25 Nisan 2011 Pazartesi

Tanrının penaltısı!

İzmir'de ibretlik bir maç vardı. Ligin favorisi F.Bahçe ile düşme adaylarından Bucaspor karşılaşıyorlardı. Maçın başlangıcında Fener'in aleyhine bazı faktörler vardı. Örneğin; Niang ve en hızlı oyuncularından Dia yoktu. Rakip zayıf bir takımdı ama çok katı 4-5-1 tipi bir savunma oynayacağı peşinen düşünebilirdi.
Bu savunmanın ortasında oynayan Ragıp, geçmişte Alex üzerindeki savunmasıyla Fener'in başına dert olmuştu. Buca stoperlerinden Ediz ise iyi bir oyuncuydu ve katı savunmada hafif geriye sarkarak topları topluyor ve kademe yapabiliyordu. Ama tabi Fener ile Buca arasındaki kadro ve kalite farkı düşünüldüğü zaman, maçın tartışmasız favorisi Fener'di. Eğer Fener mücadeleye hızlı bir tempoda başlasa ve erken gol bulsa zaten maç çözülecekti. Ancak oyunun başında ilginç bir durum ortaya çıktı; Fener koşmuyordu hatta yürümüyordu bile. Savunmanı göbeğindeki Lugano ve Yobo çoktan tatile çıkmışlardı! Volkan da oyuna hiç konsantre değildi. Maçın ilk devresi bittiğinde F.Bahçe 2-1 mağluptu.
MAÇI ÇEVİREN GEZER
Buca'nın dünkü yıldızı Abdülkadir, Lugano ve Yobo'nun pozisyonu seyretmesi ile 54'te durumu 3-1 yaptı. Golün hemen arkasından Aykut Kocaman beklenen hamleyi yaptı. Caner'in yerine Stoch'u oyuna aldı. Ama oyunu bu hamle değiştirmedi. Gökhan ve Mehmet tempo yapmıştı ama maçı çeviren bizim kanaatimize göre penaltı kararı oldu.
58'de Ediz'in sırtı dönükken ve vücudunun arkasında bulunan, sağ kolunun dirseğinin arkasına, geriden bir metreden vurulan top çarptı. Yan hakemin çizgiye koşmasıyla da hakem penaltıyı verdi ve orada maç bitti! Penaltıyı Alex gol çevirip skoru 3-2 yaptıktan sonra, bir de Güiza bonusu geldi. Güzia da Londak'ın hatalı çıkışında 71'de Fener'i 4-3 öne geçirince zaten Buca'nın yapacağı bir şey kalmamıştı.
Sahanın en çok çalışan kişisi Buca kalecisini tribünden lazerle marke eden veletti. Penaltılar konusunda beyanatları ile şöhrete ulaşmış Aziz beyden de, bu penaltı hakkında bir beyanat bekliyoruz!

Eyvah! Fener şampiyon

 Manisa maçından sonra, 6 Şubat'ta yazdığım yazıda ''Fener 7 maçta 19 puan alır'' diye yazdım. 7 maç sonra, Bursa maçı bittiğinde, Fener 19 puan almıştı.
21 Şubat'ta, Beşiktaş maçından sonra , sadece bu doktor net yazdı , hem de 2 ay önce ''FENER ŞAMPİYON OLUR '' diye. Bakın eski yazılarıma.
Bu gözle bakın bu yazının bundan sonraki kısmına , inandığını yazan, bilme inanan , bu sistemin içinde , ne taraftara , ne yöneticiye , ne gazeteciye , ne teknik direktöre zerre kadar gebeliği olmadan , erkekçe yazan, bir tıp spor adamının yazısı olarak Kadıköy'de , herkesin ''Çanakkale geçilmezi'' oynaması nedeni ile , maçların % 60'ında ALT oynayan Fener'in , deplasmanda ÜST oranı % 71 idi. Bu maçta da beklentim, Buca'nın da atacağı gollü bir maçtı.
Nitekim ilk 10 dakikada Fener, Buca'nın tam 10 katı fazla pas yapıyor, tüm dönen topları Fener alıyordu. Savunması olmayan Mendy ve Erkan'ın kanadı, Topuz ve Gökhan için madendi ama kullanılamıyordu. Buca ilk atağında golü buluyor, Musa golü atarken, 4 Fener oyuncusu penaltı noktası üzerinde sadece seyrediyordu.

Emre'nin golü müthişti
Bu tür yenilen şok goller yıldızları ateşlerdi. O yıldız ise Emre idi. Attığı golü ise, dünyada belki bir Messi atardı , bir de Ronaldo. Fener'in golünden sonra ise Buca, daha cesaretli oynamaya başladı ve bulduğu 2. pozisyon, Fener'in attığı korner sonrası kontraataktan oluyordu. Fener belki baskılı oynuyor ama Topuz ve Alex başta olmak üzere , üretemiyordu, Buca'nın golünde , hem de kalabalıkken gol yemeleri de savunmanın başından beri organize oynayamamasının sonucu idi.
İlk yarı özeti , çok ama etkisiz hücum varyasyonları ile çabalayan Fener ve 3 gol atabilecek Buca oluyordu. Abdulkadir'in golü , ''kabus mu geliyor?'' dedirtiyor ama devreye maçın adamı Gökhan ile Topuz ve Alex girince, Fener 3 dakikada geri geliyordu. Semih'in, ''XAVİ'vari'' pasında Guiza belki de geçmişini silecek bir gol atıyordu.
İşte bu takımın bu geri dönüşü yapacak gücü olduğuna inancım nedeni ile haftalar öncesinden yazmıştım, ''Fener şampiyon" diye. Ama şimdi bazıları ne diyorlar biliyorum; Eyvah Fener şampiyon

AK Parti'ye oy vermemek için bir neden!

