ertesi sabah hiçbir ilkokul öğrencisi varlığının Türk varlığına armağan olması için taahhüt altına girmez!
Bırak ondan sonra beğenmeyen de buyursun gitsin mahkemeye, Cem Uzan gibi...
Çünkü sen "Türk'üm, doğruyum, çalışkanım" dedirtirsen çoluk çocuğa, bir başkası da çıkıp "Ermeni'yim, ezilenim, öldürülenim" diyebilecektir!
Danıştay, gerekçeli kararında, bu andın "Türk ilköğretim sisteminin bir parçası olduğunu" belirtmiş. O parçanın o torna makinesinden çıkarılıp atılması gerekiyor. Parçayı beğenmek zorunda değiliz. Bütünü de hiç beğenmediğimiz gibi.
Bu and, ırkçıdır.
Danıştay istediği kadar "değildir" desin, öyledir.
Bu and, faşisttir.
Çünkü ilkokul çocuklarına her sabah bayrak töreni yaptırıp marş söyleten ve yemin ettiren bir eğitim sistemi, faşist bir eğitim sistemidir.
Çünkü Türkiye eskiden faşist bir ülkeydi, bugün de faşizmden "nihayet kurtulmaya çalışan" bir ülkedir.
Bu and, hap kadar çocuklara "ideoloji aşılamanın", beyin yıkamanın mükemmel bir örneğidir. Demokrat Türkiye'ye yakışmaz.
Gene de büyük bir mesafe katedilmiştir: Bendeniz 10 Kasım 1958 günü okul bahçesinde "güldüğüm" için, evet yalnızca güldüğüm için ihtar cezası almıştım. Öğrenim hayatım maşallah iyi başlıyordu! (Olay, "karşıdevrimci" dedikleri Adnan Menderes devrinde geçiyor, uyumayınız.)
Beden eğitimi dersinde de yıllarca "uygun adım yürüme" öğrettiler bize, spor niyetine! Uyumayınız, sivil ilkokulda.
Gene de atılan adımlar yetersizdir. Reform değil, devrim istiyoruz.
Okul kışla değildir. Askeri okulların disiplin düzenini sivil okullarda kurmaya faşizm denir. Sivil öğrencilere üniforma da giydirilemez. Formalı sivil öğrenci, Avrupa'da on dokuzuncu yüzyılda kalmış bir garabettir.
Otu botu seçim sonrasına bırakıyorsunuz, hadi bakalım bu da yeni ders yılına kalsın.
Ama halledilsin, sonra papaz olmayalım yeni hükümetle...

Fethullah Gülen Hareketi ve şeffaflık

Kayseri’de akşam yemeğini Gülen Hareketi’ne gönül vermiş bir grup işadamıyla yedik.
“Her şeyi sorabilirsiniz” dediler, biz de sorduk, önemli bir kısmının cevabını aldık.

“Gizli ajanda” iddialarına cevabı “Türkiye’ye yönelik bir amacımız olsa, enerjimizin çoğunu niye yoksul ülkelere harcayalım. Pakistan’tan Kongo’ya kadar bir coğrafyaya hizmet götürme çabasındayız” oldu.

Şeffaflık da gündeme geldi.

Kayseri örgütlenmesini anlattılar.

Masada 15 işadamı vardı, bunlar Hareket’in Kayseri’deki ‘Mütevelli Heyeti’ni oluşturuyor.

Ancak, bunun üzerindeki yapıyı öğrenemedim.

Anladığım kadarıyla, iller üzerinde merkezi veya bölgesel bir yönetim var.

Her şey İstanbul’a bağlı izlenimi aldım.

Kayseri’ye Pakistan ve Nijerya sorumluluğunu veren de, üniversite ve ilköğretim ve lise kurulması görevini veren de bu yapı.

Tüm kurumlar kar esasına dayalı ve elde edilen gelir, yeni eğitim kurumları veya yurtdışı yardımları için kullanılıyor.

Hareket kendini biraz daha fazla anlatma çabasında ama daha açık olmaları haklarındaki soru işaretlerini azaltacaktır.



Kılıçdaroğlu’nun bankacı seçimi!

Ergenekon Davası’nda belli merkezlerin özel önem verdiği, kolladığı isimler var.

Mesela Tuncay Özkan bu kategoriye girmiyor ama Mehmet Haberal giriyor.

Bülent Ecevit’i ‘tedavi edemeyen’ hastanenin sahibi olarak adını duyurdu Haberal.

Bir grup generalin Çankaya’daki bir resepsiyonda Radikal Ankara Temsilcisi Murat Yetkin’e “Ecevit emekli olmalı, yerine Özkan gelmeli” açıklamasının ardından düğmeye basılmıştı.

Rodos Adası’ndaki tatiller, Frankfurt’taki matbaa açılışındaki görüşmelerden sonra Ecevit’in tasfiyesi gündeme gelinmişti.

Bugünlerde İbrahim Tatlıses’in tedavi gördüğü hastane, hastasının sağlık durumuyla ilgili tüm medyayı bilgilendiriyor. O dönemde Haberal’ın hastanesi sadece bir grup medyanın, bir grup güvenilir habercisi ve yazarını özel biçimde bilgilendirirdi.

Ecevit için “Pis, yıkanmıyor, tırnakları 5 santim, bisküvitle besleniyor” manşetleri çıkardı.

Aslında Ergenekonvari bir şey varsa, tam da buydu çünkü seçimle işbaşına gelmiş hükümete karşı bir komplo girişimi sözkonusuydu. O zaman siyaset zayıf, asker ve medya güçlü olduğu için bu olayın üzerine gidilemedi.

Bu medyanın “Ergenekon yok” çırpınmasının ardında o günlerde başlayan bu ilişkilerin etkisi büyük elbette.

Bir kısım gazetecinin yazmasıyla kaldı bu olay.

Sonra Ergenekon soruşturması ve Haberal’ın tutuklanmasıyla aynı medyada “Koskoca profesöre bu yapılır mı? Organ nakli yapan adam hapiste” yayınları yapıldı.

Ya eski ilişkilerin hatırına ya da devam etmekte olan ilişkiler adınaydı.

Sonunda Mehmet Haberal için formül bulundu, CHP’den aday olacak.

Kemal Kılıçdaroğlu belki hala bilmiyordur ama böyle olacağı kesin.

İşin garabeti burada...

İş Bankası’ndan “Ergenekon’un avukatıyım” diyen Deniz Baykal’ın adamları tasfiye ediliyor yerine Haberal’ın tutukluluğuyla ilgili tazminat kararı veren yargıç atanıyor.

Bu tabloya bakıp Ergenekon’un finans ve medya ayağının aydınlatılamadığını düşünen var mı hala acaba?



Sonucu belli yarış

Sandık yarışı şampiyonu belli lig gibi aslında.Şampiyonlar Ligi’ne gidecek takım belli, UEFA’ya kalacak takım belli.

Sadece düşme hattında belirsizlik var.

Gözler MHP’de...

Son düzlükte bir hamle yapıp barajı aşacak mı, yoksa yüzde 8-9’larda mı kalacak?

Bu hem yeni anayasa tartışmasını hem de ‘Başkanlık Sistemi’ni yakından ilgilendiriyor. Haziran ayından sonra ‘Başkanlık Sistemi’ni tartışmaya açıp referanduma götüreceğini açıklaması, MHP’siz bir Meclisi ağırlıklı gördüğünün işareti.

Piyasada dolaşan anketler MHP’nin ciddi bir baraj sıkıntısı olduğunu gösteriyor.

CHP son iki ayda biraz daha yükselirse, Devlet Bahçeli ve arkadaşlarının işi çok zora girecek.

Çünkü CHP’nin çıkması için MHP’nin inmesi gerekiyor.

Utanın, utanın! Bu ayıp hepinize yeter...

Hatırlayın esip gürlemişlerdi!
Kıyametleri koparmışlardı!
Tehdit üstüne tehditler savurmuşlardı!
Devlet özrü olmazsa İsrail bizim gözümüzde bitti demişlerdi.
Elçimizi geri çekip güya gözdağı vermişlerdi.
Bütün bunlar biliyorsunuz Gazze baskınından hemen sonra yaşandı.
9 Türk’ün İsrail komandoları tarafından öldürülmesine başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olarak tam kadro feveran etmişlerdi.
Ve önceki gün:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül altın yaldızlı bir davetiye gönderiyor!
Kime mi?
Şimon Perez’e!
O kim mi?
İsrail’in Cumhurbaşkanı!
Ne mi var davetiyede?
Şeref konuğu olarak İstanbul’da ağırlama var!
İyi de Sayın Abdullah Gül bu davet devlet olarak tükürdüğümüzü yalamak değil mi?
Bu davet Türkiye’nin onurunu ayağa düşürmek değil mi?
Bu davet Türkiye’nin caydırıcılığına darbe vurmak değil mi?
Kim bu olandan sonra Türkiye’yi kaale alır?
Kim bu yapılandan sonra Türkiye’yi umursar ve saygılı davranır.
Söyleyin Sayın Gül; Şimon Perez ya da İsrail özür diledi de bizim mi haberimiz olmadı!
Böyle bir şey yani özür yok ise bu davet niçin?
Özür şartı koşuldu ise bu çark ediş niye?
Ne hakkınız var Türkiye’nin itibarını iki paralık etmeye?
Bu yapılan iki yüzlülük değil mi?
Demek ki sizin derdiniz ölen vatandaşlarımız ya da Türkiye’nin itibarı değil, hadiseyi siyaseten istismar imiş!
Öyle değilse cevap verin Sayın Gül niçin çağırdınız Perez’i!
Medya’ya bakıyorsunuz tek bir satır yok!
Sözde Siyonist avcıları bile gıkını çıkarmıyor!
Peki ya Tayyip Erdoğan o niye susuyor?
Belli ki Şimon Perez daveti olayını Cumhurbaşkanı ile beraber kararlaştırmışlar.
Hepsini anladım da İHH isimli o örgüt niye dut yemiş bülbül kesildi acaba?
Bu suskunlukla kanıtlanmıştır ki sizin derdiniz Filistin halkı değil, onların dramını istismardır.
Değilse Gazze olayında olduğu gibi meydanlara neden çıkmazsın ey İHH?
Son bir şey:
Ey sevgili okur bu bezirgan tayfa Mayıs ayının ortasında Gazze olayının sene-i devriyesini bahane edip yeni bir tiyatronun peşinde!
Amaçları seçime yakın bu işi oya tahvil etmek!
Ey CHP, ey MHP, ey diğer muhalefet, çıkın ortaya indirin bu maskeyi!
Not: Önceki günkü yazımıza binaen Ercan Karakaş aradı ve CHP’de genel başkanlık gibi bir hesabın içinde olmadığını ve olmayacağını, tersine Kılıçdaroğlu’na her zaman tam destek vereceğini söyledi.


REZALETİN BÖYLESİ
Sınav şifreleri yandaş dersanelerde dağıtıldı!
Rezalet açık ve net!
Tezgah ortada!
YGS sınavında sorulan 40 matematik sorusunun 38’inin şifrelerle çözüldüğü kesin olarak ispatlı.
Böyle bir şeyin tesadüf olması mümkün değil!
Belli ki bu iş belli bir kütleye sınavı kazandırmak için organize edilmiş.
Peki kim mi olabilir bu kütle?
Genel ifade ile yandaş güruhu dünyasına mensup olanlar.
Dün ardı ardına ihbar telefonlar aldım.
Bazıları şifrelerin yandaş darsanelerde Kur’an üzerine yemin ettirilip dağıtıldığını, bazıları da yine yandaş yurtlarda aynı metotla verildiğini iddia ediyordu.
Doğru yanlış mı bilmiyorum ama bir şeyin şuyuu vukuundan önemlidir.
Dolayısı ile bu sınava artık şaibe bulaşmıştır ve derhal iptal edilmelidir.
Eğer bu yapılmazsa kamu vicdanı kanayacaktır.
Öyle çünkü ÖSYM’ye yeni atanan Prof. Ali Demir’in siyasi kimliği ile alakalı olarak da yoğun iddialar var. Bu iddialar kanıtlanmadığı için doğru diyememem; lakin ÖSYM gibi ciddi bir kurum böyle isimleri taşıyamaz.
Görüyorsunuz rezillik nerelere dayandı!
Artık onlardan olmazsanız sınavı kazanmak için bilgi sahibi olmak yetmiyor!
Ah Türkiyem, vah Türkiyem!