Seçim çalışmaları hızlı başladı. Parti liderleri sahaya indi. Erdoğan Beykoz ve Sultanbeyli'deydi.
Kılıçdaroğlu Samsun'da, Bahçeli ise İzmir'de... Öyle anlaşılıyor ki bir süre daha fazla siyaset konuşacaksınız ve de bu köşede siyaseti daha fazla okuyacaksınız.
12 Nisan 2011'de "AK Parti'ye yeni Anayasa yetmez!" başlıklı bir yazı yazmıştım anımsarsanız. Bu yazı okunmuş olmalı ki AK Parti konseptini "Huzuru bozmayalım, ekonomik açıdan krize uğramayalım" üzerine kurmuş ve bu konsepti de "İstikrar Sürsün, Türkiye Büyüsün" şeklinde sloganlaştırmış. İşe yarar mı? Kesinlikle! Yeni Anayasa'dan çok daha risksiz. Peki yeter mi?
Gelin bu sorunun yanıtını seçmene soralım.
Bildiğiniz üzere Twitter'da 30.000 bine yakın twitdaşım var. Dün onlara "2007 seçimlerinde AK Parti'ye oy veren birinin bu seçimde ona oy vermemesi için bana bir neden söyleyin" diye bir soru sordum. Bakın ne tür yanıtlar geldi:
Dumancafe: "Böylesine hassas bir dönemde Başbakan'ın aleni olarak Fenerbahçe taraftarlığı yapması."
Celal2121: "YGS benim için yeterlidir!"
Uğurbayrmkorkmz: "Başkanlık sisteminin bu ülke açısından olumsuz olacağı ve iktidarın yeterli çoğunluğu sağlaması halinde bunu yapacak olması."
Ebruzdy: "Hiçbir neden yok. Veren zihniyetin vermesi için daha çok nedeni var."
Yusufalikircali: "Türkiye'nin tamamını temsil eden başka bir parti yok."
Candleofaktepe: "Bu insanlardan bazıları RTE'nin aşırı negatif tavırlarından bunaldı."
Ekran2: "Siz bize oy vermesini gerektiren bir şey söyleyin? Not: İstikrar dışında."
Hlyaslan: "2007'de kararsız şekilde AK Parti'ye oy veren halk şimdi gözü kapalı oy verecek!"
Celaltoparlakli: "Emekli maaşları güdük kaldı. 9 milyon emekliyi ilgilendiren intibak yasasını çıkarmadılar."
Daghanüzgür: "Yamalı bohçaya dönen Anayasa."
Tiscoverr: "Sınav rezillikleri."
Uzakkuzey: "Demokratik açılım."
Osmanaçıkel: "Kürt açılımı."
Ggulgen: "Ergenekon."
Kimyagercik: "Bence neden yok bir benzin fiyat artışları."
Willemestretill: "AK Parti'nin merkezileşmesi."
Ecemecemcem: "Yurtdışında ülkemizi rezil etmesi."
Vatansizkral: "Vermesi için nedeni söyleyeyim. 10 yıllık ev ve araba taksitlerinden dolayı risk almamak."
MerveKardaş: "Özgürlük ve farklılıklara olan tahammülsüzlükleri."
Gersoz: "Bugün de ALES problemli."
Omerataç: "Anayasa, başörtüsü ve %10'luk baraj gibi sorunlar hâlâ çözülmüş değil."
Hrnyldrm: "Ben bir neden göremiyorum hocam."
1975 Malibu: "Kadrolaşma."
Okumush: "2007'de işi olan şimdi işsiz biri."
Dikkatlice okursanız, daha önce AK Parti'ye oy verenlerden bazıları; "işsizlik", "benzin fiyatları", "emekli maaşları", "Kürt açılımı"ndan rahatsız olan merkez-milliyetçi seçmen, "şifre" tartışmasından ikna edilemeyen YGS'ciler ve aileleri, bu seçimde AK Parti'ye oy vermeyecek gibi görünüyorlar.
Diğerleri belli ki zaten CHP ya da diğer parti seçmenleri.
AK Parti seçim konuşmalarında bu konularda ikna edici olamazsa % 40, olabilirse en az % 47 oy alacağını düşünüyorum.
Tabii ki 2007'de AK Parti'ye oy vermeyip bu seçimde verecekler de var. Twitter kamuoyu araştırmalarım AK Parti, CHP ve MHP üçgeninde devam edecek...
Çekirgelik
"Tüm politikacılar aynıdır, farkları görünüşleridir." (Samuel Tilden)

23 Nisan 2011 Cumartesi

Bir Darül Harp’te Cuma kılınmaz!.. Bir de CHP’de mi?