HACIYATMAZ GİBİ
Galataport maması için MÜSİAD’a övgü!
Bu kadarına pes!
Adama bir bakıyorsunuz TÜSİAD toplantısında bayrağımıza ve dilimize isyan bayrağı açan Cem Boyner’e sarılıyor ve yüzünü yalıyor, bir bakıyorsunuz MÜSİAD’la TÜSKON’a methiyeler diziyor.
Kimden mi bahsediyorum?
Soroscu Yahudi İshak Alaton’dan!
O yaşında işi gücü bırakıp boyuna AKP’ye selam çakıyor!
Peki derdi ne midir?
Galataport ihalesinin kendilerine verilmesidir ki bunu resmen de talep ettiler.
Sahi bu İshak Alaton aynı gayreti ortağı Üzeyir Garih’in cinayeti için neden göstermiyor acaba?
10 yıl oluyor, o cinayetin perde gerisi
aydınlanmadı niye acaba?

SEBEBİ NEDİR?
THY darbeci pilot istemiyor!
Geçen gün İstanbul’a uçarken yapılan anonsta yabancı pilotun bizi uçuracağını işittim.
Yanlış mı duydum diye kabin amirini çağırdım ve uçağın pilotunun yabancı olup olmadığınıordum.
Öyle imiş ve THY’de son dönemde çok sayıda yabancı pilot alınmışmış!
Yabancı doktor!
Yabancı öğretmen!
Ve şimdi yabancı pilot!
İyi de bizim pilotlarımız dünya kalitesinde!
Türk Hava Kuvvetlerinden her yıl emekli olan çok sayıda pilot varken neden onlar değil de yabancılar
THY’de?
Yoksa THY, bizim pilotları darbeci, havada darbe yaparlar diye mi almıyor?
THY Genel Müdürünü açıklama yapmaya davet ediyorum.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Sibel Can reddetti!

İbrahim Tatlıses vurulalı iki haftayı geçti.
Çok şükür, o da yardımcısı Damla da hayatta...
Hızla iyileştiler.
Allah'ın izniyle daha da iyi olacaklar...
Saldırganlar çoktan hapsi boyladı.
Ve hayat devam ediyor.
'İbo Show' da...
Beyaz TV'de hâlâ yayınlanıyor.
İbo olmasa da hastanede yatsa da.
Her pazar akşamı aynı saatte, Tatlıses'in sanatçı dostları ekrana çıkıp, şarkılar, türküler söylüyor sohbet ediyor.
İbo'nun programına, o yokken konuk oluyorlar...
Dev sanatçıyı anıp, sağlık dileklerini, yolluyorlar.
XXXXXXXX
Tamam; Beyaz TV yönetiminin yaptığı güzel.
Bir saygı ve sevgi örneği.
Dev sanatçıya ve hayranlarına motivasyon.
Ama nereye kadar?
Programın sahibi olmadan, o yapım devam eder mi?
Her hafta, "Geçmiş olsun" dilekleri...
"İyileşecek, ayağa kalkacak" öngörüleri.
"Aramıza dönecek" temennileri.
Seyirciyi sıkmaz mı?
XXXXXXXX
Çok şükür hayati tehlikesi kalmadı.
Allah onu sevdiklerine bağışladı.
O halde artık Tatlıses'i biraz doktorlara bırakmak gerekmez mi?
Beyaz TV yönetimi bunları düşünüp, İbo Show'u bitirmeye karar vermiş.
En azından İbo iyileşene kadar.
O süre kaç ay olur bilinmez ama.
Yeniden şarkı söylemeye başlayana kadar.
XXXXXXX
Ve İbrahim Tatlıses'in boşluğunu yine dev bir şarkıcıyla doldurmayı arzu etmişler.
Eee İbo gibi bir sanatçıdan sonra, aynı günde ve saatte ekranı sıradan bir isme teslim etmek olmaz.
Sibel Can'ın kapısını çalmışlar...
Malum, Sibel Can en son geçen yaz, 'Sibel Can'lı Geceler'i sunuyordu Show TV'den haftada 70 bin lira alıyordu...
Beyaz TV'ciler ünlü sanatçıya, "Sizinle çalışmayı çok istiyoruz, bizim assolistimiz olun" demiş...
Sibel Can teklife sıcak bakmış.
"Ben de isterim ama şimdi olmaz, gelemem. Şu anda Beyaz TV'de ekrana çıkmam şık olmaz. Ama eylülde gelirim inşallah" yanıtını vermiş...
Yöneticiler şaşırmış.
"Neden?" diye sormuşlar...
"Neden şimdi ekrana çıkmanız şık olmaz?"
Sibel Can, boş yere Sibel Can olmadığını belli eden o gerekçeyi söylemiş:
"İbrahim Bey'in hemen ardından, onun işini kapar gibi program yapmam yakışık almaz. Biraz zaman geçsin yine konuşuruz..."
XXXXXXXX
Beyaz TV'cilerin yerinde olsam artık başka sanatçı aramam.
Sibel Can'ın verdiği ders, aslında tüm TV'cilere...
Koyarım bir yabancı sinema filmi, ne kadar seyredilirse seyredilir...
Hayatta, her şey reyting ve para değildir.

Derin devletin derin adamları!

 
Kim bu derin adamlar? Hani diyorlar ya “Öz, son gizli tanıklardan aldığı bilgiler sonucu 1 Numara yani Barona operasyon düzenlemeye hazırlanıyordu ki, terfi ettirilerek görevden alındı.”
Bir eski emniyetçi, kim olduğunu söylemiyor ama, bu derin adamların özelliklerini sıralıyor bir internet sitesindeki yazısında. Merak edenler için, buyurun derin adamların özelliğini.
Sanki, her bir isim için bir tanım geliştirilmiş. Siz bu bulmacayı çözecek olursanız derin kadronun önemli isimlerini de çözmüş olacaksınız. İşte o liste:
Birileri, dün kara dediğine bugün ak diyorsa o derin adamdır.
Birileri, hem adaletten hukuktan söz edip, hem de “ordu göreve” diyorsa o derin adamdır.
Birileri, bulunduğu makama bağlı kurumlar ve kuruluşlarda karanlık ilişkilere seyirci kalıyorsa o derin adamdır.
Birileri, görev yaptığı süreçte sorumlu olduğu bölgesinde katliamlar yapılırken katillerin yakalanması için icraat yapmamışsa o derin adamdır.
Birileri, liyakat sahibi olmadan birileri tarafından önemli makamlara getirilmiş ve o makamda birilerine hizmet etmişse o derin adamdır.
Birileri, bir çeteye karşı mücadele ederken, yine illegal faaliyet gösteren bir başka çeteye destek veriyorsa o derin adamdır.
Birileri, adının çetelerle, katliamlarla anılmasına rağmen elini kolunu sallayarak geziyorsa o derin adamdır.
Birileri, bir kurum içerisinde yuvalanmış cuntacı paşaları vatansever olarak değerlendirerek onları sahipleniyorsa o derin adamdır.
Birileri, silah deposu haline getirilmiş evleri, topraktan fışkıran silah ve mühimmatları, kazılardan çıkartılan insan iskeletlerini görmemezlikten geliyorsa o derin adamdır.
Birileri, 27 Mayıs 1960 darbesini bayram olarak kutluyor, 12 Eylül darbesini lanetliyor, 28 Şubat postmodern darbesine alkış tutuyor, 27 Nisan 2007 muhtırasına destek veriyorsa o derin adamdır.
Birileri, solculuk adına, devrimcilik adına 12 Eylül 1980 öncesi faşist diyerek askere kurşun sıkmış, şimdi de demokrasi kurtarıcı olarak bağrına basıyorsa o derin adamdır.
Birileri, çatışmaya girdiği teröriste kurşun sıktı diye Mehmetçiğe hakaret edip, bugün de faili meçhul cinayetlerle suçlandığı için tutuklu askerlere methiye diziyorsa o derin adamdır.
Birileri, “kozmik odalar”dan gelen emirler doğrultusunda konuşuyor, “karanlık odalar”dan gelen emirlerle yazı yazıyorsa o derin adamdır.
Birileri, Kürt halkını “bölücü”, muhafazakar insanları “irticacı” diye “potansiyel suçlu” ilan ediyorsa o derin adamdır.
Birileri, memurluk maaşına talim ederken kaynağı nereden geldiği belli olmayan paralarla üniversite, hastane, televizyon sahibi olmuşsa o derin adamdır.
Birileri, eski örgüt elemanı olduğu halde bazı paşalar tarafından hazırol’da selamla karşılanıyorsa o derin adamdır.
Birileri, kilim dokurken alınıp rektörlüğe kadar yükseltilmişse derin adamdır.
Birileri, katrilyonluk vergi cezası borcunu allem edip, kullem edip ödemiyorsa o derin adamdır.
Birileri, savcılık sıfatını bir kenara bırakıp bir kesim vatandaşı “Habis ur, kan emici vampir olmak”la suçluyorsa o derin adamdır.
Birileri, 2 yıldır cezaevi yerine hastanede yatıyor ve kimse dokunamıyorsa o derin adamdır.
Birileri, tanık olduğu halde bütün ısrarlara rağmen Madımak olayı ile ilgili olarak 18 yıldır bir açıklama yapmıyorsa o derin adamdır. Birileri, katıldığı televizyon programlarında masumiyet karinesi maskesini takarak Balyozcu paşaların avukatlığını yapıyorsa o derin adamdır.
Birileri, 3 günde 3 defa tutuklanıp serbest bırakılıyor ve mahkeme hakimi değiştiriliyorsa o derin adamdır.
Birileri, 40 yıldır MİT elemanı veya MİT ajanı olarak televizyon ekranlarında ahkam kesip de derin devlet hakkında hiçbir şey söylemiyorsa o derin adamdır.
Ve birileri, 4 yılda bir seçim yapılan rejimi faşizm olarak değerlendiriyor, halkın oylarıyla Başbakan olmuş birini diktatör olmakla suçluyorsa o derin adamdır.
Kimmiş o derin adamlar, anlaşıldı mı? Anlayacağınız, Media, Mafia, Sermaye, Siyaset,
Bürokrasi, TSK, her yerde varlar.. Şeyhler de var aralarında fahişeler de.. O birileri, aynı ülkenin çocuklarının kanları, gözyaşları ve çalınan alınterleri üzerine kendilerine iktidar ve servet üretiyorlar..
Selam ve dua ile.

Fethullah Gülen, Devlet Bahçeli... İnisiyatif...

Devlet Bahçeli’nin “akla ziyan” yazılı açıklaması...
Bazı dava süreçleriyle ilgili uygulamalar Fethullah Gülen’i töhmet altında bırakıyormuş...
Hocaefendi inisiyatif almalıymış!..
“Metin hazırlayan” kimse, Sayın Bahçeli’ye büyük madik atmış!..
Üstelik, Gülen Hocaefendi’nin bu süreçlerle uzaktan yakından alâkalı olmadığını ve tutuklamalarla arasında bağlantı kurulmasının kendisini çok üzdüğünü ilan etmesinin ardından...
Böyle saçma bir açıklama mı olur?..
Ne yapacak Gülen Hocaefendi; “Darbe girişimine bulaştıkları” iddia edilen zatların tutuklanmaması için girişimde mi bulunacak?..
Hocaefendi yargının işine mi karışacak?..
“Delikanlılık” ortaya bir laf atıp çekilmeyi değil; gerisini getirmeyi gerektirir...
Gülen Hocaefendi, tutuklamalar konusunda inisiyatif alabilme imkanına sahipse...
Yani...
Bir başka ifadeyle...
Polisi de, yargıyı da yönlendiriyorsa ve istediği takdirde farklı bir şekilde yönlendirme imkanına sahipse...
Sayın Bahçeli;
Bir “suç”u ifşa ediyor demektir!..
Daha başka bir ifadeyle; Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu “suçun faili” olduğunu iddia ediyor demektir!..
Şimdiii...
Sayın Bahçeli; “suçlu” olduğuna inandığı bir insandan mı yardım istiyor?..
¥
Yok hayır...
Sayın Bahçeli’yi yanıltıyorlar.
Gülen Hocaefendi’yi hedef alan “örgüt liderliği” suçlamasına ilişkin yargı süreci tamamlandı...
Ve Hocaefendi sonuna kadar aklandı.
Gülen Hocaefendi’nin kimseye şöyle yapın veya böyle yapın yollu bir tavsiyesi yok...
Yalnızca şu var; yıllar yılı kaliteye, eğitime yani insana önem veren bir camianın mensupları, buna bir de güçlü dayanışma ruhu eklenince her yerde daha fazla görünür oluyor...
Veya daha fazla müessir!..
Çalışan kazanır...
Sen, eğitimini yıllar yılı “ideolojik kalıplara” hapset, onu bunu bilir bilmez “düşman” ilan et...
“Devlet” olarak eğitimde dibe vur...
Ve sonra da sadece yurdun değil dünyanın dört bir yanına en saygın eğitim abidelerini diken bir camiaya çamur at!..
Dikkatleri “beceriksizliğinden” uzaklaştırmak için Hocaefendi’ye yönlendir...
Bahçeli ve ekibi bugüne kadar ne ortaya koydu; hangi eğitim kurumu, hangi gazete?
MHP ekseninden çıkan gazeteye ya da gazetelere bak...
Sen bir yandan “yüzde 40”lardan bahsedeceksin, diğer yandan da “gazetem” dediklerinin birkaç binlik tirajlarıyla yetineceksin!..
Ve sonra da...
Birilerinden inisiyatif almasını isteyeceksin!..
¥
Bir de şurası var...
Gurbete taş atmak ayıptır!..
Hocaefendi yıllardır memleketinden uzakta...
Gurbet acısını bilmesine gerek yok Sayın Bahçeli’nin; “milli” türkülerimize şarkılarımıza baksın...
Ferdi Tayfur hayranı olduğunu biliriz...
Ondan “Gurbet” şarkıları dinlesin...
Ve o metni hazırlayan “kanka”sı kimse çağırsın yanına...
“Kendine gelmesini” söylesin!..
Ha bu yazdıklarımın tamamı hikaye ise...
Gülen Hocaefendi, “yargı ve polis üzerinde” inisiyatif sahibi ise...
Ve...
Kendisinde bunu ispatlayabilecek kudret varsa...
O takdirde bıraksın ona buna “inisiyatif al” çağrısında bulunmayı da...
Kendisi inisiyatif alsın!..
Ya inisiyatif alsın ya da işine baksın!..
Seçime kaç gün kaldı şunun şurasında?..