Merhum Nasreddin Hoca’nın “eşekten düşme” hikâyesini bilirsiniz...
Merhum Hoca, bir gün eşekten düşünce, “Ahh gençliğim ahh” demiş de sonra etrafına bakınıp, kendi kendine;
“Ben senin gençliğini de bilirim” demiş ya; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Yeni CHP’ söylemlerine bakıp, diyorum ki; “Biz, sizin Eski CHP’nizi de iyi biliriz!”
Ne yapardı Eski CHP?..
“Bugünün aynısını” yapardı!..
“Halktan kopuk”tu...
“Halkın inançlarına Fransız”dı!..
“Din ve Diyanet’le problemli”ydi!..
“ALLAH” BİLE DEMEZDİ!
O kadar “problemli”ydi ki;
Bunu, “Eski CHP”nin Genel Başkanı İsmet İnönü’nün tavırlarında görmek mümkün...
Meselâ meşhuur
“Allahaısmarladık” olayı!
İnönü, ne zaman Konya’ya gelse, Fevzi Çelik’in evinde kalırmış...
Çünkü Fevzi Çelik, “CHP Konya İl Başkanı”ymış!..
Fevzi Çelik, aynı zamanda dönemin büyük İslâm alimlerinden Konyalı Vehbi Efendi’nin oğludur!..
İnönü, Konya gezilerinden birinde, yine “CHP İl Başkanı Fevzi Çelik’in evine” gelmiş...
Ertesi gün, “miting” var...
İnönü, “Konya halkı”na hitap edecek... “Miting konuşması”nı hazırlarken, Fevzi Çelik, yanına gelip demiş ki;
“Paşam, Konya’da uzun uzun konuşmanıza gerek yok... Konyalının kalbini bir kelime ile kazanabilirsiniz... Paşam, Konyalıya sadece Allah deyin yeter!”
İnönü, ertesi gün konuşmasını yapar ve akşama da yine Fevzi Çelik’in evine gelir.
Fevzi Çelik der ki;
“Paşam, niye Allah demediniz?”
İnönü cevap verir;
“Allahaısmarladık dedik ya!”
TEK BAŞINA CUMA NAMAZI!!!
Sadece bu değil... İsmet İnönü, zaman zaman “Cuma Namazı kılmamakla” da eleştirilir...
Çünkü onu “Cami”de, hele hele “Cuma Namazı”nda gören yoktur.
Malûm;
Cuma Namazı “cemaatle” kılınan bir namazdır... Diğer namazları “kendi başınıza” kılabilirsiniz de, Cuma Namazı’nı “cemaatle” kılmak zorundasınız!..
İsmet İnönü’yü “cami”de ve “cemaat” arasında göremeyenler; bu durumu eleştirmeye başlayınca, “dönemin CHP’lileri” hemen savunmaya geçerler:
“İsmet İnönü, dindar bir adamdır ama din istismarcısı değildir... Din istismarı yapmamak için de, Cuma namazlarını evinde tek başına kılar!!!.. Bazen de kazaya bırakır!”
Dedik ya;
CHP’lilerin “din” ile problemleri vardır... Bu yüzden de, “dine uzak” durmuşlar, “dini kavramları” bilip öğrenmeden “cahilce” konuşmuşlardır!..
O kadar “cahil”dirler ki; Cuma Namazı’nın “cemaatle” kılındığını bilmedikleri için, İsmet İnönü’ye, “Evde tek başına Cuma Namazı” kıldırmışlardır!..
CUMA NAMAZI’NDAN MUAF OLANLAR!
Örnek çok... Ama, bu kadarı yeter.
Önemli olan “Eski CHP”yi hatırlatmaktı... “Eski CHP”yi hatırlattığımıza göre; gelelim, Kılıçdaroğlu’nun “Yeni CHP”sine!..
Bakalım, bir “değişiklik” var mı?..
Bakalım yeni CHP’de “Allah” deniliyor mu, “Cuma Namazı” kılınıyor mu?..
Buna geçmeden önce, “Cuma Namazı’nın şartları”na kısaca değinelim.
Hemen herkesin bildiği gibi;
“Cuma Namazı kılmakla yükümlü” olan insanların, diğer namazlarda olduğu gibi, “Müslüman” olmaları ve “akıllı” olmaları şarttır!.. Eğer “Müslüman” ve “akıllı” değillerse, onlar, doktorların “ne yerse yesin!” dediği türden “muaf”tır!..
Bunlara ilâveten; üzerlerine “Cuma Namazı” farz olan insanların “hür” olmaları gerekir...
Bir insan, “esaret” altında ise, ona yükümlülük yoktur!..
“Cuma Namazı”nın en önemli şartlarından biri de, Cuma Namazı kılınacak ülkenin “Darül İslâm”, yani “İslâm Diyarı” olmasıdır...
Eğer o ülke; “Darü’l Harp” ise; yani “İslâm düşmanı yöneticilerin hakimiyeti altında” ise, orada “Müslüman”lar, kendi aralarında bir “imam” seçerler ve onun arkasında “Cuma Namazı” kılarlar!..
TAM DA CUMA SAATİ’NDE!
Bu “ayrıntı”ları verdim ki, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na soracağım soru iyi anlaşılsın!..
Kılıçdaroğlu’na sormak istiyorum;
“CHP, bir Darül Harp diyarı mıdır?”
Ya da, şöyle soralım:
“CHP’liler birer esir midir?”
Hayır... Ben CHP’nin bir “Darül Harp” diyarı, CHP’lilerin de “esir” olduklarını düşünmüyorum...
Onların “Müslüman” olduklarına, “akıllı” olduklarına ve “esaret altında” da bulunmadıklarına inanıyorum.
Ama, sormadan da edemiyorum;
“Niye Cuma Namazı kılmadılar?”
Ya da, “kılamadılar?”
Evet, “Cuma Namazı kılamadılar” çünkü, CHP Genel Başkanı Bay Kemal Kılıçdaroğlu, dün, “CHP’nin seçim bildirgesi”ni açıklamayı, “Tam da Cuma Namazı saati”ne denk getirdi.
Oysa, “seçim bildirgesi”ni açıklama saati, daha önce “saat 11.00” olarak duyurulmuştu.
CHP’nin içinde bulunan az da olsa “alnı secdeli” adaylar, gayet rahattı... Öyle ya; Genel Başkan, “saat 11.00’de” konuşmaya başlar ve konuşma “2 saat” sürerse, “Cuma Namazı”na yetişebilirlerdi!..
Çünkü Ankara’da ezan 12.54’te okunuyordu...
Demek ki; toplantıdan saat 13.00’te filan çıksalar, en azından “hutbe”ye ve “farz”a yetişebilirlerdi!..
Aaa, o da ne?..
Kılıçdaroğlu’nun “saat 11.00’de” başlanacağı bildirilen konuşmasının “saat 12.00’ye ertelendiği” bildirilmişti kendilerine!..
İki arada-bir derede kalmışlardı!..
Ya “Kılıçdaroğlu’nu dinlemek zorunda” kalacaklardı, ya da “Cuma Namazı”na gideceklerdi...
“Elleri mecbur”du Kılıçdaroğlu’nu dinlemeye... Öyle ya, “CHP milletvekili adayı”ydılar!.. Genel başkanı dinleyeceklerdi ki, “seçim bölgeleri”nde o bildirgeyi anlatabilsinler!..
Girdiler salona!..
Kılıçdaroğlu’na “esir” olup, 2 saat boyunca onu dinlemek zorunda kaldılar.
Kılıçdaroğlu, konuştu da konuştu!..
“Saat 12.00’de” başladığı konuşma, “saat 14.00’te” bitmişti ki; “Cuma Namazı” çoktan geçmişti!..
Ne ilginç değil mi;
“Cuma Namazı”na gidemeyen CHP’liler arasında, “CHP’nin İstanbul 3. Bölge Adayı” olan “Muhammed Çakmak” da vardı!..
“Allah’a kul olmak” yerine, o da “Kılıçdaroğlu’na esir” olmuştu!..
Malûm;
“Esir”ler, “Cuma Namazı’ndan muaf”tır!.. O da “CHP’de” ve “Kılıçdaroğlu’nun esareti altında” olduğuna göre, elbette o da muaf!..
CHP’Lİ KADINLARA VERİR TALKINI!
Bay Kılıçdaroğlu’na bir soru daha;
Madem “seçim bildirgesi”ni açıklayacaktın; bunu niye Perşembe veya Cumartesi günü değil de Cuma günü açıkladın?..
Hadi Cuma günü açıkladın, niye “10.00 veya 11.00’de” değil de, tam “Cuma Namazı’na denk gelecek” saate erteledin?..
O saatin “Cuma Namazı”na denk geldiğini mi bilmiyordun, yoksa “özellikle” mi seçtin o saati?..
“Daha önce”, ya da “öğleden sonra”ya alamaz mıydın?..
En az “25 milyon insan”ın o saatlerde “camide” olduğunu hiç söylemediler mi sana?.. Senin, hiç mi “dini danışman”ın yok?.. Yoksa, bu işlerin, senin nazarında hiç mi önemi yok?..
Eğer önemi yoksa, “Seçim Stratejileri 2011” programını niye hazırlattın?..
O programda, “seçim çalışmaları”na katılacak “CHP’li kadınlar”a diyorsun ki;
¥ “Gittiğiniz evlerde; Cenaze ve Mevlid gibi olaylara katılma ihtimaline karşı, yanınızda fular taşıyın ki, başınızı örtebilesiniz!..
¥ Ezan okunurken çalışmalara ara verin, müzik yayınını durdurun!..
¥ Size dinsiz-imansız parti dediklerinde; partimizin en yetkili organlarında imam ve din sosyoloğu arkadaşlarımız olduğunu söyleyin!.. Hatta; Atatürk’ün de; Meclis’i bir Cuma günü sarıklı imamlarla ve dualarla açtığını anlatın!”
Söyleyin Bay Kılıçdaroğlu;
“Saha çalışması” yapacak CHP’li kadınlardan, “halkın inancına saygılı” davranmalarını isterken, kendiniz ne yapıyorsunuz?..
CHP’li kadınlara veriyorsunuz talkını, kendiniz yutuyorsunuz salkımı!..
Hani derler ya;
“Alışmadık popoda don durmaz!”
O kadar “taklitçi”, o kadar “istismarcı” ve o kadar “çakma”sınız ki; “dindarlara hoş görüneyim” derken, “maske”niz hemen düşüyor!..
Eğer bu işlerde “samimi” olsaydınız, kalkıp da “Cuma saati”nde bildirge açıklamazdınız!..
Ama, siz de haklısınız;
“Dine mesafeli” duruş, sizin “gen”lerinizde var!.. Büyük büyük lideriniz İnönü “Allah” demezdi... Ondan sonraki lideriniz Bülent Ecevit de; “Bakanlar Kurulu toplantıları”nı veya “lider toplantıları”nı hep “Cuma Namazı saati”ne denk getirir ve bu yüzden de, iktidar ortağı MHP’nin genel başkanı Devlet Bahçeli, bir türlü “Cuma Namazı”na gidemezdi!..
Devlet Bahçeli, Ecevit’e ne kadar saygılı ve ona ne kadar “esir” olmuşsa, “CHP’nin alnı secdeli adayları” da, bugün size “esir” olmuşlar!..
Malûm, “esir”ler için, Cuma Namazı Darül İslam’da da Darül Harp’te de “farz” değildir!..
CHP-AK PARTİ FARKI!
Bunu da böylece ifade ettikten sonra, gelelim “seçim bildirgesi”ni açıklarken sarfettiğiniz bir söze!..
Konuşmanızda, “2B arazileri” konusunda yaşanan sorunla ilgili olarak dediniz ki;
“CHP ile AK Parti iktidarının dünyaları arasında SİYAH ile BEYAZ kadar fark vardır!”
İşte burada haklısınız...
CHP ile AK Parti’nin “dünya”ları gerçekten de birbirinden çok farklı!..
Hem de; “siyah” ile “beyaz” arasındaki fark kadar!..
Birbiriniz arasında o kadar “fark” var, birbirinize o kadar “zıt”sınız ki; “siyah”la “beyaz”ın da ötesinde; adeta “katran”la “süt” kadar!..
Niye biliyor musunuz;
AK Parti İktidarı’nın Başbakan’ı Tayyip Erdoğan; seçim çalışmalarını, dün Bayburt’tan “Bismillah” diyerek başlattı... “Seçim mitingi”ne başlamadan önce de, Bayburt Ulu Cami’ye gidip, “Cuma Namazı” kıldı...
Ama siz;
“Cuma Namazı’na gitmediğiniz” gibi, gidecek olanları da “esir” aldınız!..
İşte aranızdaki fark!..
Erdoğan “cami”de!..
Kılıçdaroğlu “salon”da!..
Öyle bir “fark” ki;
“Süt” ve “katran” kadar!..
Bir de kalkmış;
“Halk Partisiyiz” diyorsun!..
Peki, bu “halt” neyin nesi?..
Pardon, pardon!..
Siz, evinize gidip; “tek başınıza”(!) mı kıldınız “Cuma Namazı”nı?!?..

Namaz’da bayrak değil, el açılır!
Ne enteresan değil mi?.. O güne kadar “halk”ı unutan siyasiler, “seçim sath-ı maili”ne girildiğinde birdenbire “halk”ı ve onun “inanç”larını hatırlayıverir!..
Düne kadar, “Kur’an ayetleri azaltılsın” diyen bazı “Baba”lar, miting meydanlarında “Kur’an-ı Kerim öpmeye” başlarlar!..
“İnanca saygılı laik” olduklarını söyleyen ama “inançlı” insanlara “zulmeden” siyasiler de, “eşlerinin başına örtü” geçirip, öyle çıkarlar “seçim otobüsü”nün üstüne!..
Öyle ya; bu halk “dindar”dır, oyunu “dindara saygılı” olana verir.
Bakıyorum da; “Marksist ve Leninist” görüşleri benimseyen, hatta “Kürtlerin dini Zerdüştlüktür” diyen, “Ramazan ayı”nda, milletin gözleri önünde “yemek” yiyip, “su” içen BDP’li siyasiler, birdenbire “Kürt halkının Müslüman olduğunu” hatırlayıverdi!.. Artık, “cami”lerde bile değil, “meydanlar”da toplanıp, “Cuma Namazı” kılıyorlar!..
Öyle bir “namaz” ki; tepelerinde “Marksist, Leninist, Maoist ve hatta ateist” örgütlerin “kızıl bayrak”ları sallanıyor!..
Bunun adı, “istismardan da öte” bir şeydir!..
Bunun adı, “Kürtleri aldatmak”tır, “oy avcılığı”dır!..
Ama, “Müslüman Kürtler” bilirler ki, namazda “bayrak açılmaz”, namazda Allah’a “el açılır” ve dua edilir.
“Gösteriş” için kılınan namazda ise; “bayrak” da açılır, “kıç-baş” da!..
Dün, İstanbul’da; “başı açık BDP’li kadınlar” da “Cuma Namazı” kılmış, onu söylemek istiyorum!..

Kemal Bey'in parayı nereden bulacağını öğrendim. İşte adresi...

Dilin kemiği yok, demode ama doğru bir ifade...
Kemiği yani kendisini kısıtlayacak bir öğe olmadığı için, dil her şeyi söyleyebilir.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun dün açıkladığı CHP Seçim Bildirgesi, "dilin kemiği yok" deyiminin, siyasette vücut bulmuş şekli...
CHP kurmayları sanki büyük bir masanın çevresine oturmuş ve "Onu yaz, bunu yaz, unutmadan şunu da ekle" tarzı bir sallama fırtınasıyla Bildirge'yi kaleme almışlar.
***
Önce vaatlere göz atalım:
Her yıl 800 bin kişiye iş yaratılacak.
Bilgi teknoloji ve iletişim sektöründeki vergiler en alt düzeye indirilecek. Telefon ve internet hizmetlerinin yüzde 20 ucuzlaması sağlanacak.
KOBİ'lere faizsiz kredi verilecek.
İşsizlik fonundan yararlanma koşulları kolaylaştırılacak.
İşsizlik ödeneği kişilerin geçim standardı gözetilerek belirlenecek.
Ücretlinin vergi yükü düşürülecek.
Esnafın ödediği sosyal güvenlik destek pirimi kalkacak.
Çiftçiye mazot bir buçuk lira olacak.
Kamu çalışanlarına yarım maaş tatil desteği verilecek.
Her aileye ayda en az 600 lira Aile Sigortası parası verilecek. Bu miktar 200 liraya kadar artırılacak.
Yeşil Kart uygulaması iyileştirilerek sürdürülecek.
Dul ve yetimlere asgari aylık ödemesi yapılacak.
Meslek liselerinde ve meslek yüksek okullarında okuyan gençler tam zamanlı olarak sigortalı olacak, primlerini devlet ödeyecek.
Emekliye milli gelir artışından pay verilecek.
Çalışan emeklilerden kesilen sosyal güvenlik destek primi kaldırılacak.
Çalışan ve çalışmayan bütün engellilere aylık ödenecek.
Otoyollara, viyadüklere, limanlara vs. yenileri eklenecek.
***
Bizim gençliğimizde "Anlat, anlat, heyecanlı oluyor" şeklinde bir laf vardı.
Yukarıda sıraladığımı vaatler de öyle... Tam bir "ekmek elden su gölden" durumu, insanı heyecanlandırıyor!
Örneğin Aile Sigortası: İlk anda kulağa ne güzel geliyor değil mi? Halbuki ekonomiye ve çalışma hayatına vurulacak ağır bir darbeye, "şık" bir isim vermekten başka bir şey değil.
Bu dönem asgari ücret alan bir kişinin eline ayda net 630 lira geçiyor.
Eğer aile sigortası adı altında, insanlara ayda 600 lira havadan para verirseniz...
Milyonlarca insanın çalışmasına gerek kalmaz. "Çalışmayın, evinizde oturun" demekten başka bir şey değil bu...
* Aile Sigortasından başka, üniversite harçlarının kaldırılmasından, çeşitli kesimlere ekstra yardımlar yapılmasına (Yeşil Kart, vs.), uygulanacak olan program, devlet harcamalarının devasa miktarda artırılması anlamına geliyor.
Neden olmasın? Çok kazanalım, çok harcayalım.
O halde belli bir bütçe dengesinin sağlanabilmesi için vergilerin artırılması, hem de ciddi miktarda artırılması şart.
***
Ama bir dakika!
CHP aynı zamanda vergilerde de indirim yapacağını söylüyor.
Yani devlet, kazandığından daha fazla harcayacak.
Nasıl? Herhalde dış borç alarak...
Ama yoo! CHP dış borçlanmaya da karşı çıkıyor.
Peki, bu çelişki nasıl çözülecek?
Devlet az gelirle, çok harcamayı nasıl yapacak?
Kılıçdaroğlu'na sorduğunuzda, "Benim adım Kemal, gereken kaynağı ben bulurum" diyor ya...
İşte Kemal Beyin herkesten gözlediği o kaynağın adresini veriyorum:
Dikilitaş Mahallesi, Yenidoğan Sok. No: 55, Beşiktaş, İstanbul.
Neresi mi bu?
Para matbaası.Yani 'Darphane'.
CHP Hükümeti, Darphane'yi sabah akşam çalıştırarak, devasa bütçe açığını yamayacak. Peki sonuç?
Kemal Bey bizi geleceğe döndürecek:
Enflasyon yüzde 100'ün üstüne çıkacak. Kısa sürede paramız yine "zenginleşerek" altı sıfırlı hale gelecek.
Güzel günler göreceğiz çocuklar!
Not: Pişmiş aşa su katmamak için 23 Nisan yazısını yarına bırakıyorum. "Ulusal Egemenlik" bayramınız kutlu olsun.