Ya badem bıyıklı diktatörler!

“Tayyip Erdoğan Türkiyesi”nde “İnternet’ten kitap indirmek” eyleminin suç olup olmadığı tartışılırken Amerikan Foreign Policy dergisinin İnternet sitesinde “bıyıklı diktatörler” listesi yapılıyor ve Atatürk, Hitler ve Stalin ile aynı kefeye konuluyor!
Çünkü Amerika’nın derdi Atatürk Türkiyesi ile! Çünkü Amerika’nın derdi Anadolu’yu Hıristiyanlaştırmak, hatta “Hıristiyan Siyonizmi”nin merkezi haline getirmek! Bu yolda en büyük engel olarak Atatürk’ü görüyorlar ve yayınlanmamış kitapları bilgisayarlardan silen, Hıristiyan misyonerliğine karşı bilimsel mücadele veren bilim adamlarının evini basan şimdiki Türkiye’nin badem bıyıklı diktatörlerini destekliyorlar!
Çünkü 31 Ocak 1896 tarihinde Amerikan Kongresi’nin aldığı gizli karara göre Türkiye’yi  “Uluslararası Hıristiyan Komitesi”nin seçeceği bir komisyon yönetecekti. Hıristiyan bir yönetici Türkiye’nin başkanı olarak seçilecekti. Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri olarak kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adı altında toplanması sağlanacaktı.
İşte Atatürk, Türk Milleti’ni seferber ederek bu projeyi çöpe attı! Bugünkü Amerikan yönetimi, Türkiye’deki işbirlikçileri ile birlikte işte bu projeyi güncellemeye çalışıyor ama karşılarına yüz binlerce Atatürk çıkıyor! Onun için Atatürk’e tahammül edemiyorlar, çıldırıyorlar.

***

Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan, dergiye gönderdiği mektupta “Hiç şüphesiz, ABD halkı da eğer kurucuları ve çağdaş liderleri fiziksel görünümlerine bakılarak benzer bir grubun arasına konulsaydı aynı tepkiyi gösterirdi” ifadesini kullandı.
Foreign Policy editörleri, ABD’nin kurucularının görünümünü hatırladıkça, ilk başkanlardan sakallı Abraham Lincoln’ü düşündükçe, herhalde Atatürk’ün fotoğraflarına bakarken aşağılık kompleksine kapılıyor!
Çünkü Atatürk, Dede Korkut destanlarında tarif edilen nitelikte, gelmiş geçmiş bütün sinema
***

Amerika’nın Atatürk Türkiye’sini parçalamak için kışkırttığı  adamlar, Atatürk Türkiyesi’nin eseri olan ilkokul andını da ortadan kaldırmak istiyor. Çünkü o ilkokul andı, bu topraklarda yaşayan insanları tek bir millet yapan felsefenin ürünüdür.
Ama bütün kadrolarını değiştirdikleri Danıştay, buna rağmen açılan davayı reddetti ve  “Türk kelimesi bir ırkın değil, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları ve herkesi kapsayan ve kucaklayan milletin ortak adı olup, aksi yöndeki davacı iddialarına itibar edilmemiştir. Nitekim Anayasamızda bu hususun vurgulanması bakımından, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin herhangi bir ayırıma tabi tutulmaksızın Türk olduğu belirtilmiştir” dedi.
Kararda, Anayasa’nın başlangıç ilkelerindeki “Hiç bir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği” ilkeleri de hatırlatıldı.
İşte Amerikalıların, “dinlerarası diyalog” diye diye Hıristiyanlaşanların ve AKP’de, CHP’de veya BDP’de kozalarını kurmuş etnik rkçıların tahammül edemediği bu ilkelerdir. 
Yoksa Atatürk’ün bıyıkları bu kadar batmazdı bunlara! 

Gülen'in Öcüleri (!)