Aykırı bir analiz: AK Parti’nin gücünün sırrı!

 
Dede torununa bir masal anlatıyor.

Aç bir kurt bir kaplumbağanın başında bekliyor. Her ikisi de zor durumda. Kaplumbağa iki taşın arasına girmiş bekliyor. Kafasını çıkartsa kurt kapacak. Kurdun salyası sırtına damlıyor. Sıcak nefesi genzini yakıyor.

Kurt da eğer kaplumbağayı yiyemezse ölecek.. Açlıktan her an düşebilir..

Kurt çaresiz, çevreye bakınmak için kaplumbağanın başından ayrılır. Kaplumbağa bunu fırsat bilir ve hemen birkaç adım ileriye gider. Kurt bunu görür ve hemen tekrar kaplumbağanın başına gelir..

Bu durum birkaç kez tekrarlanır ama kaplumbağa giderek umudunu kaybetmektedir.. Hafifçe başını çıkartır, bir bakar ki bir kavak ağacının dibinde durmaktadır. Kurt başından uzaklaşır uzaklaşmaz, hemen kavağa tırmanmaya başlar.. Tam bu noktada, torun müdahale eder.

-Ama kaplumbağa kavağa tırmanamaz ki!

Dede cevap verir: Yaşamak için buna mecburdu.

AK Parti de yaşamak için başarmaya mecbur.. Üstelik çevresinde bir tek aç kurt yok.. CHP’sinden MHP’sine, Ergenekon’una kadar bir sürü aç kurt dolanıyor..

AK Parti’nin başarısının arkasında biraz da CHP’nin, MHP’nin, BDP’nin öfkeli tepkileri var.. Bunlardan kaçanlar AK Parti’ye sığınıyorlar. AK Parti’den kaçanlar ise buraya gidiyor.

MHP ve BDP öfke yumağı zaten.. CHP 6 cephede birden savaşıyor. 6. cephesi kendi iç savaşı.. Her şeye karşı çıkan, bir dediği ötekini tutmayan, müzmin muhalefet hastası bir parti..

AK Parti cıva gibi.. Cıvayı bir arada tutan, onu hareketli kılan şey kendi karakteri kadar, çevre şartları ile ilgili.

Türkiye’de siyasetin denizi çok engebeli, çalkantılı.. Bu kadar çalkantılı bir denizde menzile yol almak kolay değil, ama bazen de dışarıdan bakıldığında son derece çetrefil gibi gözüken durumlar, bir anda şansa da dönüşebiliyor..

Necip Fazıl’ın “Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın” mısralarını hatırlayın. AK Parti böyle bir zeminde doğdu. Normal bir zamanda AK Parti’nin işi zor olacak.. Yoksa bugünkü şartlarda yapması gereken şey belli. Ötekilerin; şu darbecilerin avukatlığına soyunanların, öfkeleri akıllarından büyük adamların dediğinin tersini yapın, büyük ihtimalle doğru bir şey yapmış olacaksınız.. Yani şu 7-8 Hasan Paşa mantığı..

Sirkte doğan çocuklar için perende atmak, ipte yürümek, başkaları için çılgınca sayılan şeyler, çok sıradan bir şey.. AK Parti’nin içinde doğduğu şartlar, ona tarihi bir rol ve misyon yüklüyor..

Buna potansiyel olarak hazır değilseniz, zamanın size yüklediği rolü anlayamayabilirsiniz.. AK Parti rolünün, tehditlerin ve fırsatların farkında.. Bu insanlar devlet geleneği içinden gelen insanlar değil.. Hatta bürokraside bile kariyer yapmalarının ne kadar zor olduğu ortada. Namaz kılıyorsanız, içki içmiyorsanız, eşinizin başı örtülü ise başınıza nelerin geleceği belli.. Hatta dans etmeyi bilmemenin bile bazen kariyer için sorun teşkil ettiği bir süreçten geçtik.. Buna rağmen elde edilen başarılar küçümsenemez.

“Zor oyunu bozar” diye bir söz var. Öfke ve şiddet çare, çözüm, güç kaynağı değil. Çevrenizde ancak bir çete, militan, psikopat insanlarla sindirilmiş köleler kalır.. Kral çıplaktır ama, herkes kralın kaftanına övgü yarışına girer.. Korku toplumlarında öfke patlamaları yaşanır.. Şiddet karşısında insanlar korkularından emin olmak için güç ve iktidar sahiplerine yaklaşırlar. Güç ve iktidar sahipleri ayaktayken monarkın elini öper herkes, ama yorgunluk gösterir, tereddüt ederse saldırıya uğrar. Düştüğü anda da ilk tekmeyi en yakınından yer.

AK Parti 3. dönem iktidara yürüyor.. Güç ve iktidara tapanlar, korkanlar AK Parti’ye yaklaşacaklardır.. AK Parti’nin önündeki en büyük risk de bu. Bu adamlar kraldan fazla kralcı olurlar.. Bir gecede hidayete erenleri de olur. Kralın bendesi oluverirler.. Çünkü onlar için asıl olan rejimin rengi değil, çıkarlarıdır. Güç ve iktidardır. AK Parti için asıl sorun, Türkiye bu muhalefetten kurtulursa başlayacak. Bir de Erdoğan sonrası ne olacak?. Türkiye’nin geleceği bir tek kişinin karizmasına emanet edilemez.. Sonuçta herkes layık olduğu gibi idare olunacak..

Konjonktüre bağlı başarılar, konjonktürün değişmesi ile bir başarısızlığa dönüşebilir. Başarının kendi güç ve dinamiklerinden beslenmesi gerekir.. Bu da siyasetin derinliği ile ilgili.. Yeni bir devlet anlayışına, siyaset felsefesine muhtacız.. Bir medeniyet projemizin olması gerek.. Yeni bir kent ve mimari anlayışımız olmalı. Buna bir anlam ve ruh yüklememiz gerekiyor.. Tek başına ekonomik refah ve güvenlik duygusu insanı daha çok dünyevileştirir, hedonist bir toplum çıkar ortaya. Hayatının anlamını kaybeden insanlar intihar eder. Evi olur ama ailesi olmaz. Malı olur ama huzuru olmaz.