Beklenen oldu. "Savcılara göre", Ahmet Şık ve direktörlerinin kaleme aldığı "Ergenekoncu kara propaganda metni" internetten ("Dokunan Yanar" adıyla) yayınlandı.
Kitabı okuyun: 298 sayfada bir tane dahi "somut suçlama" olmadığını göreceksiniz.
Hanefi Avcı'nın, "Haliçte Yaşayan Simonlar" kitabından temelde hiç farkı yok:
"İmamın Ordusu" gibi çok çarpıcı bir isim altında, Gülen Cemaati suçlanıp duruyor ama bir tane bile, "Şu Cemaat üyesi, şu tarihte, şurada, şu suçu işledi" şeklinde, üzerine gidilebilecek bir iddia yok.
Yapılan aslında ne biliyor musunuz?
"Yahudiler cimridir", "Araplar pistir", "Kadınlar yufka yüreklidir" benzeri bir "kalıplaşmış yargı" üretimi.
Ortada öcüleştirilen, bir suç şebekesi, bir şer ağı gibi sunulan Gülen Cemaati var. Ancak bu kötülüğün somut örnekleri verilmiyor.
Böylece tüm cemaat üyeleri töhmet altında bırakılıyor: "Gülenciler suçludur!"
Tabii metnin asıl hedefi Emniyet teşkilatı... Hanefi Avcı, Sabri Uzun ve arkadaşları gibi düşünmeyenler, Cemaat üyesi diye damgalanıyor. "Cemaatçi suç işlemez mi?" Elbette işler.
Neden olmasın? Ben kendi payıma kimseye kefil olmam: Çünkü insanın olduğu her yerde kötülük de vardır.
Peki delil? Örnek? İsim? Yok!
İşte çok emek harcanarak hazırlanan kitap bu!

Dokundu, yanacak

İsa Gök’ü bildiniz mi? CHP Mersin milletvekilidir. Evlidir. İki çocuk babasıdır.

Bu tür “kişisel bilgi” verileri, hep de, “parlak bir kariyere sahiptir” cümlesiyle biter.

İsa Gök de öyle.

Parlak bir kariyere sahip...

Bakalım:

Mersin’de doğuyor. Babasının ismi Mevci... Yalçın Küçük olsa, bu pek duyulmamış ismin hemen onomastiğini çıkarır, “Mev” ve “ci” hecelerinden İsa Bey’e uygun bir “köken” yakıştırırdı. Ben Türkmen yahut Yörük olduğunu tahmin ediyorum...

Bu köken merakı da nerden çıktı?

Kaç gündür Soner Yalçın okuyorum. Etkisinden kurtulamadım.

Memlekette ne kadar adam varsa, farklı bir kökenden geliyormuş. Neredeyse herkes dönme, Sabetaycı, şu bu...

Etki halesi öyle bir yer etmiş ki, ne zaman değişik ve duyulmamış bir isimle karşılaşsam, içimdeki Soner Yalçın harekete geçiyor ve hemen bir köken haritası çıkarıyor...

Kemal Kılıçdaroğlu’nun tavsifiyle, “kaya gibi yazarlar” böyledir; insanı durduk yerde tuhaf meraklara sevkederler, hiç yoktan tecessüs sahibi yaparlar...

Neyse, parlak kariyere devam:

Mersin’de doğan, ilk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamlayan İsa Gök, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne giriyor ve burayı elbette “başarıyla” bitiriyor. Bir dönem, serbest avukatlık yapıyor. Sonra, Baro Başkanlığı’na seçiliyor. Üç dönem de bu görevi yürütüyor. Tabii, başarıyla...
Kesmiyor, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne üye oluyor.

Kesmiyor, Atatürkçü Düşünce Derneği’ne üye oluyor.

Kesmiyor, TEMA Vakfı’na üye oluyor.

Kesmiyor, 23. dönem milletvekili olarak parlamentoya giriyor.

İnşallah kesmez de, CHP Genel Başkanlığını, Başbakanlığını, Cumhurbaşkanlığını, BM Genel Sekreterliğini de görürüz.

İsa Bey kararlı bir laik, ödün vermez bir Kemalist’tir.

Ses tonu etkileyicidir.

Dublaj Türkçesiyle konuşuyor, dublaj Türkçesiyle susuyor... Sözlü soru önergelerini dublaj Türkçesiyle veriyor, sataşmalarını dublaj Türkçesiyle yapıyor... Çocuğunu da “dublaj Türkçesiyle” mi seviyordur? Bilemedim...

Dublaj Türkçesiyle devirdiği çamlara da bir göz atalım:

Halkı anayasa değişikliğine karşı, “mahalle mahalle, sokak sokak direnişe” çağırmıştı.

Başbakan’a “diktatör” demişti.

Son anayasa değişikliğiyle, Anayasa Mahkemesi’nin cenazesinin kaldırıldığını söylemişti.

Rakip milletvekilleriyle bir dalaşmalarında sözü yine Anayasa Mahkemesi’ne getirmiş, cenazesi kaldırılan bu kurumun bazı üyelerinin iktidar partisinden “rüşvet aldığını” öne sürmüştü.
Hızını alamamış, parlamento çoğunluğunu, “Fethullah Gülen çetesi mensubu” olmakla suçlamıştı...

Bir vakitler, bir ses kaydı düşmüştü internet ortamına.

İsa Gök, burada, yine dublaj Türkçesiyle, Danıştay’da kulis yapıyordu. Bunun, “balık çiftliği çerçevesinde yapılan bir görüşme” olduğunu söylemişti ama SİT alanındaki bir otel inşaatıyla ilgili olduğu ortaya çıktı.

Kariyeri oldukça parlak gördüğünüz gibi...

Fakat, “parlak kariyer” ve “ün” olarak dönen “dublaj Türkçesi etkinlikleri”, İsa Gök’ün başını ağrıtacak gibi görünüyor.

Mesela, “Fethullahçı çete” yakıştırmasından dolayı, genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan uyarı aldı... Eski genel başkanı Deniz Baykal da “üslubun rahatsızlığına” dikkat çekmişti.

Ben halkın uyarısını merak ediyorum.

Parlamento çoğunluğunu “çeteci” ilan etmek suretiyle halkın hassasiyetlerine dokunmuş oldu. Dokundu, illa ki yanacak...

Kendisi Meclis’e girmeyi başarsa bile, partisini yakacak.

İnşallah da öyle olacak.
'Herkes Bu Eğitimlerin Peşinde!'

Tayyip Bey Mehmet Metiner’i belediyeden niçin kovdu?

Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olunca Mehmet Metiner’i çalışma ya da danışma ekibine katmıştı.
Nitekim Metiner bu durumu zaman zaman kendisi de danışmanıydım diyerek ortaya koyuyor.
Dahası, yazdığı kitapta da Erdoğan’la beraber çalışmasını gösteren anekdotlar var. Soru şu:
Ne oldu da Tayyip Erdoğan’la Mehmet Metiner’in o gün yolları ayrıldı?
Dün bir telefon aldım ve Mehmet Metiner’in o dönem Tayyip Erdoğan tarafından kovulduğunu dinledim.
Telefon sonrasında o kovulma olayını bilebilecek birkaç ismi aradım ve hadiseyi doğrulattım.
Evet Mehmet Metiner, Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı görevinde iken bizzat Erdoğan tarafından kapıya konmuş.
Dahası, yakın çevresine,  “Bu adamdan uzak durun”  talimatını vermiş.
Öyle ki o günden sonra Metiner ,Belediyenin kapısından içeri bile  alınmamış.
Bitmedi, o kovulma hadisesinden sonra Mehmet Metiner, ’Milli Görüş Camiası’nda boy hedefi olmuş ve istenmeyen adam olarak kabul edilmiş.
Öyle ki bu dışlama sonucu Mehmet Metiner kulvar değiştirerek DEHAP ya da benzeri PKK çizgisinde olan malum siyasi yapıya dahil olmuş ve orada yönetici olup aktif siyaset yapmış!
Tayyip Erdoğan’ın kovma gerekçesi olarak bana anlatılanlar hoş olmayan şeyler, dolayısı ile ispatı olmadığından Metiner’e haksızlık etmemek adına o iddiaları yazmıyorum.
Tam bu noktada Mehmet Metiner’e soralım:
1) Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı döneminde danışmanı olduğun doğru mudur?
2) Neden kovuldun ya da ayrıldın?
3) O ayrılma ya da kovuluştan sonra ’Milli Görüş Camiası’ndan tamamen niçin koptun?
4) PKK çizgisinde politika yapan DEHAP ya da benzeri partiye niçin girdin ve orada üst düzey yönetici oldun?
5) Tayyip Erdoğan’a son 3-4 yıl öncesine kadar niçin yaklaşamadın?
6) Çok istemene rağmen  neden AKP’den mebus adayı  olmadın?
7) Tövbeni  kabul etmesi için Erdoğan’a onlarca ismi aracı olarak gönderdiğin doğru mu?
Bu arada Mehmet Metiner’in kovulma ya da ayrılma olayının iç yüzünü muhafazakar medyada başta Ahmet Hakan Coşkun olmak üzere Fehmi Koru ve Ali Bulaç gibiler ayrıntıları ile biliyormuş. Bakalım Ahmet Hakan, Deniz Feneri’nde olduğu gibi bu konuda da susacak mıdır?
Son bir şey?
Tayyip Erdoğan’ın, bana anlatılana göre gerekçesi hoş olmayan o kovma olayından sonra Mehmet Metiner’i uçağına alması, üstünde durulması gereken en önemli husustur?
15 yıl önce Metiner’i PKK’ya itecek kadar dışlayan ve camiadan koparan Erdoğan, şimdi ne oldu da bağrını açtı acaba?
İŞLER SIRAYLA
Başbakan Kraliçe’ye niçin gitti?
Sahi bayram değil seyran değil Tayyip Erdoğan’ın kısa bir süre önce ziyaret ettiği Londra’da ne işi var?
Libya olayı diyeceğim ama Dışişleri Bakanı Davutoğlu oradaydı, dahası Libya  konusu artık NATO’nun uhdesinde.
Dikkatinizi çekiyorum bu ziyaret Tayyip Erdoğan’ın K.Irak seferinin hemen ertesinde yapıldı!
Bunun  anlamı ve önemi ne midir?
İngiltere Orta  Doğu’da haritayı çizen son devletti. Dahası, Barzani’ye göre İngiliz istihbaratı bölgede hâlâ ABD istihbaratından daha etkin!
Bir başka olgu Büyük Britanya  Paxamericana ile  bizimki gibi sanal değil gerçek bir stratejik müttefiktir. Buna ilaveten İngiltere hâlâ emperyal bir güçtür.
Evet bütün bunları göz önüne alalım ve bu  sürpriz geziyi yorumlayalım:
Birkaç yıl önce Barzani’yi kastedip, “Kabile reisi ile ne görüşeceğim” diyen Tayyip Erdoğan şimdi Barzani’nin K.Irak’ına bağımsız devlet muamelesini yapıyor ya da başka bir anlatımla Kürdistan’ı fiili olarak tanıdığını ortaya koyuyor..
Buradan hareketle Erdoğan’ın Kraliçe Elizabet’e, “Kürdistan’ı tanıyacağız” sözlü bir hediyeyi  götürdüğünü söyliyebiliriz!
Peki Erdoğan bunu niçin mi yapıyor?
Bölge ile hâlâ çok ilgili olan Britanya’ya bölgede  isim olarak müttefikiniz benim, yola benimle devam edin demek için!
Bir başka ifade ile Türkiye’de partneriniz benim demek için!
Malum  Kraliçe Türkiye bağlamında ilk fotoğrafı Abdullah Gül ile vermişti ve Ankara’ya gelerek onu kutsamıştı. İşte Erdoğan bu fotoğrafı değiştirmek istiyor ve Gül’ün yerine kendisi girmek istiyor.
Muhtemeldir ki Tayyip bey bu noktada Washington’dan da tavsiye almış ve Kraliçe’nin huzuruna o şekilde çıkmıştır.
Kraliçe ile görüşme ve hemen sonrasında Başkanlık Sistemi için referanduma gideceğiz beyanı size bir şey anlatmıyor mu?
Tayyip Erdoğan kendince içeriyi bitirdi, şimdi dışarıyı ikna ile meşgul!
AMAÇ-ARAÇ
İmamın Ordusu on binlere ulaştı!
Abdullah Gül artık uyuyamaz, zira korktuğu başına geldi. Ahmet Şık’ın İmamın Ordusu isimli araştırması internet aracılığı ile daha şimdiden on binlere ulaşmış durumda. Kitabı önceden okuyan Aydın Engin’e göre sızdırılan kitap hayali değil gerçek!
İlginç olan husus bu sızdırmanın bile soruşturmaya konu yapılması!
Merak ediyorum internetten bu kitabı indiren on binler acaba Ergenekon materyalini bulundurmaktan terörist yaftası mı yiyecek?
Eğer öyle ise birkaç tane daha Silivri’ye ihtiyaç olacak! AKP’nin yönettiği Türkiye’ye bakın, iktidar 30 bin kişinin katili Öcalan’la yeni Anayasa ve yol haritaları hazırlarken, on binler bir malumatı internet ortamında ediniyor diye terörist muamelesi görüyor.
Ondan sonra da bunlar demokrat öyle mi?
Kendileri söyler, demokrasi bunlar için tramvay, yani araçtır araç!
SIRA KİMDE?..
Ersin Özince böyle bertaraf edildi!
Ersin Özince’yi biliyorsunuz.
İş Bankası Genel Müdürüdür.
Dahası, Bankalar Birliğinin de Başkanıdır.
Özince Bankalar Birliği Başkanı sıfatı ile teknik konularda bir süredir hükümetle sürtüşüyor.
Son olarak Ali Babacan açıktan, “polisiye tedbirleri  devreye sokarız” diye tehdit edince  Ersin Bey hemen karşılık verdi: “Polis, yoksa gazeteciler gibi bankacıları da mı götürecek” dedi...
Ve bu söz Ersin Özince’nin sonu oldu.
Evet iktidarın tehdidine boyun eğmeyen Özince bu sözü etmesinin hemen ertesinde  hem İş Bankası Genel Müdürlüğünden hem de Bankalar Birliği Başkanlığından ayrılacağını duyurdu.
Söyleyin bana bu iş sizce normal midi?
Değilse Ersin Özince’nin nasıl ve kimler  tarafından bertaraf edildiği temel soru değil midir?
İşte Tayyiban faşizminden iş dünyası fotoğrafı!