Aman dikkat. Selam ve dua ile..

Kılıçdaroğlu konuşurken herkes Cuma’daydı!

Başlıktaki meseleye sonra geleceğim.. Önce CHP’nin seçim bildirgesini analiz edelim..
Hemen şunu söyleyeyim; üzerinde iyi çalışılmış, hemen her kesimin sıkıntısına çözüm aranmış..
Taksicinin derdi de vardı, taşeron işçinin de, topraksız köylünün de, emekliler arasındaki aylık farkı da..
Her kesim düşünülmüş, üzerinde çok kafa yorulmuş..
Türkiye’nin temel meseleleri de ele alınmıştı, bölgesel kalkınma hedefleri de..
Üç önemli vurgu dikkat çekiciydi, çok çarpıcıydı..
Biri özgürlük vurgusu..
Öteki zenginliğin vatandaşa dokunacağı..
Üçüncüsü yoksulluğa bakışı..
*
Birincisinden başlayalım..
CHP ne vaat ediyor?
Yeni anayasa, seçim barajının kaldırılmasını, partiler yasasında demokratik değişimi, sivil toplumun güçlendirilmesini..
Daha da önemlisi.. Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını, Adli Tıp Kurumu’nun yeniden yapılandırılmasını.. 
Çok önemli..
Ama 2011 Türkiye’sinde hâlâ bunların konuşuluyor olunması, bir siyasal partinin seçim bildirisine bunları koyuyor olması..
Bu vaatlerin insanları heyecanlandırması düşündürücü..
Hatta üzücü..
Türkiye bu meselelerini çoktan halletmiş olmalıydı!..
Çoktan..
*
Gelelim zenginliğin vatandaşa dokunacağı sözüne.. Benim bir süredir üzerinde durduğum meselelerden biri de bu.. Ülke zenginleşiyor da biz de zenginleşiyor muyuz? O zenginlikten payımızı alıyor muyuz?
Hayır..
Şöyle anlatayım.. Diyelim ki enflasyon yüzde beş, büyüme yüzde sekiz.. İktidarlar vatandaşı enflasyona ezdirmiyoruz diye yüzde beş zam yapıyor..
Bununla da övünüyor..
Biz de eşeğin kuyruğu gibi oluyoruz..
Hep aynı, hep aynı.. Ayın sonunu getiremeyen, sittin sene ayın sonunu getiremiyor..
Zenginlik dokunmuyor..
CHP artık dokunacak diyor..
*
Kılıçdaroğlu’nun şu sözü etkileyiciydi..
Biz yoksulluğu bitirmek istiyoruz, onlar yoksulluğu yönetmek istiyor..
Şahane tespit..
*
CHP’nin seçim bildirisi bunların ötesinde üniversiteliyi de düşünmüş, liseliyi de, memurun tatil parasını da, devşirme sporcularla kazanılan sahte başarıları da, işsizi de..
Kısaca toplumun her alanına dokunulmuş..
Beğendim, Kılıçdaroğlu’nun sunumu derli toplu, basit, anlaşılır, en ücra köydeki insana hitap eden sadelikteydi..
Etkileyiciydi..
*
Gelelim başlıktaki meseleye..
Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını haber kanalları yayınladı.. Anadolu’nun her köşesine ulaştı..
Emekli de dinleyebilirdi, yoksul da, işsiz de, memur da..
Kılıçdaroğlu mütedeyyin, mutaassıp, muhafazakâr insanlara da seslendi..
Onlarda dinleyebilirdi, durakta müşteri bekleyen taksici de, müşterisini taşıyan da..
Dinleyebilirlerdi diyorum..
Dinleyemediler!..
Çünkü Kılıçdaroğlu’nun konuşması Cuma Namazı saatine denk geldi..
CHP yönetimi bilmez mi?
Bu ülkede cuma günü cami günüdür..
Beş vakit namaz kılmayan milyonlarca insan Cuma’yı kaçırmak istemez.. Haftada bir gün camiye koşar..
Beş vakit namaz kılanların büyük çoğunluğu vakitsizlikten cumadan cumaya camiye gidebilir..
Bu Türkiye’nin gerçeğidir..
CHP ne yaptı?
Haftanın günü saati bitmiş gibi..
Cuma Namazı saatinde en iddialı vaatlerini sıraladı..
Büyük hata yaptı..
Dilerim bilgisizlikten, Türkiye’yi tanımamaktan değildir..
Telaştandır..

Sen bizi batıracaksın Kemal

Babaları Demirel de böyleydi... Seçim kazanmaktan umudunu kesince, işi promosyona dökmüştü: “Kim ne veriyorsa, ben 5 fazlasını veriyorum...”
Demek ki Baba sadece liste yapmıyormuş.
Ufuk ve vizyon da çiziyormuş CHP’ye.
Dün Kemal Kılıçdaroğlu’nun ağzından dinlediğimiz CHP’nin “seçim beyannamesi”, bir Demirel klasiğiydi adeta...
Keşke toplantı Selim Sırrı Tarcan Salonu’nda yapılsaydı.
Kapıda toplum polisleri (frukolar) bekletilseydi.
Retro görüntü vermek için kürsü ve izleyici koltukları arkaik ışıklandırma sistemiyle aydınlatılsaydı.
İsmet Paşa da mezarından kalkıp gelseydi ve “son numarasıyla” gurur duysaydı. “Biz ortanın solu derken, bunu murat ediyorduk işte evlat... Soldan soldan gider gibi yapıp, sağdan vuracaksın. Bunu Ecevit’e anlatamadık. Bakın Kemal Bey oğlumuz işi nasıl kıvırıyor...”
Hakikaten de iyi kıvırıyor.
Hiçbir şey söylemeden, çok şey anlatıyor.
Mesela, “Kürt” demeden Kürt meselesini çözüyor. “Alevi” sözcüğünü ağzına almadan Alevi meselesini hallediyor. Başörtülü kızları merdiven altına hapsederek, başörtüsünü “sorun” olmaktan çıkarıyor.
Bu arada, bol bol da dağıtıyor...
Kim ne veriyorsa, 5 fazlasını veriyor.
İktidar partisi 500 milyar dolar ihracat mı öngördü?
Bu ne ki? “Biz geldiğimizde 650 milyar dolara çıkaracağız” diyor.
Büyüme hedefi yüzde 6 olarak mı belirlendi?
Bunu çok düşük buluyor: “Bizim zamanımızda yüzde 7 olacak...” diyor.
İktidar, milli gelir hedefini Cumhuriyet’in 100. yılında 25-30 bin dolar olarak mı belirledi?
Rakamların efendisi Kemal Bey bunu da az buluyor. “Bizim iktidarımızda milli gelir 31 bin dolar olacak?”
Neden 30 değil, 35 değil, 40 değil de, 31 bin dolar?
Bu küsurat, Kemal Bey’in işin üzerinde ciddiyetle durduğu, bu rakamı bulmak için kılı kırk yardığı anlamına mı geliyor.
Peki, işini ciddiye alan bir adam, “Büyüme rakamını yüzde 6 olarak belirlemişlerdi, yüzde 9 çıktı... Yine hedefi tutturamadılar!” der mi?
Kemal Bey bunu dedi işte... Recep Bey’i “hedefi tutturamamakla, kamuoyunu yanıltmakla” suçladı.
Kemal Bey’in “Retro seçim beyannamesinde” başka neler var?
Ne yok ki?
Hem, kim ne veriyorsa 5 fazlasını veriyor, hem de kimsenin aklına gelmeyecek yeni promosyon kalemleri icat ediyor...
Her ev kadınına, 600 lira aile yardımı... (Recep Bey kömür ve buzdolabı işine abanırsa, bu rakam duruma göre bin 200 liraya da çıkabilecek.)
Fındık üreticisi taban fiyatını kendisi belirliyor. (Dünya piyasası diye bir şey yok sanki... Borsa diye bir şey yok.)
Kayısı üreticisi, kayısısını kendi koyduğu fiyattan satıyor.
Köylüye mayınlı arazilerden bol bol toprak dağıtılıyor.
Taksiciden KDV ve ÖTV alınmıyor.
Her yıl 1 milyon kişiye kamu kesesinden iş bulunuyor. Vs...
Bütün bu sarf kalemlerini topladığınızda 300-400 milyar dolar gibi bir rakama ulaşıyorsunuz ve ister istemez “kaynağı” merak ediyorsunuz ama onun adı Kemal...
Demirel, 5 fazlasını vaat etmişti ama sözünü tutamamıştı.
Mevcudun üzerine bir şey koyamamıştı çünkü.
Biriktirilenleri çarçur etmiş; hem kendisini, hem ülkeyi harcamıştı.
Kemal Bey de mevcudun üzerine bir şey koymuyor.
Bir büyüme hedefi, bir kalkınma reçetesi, bir ekonomi vizyonu yok.
Bütün politikaları, “biriktirilenleri sarf etmek” üzerine kurulu...
Ben Demirel’in yerinde olsam, “Sen bizi batıracaksın Kemal” derdim.
Giderayak bu iyiliği yapardım.
Beni Cumhurbaşkanlığıyla taltif eden halkıma borcumu bu şekilde ödemiş olurdum.