19 Mart 2011 Cumartesi

Fethullah Gülen Miti

Taraf'ta yayınlanmaya başlanan WikiLeaks Türkiye belgeleri ile birlikte özenle yaratılmış bir mit daha yıkıldı. 
O belgelerde gördük ki Fethullah Gülen hiç de 'Amerika'nın adamı' değil. Aksine! ABD yetkililerinin hakkında fikir edinmek için Türkiye'deki kaynaklarına sorduğu ve oturma izni almak için sıradan bir göçmen gibi yeşil kart sırası bekleyen biri.

Bu belgeler bize birçok şeyin nasıl öcüleştirilerek anlatıldığı, komplo atmosferinin kamuoyunu nasıl ele geçirdiğini çok güzel özetliyor. Bakalım daha hangi uyduruk efsaneleri bir bir sonlandıracağız...

Bedelli askerlik

Gerçekçi değil, içi boş, sırf seçmeni kandırmak için... CHP'nin ortaya attığı bedelli askerlik tartışması ile ilgili AK Parti ve birçok yorumcu böyle diyor. Halbuki onca zaman hep 'CHP yeter ki ortaya yeni tartışmalar atsın' 'Hükümetin önerilerini boşa çıkarmaya çalışacağına kendi önerilerini getirsin' demiyor muyduk?

Şimdi eksik ya da yanlış zamanda bile olsa CHP yeni bir şey koyuyor masaya. Üstelik AK Parti'nin daha önce dile getirdiği ve gerçekleştirmediği bir şey. Ülkede muhalefeti olumlu anlamda devreye sokmak için bundan daha iyi fırsat olur mu?

Ben bedelli tartışmasını doğru buluyorum. Eksik ya da yanlış zamanlama gibi yıllardır hükümete karşı çıkışların bahanelerinin hükümet tarafından aynı şekilde yapılması karşısında ise tebessüm ediyorum. Hem 'bedelli çıkarılacaksa biz doğru zamanda çıkarmasını biliriz' yaklaşımı da ne oluyor?

BM'nin Libya kararı

Libya'da Kaddafi'nin kendi halkını nasıl kıyımdan geçirdiğini haftalardır izlerken nihayet uzun tartışmalar sonuç verdi ve ilk umut verici uluslararası hamle atıldı:

BM Güvenlik Konseyi dün Libya'ya yardım amaçlı uçaklar hariç uçuş yasağı getirdi. Bu karara karşı Kaddafi yönetimi şimdilik geri adım atmış görünüyor. Zira Libya Dışişleri Bakanlığı ateşkes ilan etti ama Kaddafi bu, belli olmaz. BM üyeleri de temkinli. ABD prensip olarak askeri bir operasyon için yeşil ışık yakıyor ama başka bir İslam ülkesine karşı savaşı göze alamıyor. Bu nedenle böyle bir  operasyonda ilk etapta yer almak istemiyor.
İstekli ülkeler Fransa, İngiltere ve Danimarka. Zira  Fransa her an harekete geçilebilir mesajı verdi bile. Hatta sevkiyat da başladı. Ancak bu gidiş örgüt içinde alarm zilleri çaldırabilir. Neden mi?

Çünkü üyeler arasında böyle bir girişime karşı ciddi fikir ayrılıkları var. Askeri operasyonu özellikle ABD'nin dolaylı  ve Fransa'nın da bizzat katılımcı olarak desteklediğini söyledik.  Mesela ABD'nin BM Büyükelçisi Susan Rice bu isteği açık açık anlatan bir konuşma yaptı. 'Gerekirse oradaki sivilleri korumak için operasyon seçenekleri de masada' anlamına gelen açıklamalarda bulundu.

Öte yandan Rusya bir müdahaleye kesinlikle karşı. Zaten bu nedenle uçuş yasağıyla ilgili oylamada çekimser tavır aldı. Yalnız da değildi. Çin Libya'ya müdahale konusuna kesinlikle karşı çıkan başka bir ülke. Keza Brezilya ve Hindistan da öyle. Türkiye'nin pozisyonunu da biliyoruz. Başbakan Erdoğan bir askeri müdahalenin çözüm olmadığını daha önce belirtti.
Kısacası Libya'ya planlanan operasyon Irak Savaşı öncesine benzer bir durum ortaya çıkarıyor.

Yakında BM içinde ciddi tartışmalar yaşanabilir. Umarım bu tartışmalar Irak'ta olduğu gibi işin özünü yani amacın sivilleri kurtarmak olduğunu unutturmaz...

İbrahim Tatlıses

Televizyon tartışmaları ona ayrılıyor, köşe yazarları ondan bahsediyor, Cumhurbaşkanı'ndan Başbakan'a kadar birçok lider devamlı durumunu soruyor. İbrahim Tatlıses büyük bir sanatçıymış.

Hem de çok büyük bir sanatçıymış. Ancak...

Onun sanatının ve öncülüğünün göklere çıkarılmasına hiçbir itirazım olamaz  ama onu bembeyaza boyamak doğru mu? Tatlıses birçok konuda çok yanlış bir örnek oluşturmuş ve bu ülkede bazı meselelerin çözümsüzlüğüne katkı sağlamış bir isim. O nedenle onu bir de 'başka' açılardan ele almak şart. Ama kalleşlik yapmayalım.

Hele bir hayati riski tamamen ortadan kalksın...