5 Nisan 2011 Salı

Hz. Muhammed’in kurduğu devletin resmi dili neydi?

Türk Yurdu dergisi, 100’üncü yıl sayıları yayınlıyor. Kaçırmayın..
Derginin Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir, konuyla ilgili yazısında,  “Geçen yüzyıl, Türklerin cihan devleti Osmanlı Devletini kaybettikleri ve kendilerini Türk olarak idrak ettikleri yüzyıldır. Önce Hıristiyanlar isyan etti/ettirildi ve bağımsızlıklarına kavuştular. Daha sonra ayrılık fikri Müslüman unsurlara da sirayet etti, onlar da Avrupalı güçlerin fitneleriyle dindaşlarını terk ettiler. Millet-i hakimenin bakiyesi Türklerin münevverleri kendi başlarının çaresine bakmak için en doğru siyasî yolun hangisi olduğu konusunda münakaşalara giriştiler. Osmanlı Devletini başı ve gövdesiyle ortadan kaldırma girişiminin, Türklüğün toptan imhasının adım adım yaklaştığı günlerde, gerek yurtdışında gerek İstanbul’da bir araya gelerek yoğun fikir mesaisi gösteren münevverler devlet-i ebed müddet olmaksızın milletin yaşatılamayacağını anladılar” diyor.
İçinde Kürtlerin de bulunduğu Türkler, geçen yüzyıla Türk olduklarını idrak ile girdiler ama içinde bulunduğumuz yüzyıl başında, Türklükle kavgası olan bir parti iktidar oldu! Şimdi de devleti kuran partide Türklük aleyhinde sesler çıkıyor! Türklerin çoğunluğu, tehdidi henüz algılamış değildir!

***

 Bugün de Türklüğün imhası için ayrılık fitnesi geliştiriliyor. Öyle ki geçtiğimiz Cuma günü Cizre’deki “sivil itaatsizlik” eylemi çerçevesinde kılınan Cuma namazında, emekli imam İbrahim Çeter, Rusya Federasyonu’nun dağılma döneminde 12 Türk devletinin bağımsızlığını kazandığını öne sürerek “Bu bağımsızlıklarını kazanırken hiç bir insanın kılına zarar gelmedi, kan dökülmedi, asimilasyon politikası yürütülmeden özgürlüklerine kavuştular. Ama Türkiye bunun tam tersini yapıyor. Yurttaşların özgürlüklerini ellerinden almak için her türlü yolu deniyor. Herkesin kendi dilinde, dini inançlarını kendi ana dillerinde yerine getirmesi gerektiğini, asimilasyon ve ırkçı politikalara yer olmadığını Kur’an-ı Kerim de söylüyor” diye Allah’ın kitabını da fitnesine malzeme yaptı. 
İmam açıkça, “Türkiye de Sovyetler gibi dağılıyor. Bu dağılmayı sağlayan ayrılıkçı güçlere, yani terör örgütüne askeri operasyonlar yaparak niçin kan döküyorsunuz?” demiş oluyor!
Bir defa Sovyetlerden bağımsızlık kazananlar, önceden de bağımsız devletti zaten! Bağımsızlıklarına Rus Çarlığı veya Sovyetler son vermişti. Sovyetlerin dağılması ile gasp edilmiş haklarını kazanmış oldular. Kürtler ise Selçuklu, Osmanlı veya Türkiye çatısı altında bağımsızdı. 
İkinci olarak “Hz. Muhammed’in kurduğu devletin resmi dili Arapça değil miydi?” diye sorulsa ne cevap verecek acaba bu imam? Müslümanların fethettiği her yerde resmi eğitim dili Arapça olmuyor muydu? Hatta Kürtlerin yaşadığı yerlerde de eğitim dili Arapça değil miydi? Kürtçe namaz mı vardı?

***
Dergide Nevzat Kösoğlu, Ziya Gökalp’ı çocukluğundan itibaren incelemiş:
 “Babası Tevfik Efendi bir gün ona Namık Kemal’in öldüğünü söyler. ’Sizin en büyük hocanız ve milletin de en büyük adamı’ dediği şairin hikâyesini dokunaklı bir dille anlatır. ‘İşte, sen bu adamın arkasından gideceksin! Onun gibi vatanperver, onun kadar hürriyetperver olacaksın!’ der.” 
Kösoğlu, “Gökalp’ın; Babam bu sözlerinden bir sene kadar sonra vefat etti. Fakat bu sözler, mukaddes bir vasiyetname mahiyetinde olarak, ruhumda celî yazılarla işlenmiş kaldı” sözlerine de yer veriyor.
Demek ki ileride milletin birliğini sağlayacak Gökalp gibi adamlar, önlerinde Namık Kemal gibi bir örnek şahsiyet olursa yetişiyor. Kimileri de kendilerine Abdullah İbni Sebe gibi Allah’ın ayetlerini çarpıtanları örnek alıyor.

Bahçeli, Fethullah Gülen’e neden mesaj gönderdi?

Devlet Bahçeli gibi ihtiyatlılığı tescilli bir liderin toplumda ve medyada büyük ağırlığı olan Fethullah Gülen gibi bir kanaat önderine üstelik hemen seçim öncesinde ültimatomu çağrıştıran malum mesajı göndermesi fevkalade kayda değerdir.
Birincisi; mesaj ayaküstü değil, yazılı olarak verilmiştir ki bunun anlamı yapılanın taammüden olmasıdır.
Mesajın MHP eski Genel Başkan yardımcısı Abdurrahman Küçük  ile MHP eski Genel Başkan adayı Zekeriya Beyaz’a yapılan malum baskınlardan sonra olması da bir diğer ayrıntıdır.
Peki MHP lideri kamuoyuna açık olarak böyle bir mektubu Gülen’e niye mi gönderdi?
Bize göre bunun nedenleri şunlar olabilir:
1) Bahçeli, cemaatin bu denli politize olmasını ülke ve inancımız  adına tehlikeli buluyor ve bu politizasyonun belli bir proje kapsamında olabileceğini düşünüyor.
2) MHP lideri, cemaatin kraldan çok kralcı, yani AKP’den çok AKP’li olmasını yanlış buluyor.
3) Bahçeli, cemaat sempatizanlarının devlette kadrolaştığı ve bunların hukuk dışı işler yaptığı iddialarından rahatsız.
4) MHP lideri, cemaatin ülkücü taban üzerinde faaliyet yapmasından hoşnut değil.
5) Bahçeli, cemaat yayın organlarının MHP karşıtı eski ülkücüleri baş tacı yapmasından da hoşnut değil.
6) MHP lideri Ergenekon soruşturmasında yaşanan son ilahiyatçı dalgasında dolaylı olarak partisinin hedef alındığı kanaatinde.
7) Bahçeli merkez sağın tasfiyesi sonrasında hedefe MHP’nin oturtulduğunu ve bu işi de cemaatin yapmaya soyunduğu izleniminde.
8) MHP lideri partisinin güçlü olduğu eski merkezlerdeki düşüşü de cemaatin faaliyetlerine bağlıyor.
9) Bahçeli, cemaatin devletin en temel kurumu olan Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef almasını da devletin bekası adına yanlış buluyor.
10) MHP lideri son dönemde doruğa çıkan toplumsal gerginlikte  cemaatin AKP’nin önünde yer alıp rol oynadığı hükmünde.
İRADE NEREDE
Şifre ile altın nesil ve MİT!
Şifreli sınav rezaletinde kuşkular sürüyor.
Sadece öğrenciler ve velileri değil bütün toplum tedirgin!
Onlarca yıldır hiçbir sorun yaşanmayan üniversiteye öğrenci alma hadisesine artık şaibe karışmıştır.
Bu ülkede doğru dürüst işleyen kurumlardan biri olan ÖSYM, AKP ile beraber hata üstüne hata yapmaya başladı.
Hatırlayın, aynı yanlışlar geçen yıl KPSS sınavında olmuştu.
Peki bütün bu olanlar aksilik ya da tesadüf mü?
Kesinlikle değil!
AKP ve güruhu devleti ele geçirdiği yetmiyor, şimdi toplumu fert fert yönlendirmenin peşinde.
Proje malum, altın nesil yetiştirmek yani Cumhuriyet zihniyeti ya da neslinden rövanşı almaktır.
Bunun için de hile, kopya dahil her yola başvuruyorlar.
Kendi çizgilerinde neslin hükümranlığı adına akla dahi gelmeyecek  gayri hukuki ve gayri ahlaki her şey!
İşte dün KPSS ve bugün YGS’de yaşananlar ortada!
ÖSYM’nin başına sırf kendilerinden diye Ali Demir isimli bir tekstil mühendisini getirdiler ki benzer kadrolaşmalar çok önceden alt kadrolarda zaten tamamlanmıştı.
İlginçtir hükümet bütün olanlara susuyor! Uçan kuşlara bile güzergah tayin eden Tayyip Erdoğan milyonları ilgilendiren bu konuda hiç oralı olmuyor.
Soruyorum; bu suskunluk yapılan yanlışın kabullenilmesi midir?
Değilse bu kayıtsızlık neden?
Diyeceksiniz ki Başbakan bu iş için Milli İstihbarat Teşkilatı’nı mı görevlendirsin? Aman bunu yapmasın, zira daha önce gördük KPSS’de yaşananlara görevlendirildi de ne oldu?
Düşünün o sınav şaibeli diye hükümet tarafından iptal edildi lakin Başbakan’dan araştırma ve soruşturma emrini alan MİT hâlâ bir sorumlu bulamadı!
Şimdi aynı görev verilirse belli ki benzer şeyler olacak!
Sahi MİT, Başbakan’dan bir görev aldı ise aylardır neden bir şey bulmadı ya da bulamadı?
Yoksa MİT de Emniyet misali AKP zarar görmesin titizliğinde midir?
AKP ile beraber, görüyorsunuz MİT bile ne hale getirildi!
Eskiden MİT Müsteşarlarının bir ağırlığı vardı, şimdi Müsteşar  adeta AKP’nin müşaviri gibi!
Tekrar konuya dönersek yapılan şifre sahtekarlığı ortaya çıkmazsa vicdanlar kanayacaktır.
Olağan şüpheliler ise belli de oraya dokunacak irade yok!
AMBALAJ
Türkücü Bakan, ithalattaki patlamayı anlat!
İktidara ve medyaya bakarsanız ihracat uçuyor.
Her ay yapılan törenlerde dış satım şu kadar arttı diye caka satıyorlar.
Peki gerçek öyle mi?
Nerdeee!
Güya artan ihracat aslında patlayan ithalatın doğal yansıması, ancak oran felaket.
Örneğin ihracat; 2011’in ilk aylarında ihracat yüzde 22 artarken ithalat yüzde 47 arttı.
Bunun anlamı şudur:
Türkiye’de ihracat artık tamamen ithalata endeksli, yani montaja dayalı hale geldi.
Evet dışarıdan gelenleri ambalajlayıp tekrar dışarıya satıyoruz ki ihraç kalemlerindeki katma değer oranları ortada.
Böyle giderse 2011’de dış ticaret açığı 80 milyar dolara yaklaşacak ki bunun anlamı felakettir...
Türkücü, Dış Ticaretten Sorumlu Bakan Zafer Çağlayan, ithalat rakamını neden görmezden geliyor ve kamuoyundan saklıyor?
AL GÖZÜM
Cizre, Libya’dan kötü!
Önceki gün Cizre!
Olaylar öğle saatlerinde başlıyor.
Göstericiler bütün şehri tarumar ediyor.
Araçlara ve dükkanlara saldırılar.
Molotoflarla etrafı yakmalar.
Yol kesmeler ve kimlik kontrolleri yapmalar.
Yetmedi, polislere ve otolarına saldırılar.
O da yetmedi, polis karakoluna ve devlet dairelerine hücumlar.
Evet önceki gün Cizre, Libya’dan farklı değil, hatta çok daha kötüydü!
Peki Libya için nutuk atan Gül ve Erdoğan ne mi dediler bu olanlara?
Sadece seyrettiler!

'Ajan gazeteciler'e bir uyarı

Günlerdir gözüm gazetelerde, bizim medyanın her gündeme gelişinde severek tartıştığı bir konu yeniden su yüzüne vurdu diye yerin göğün inlemesini bekliyorum.

'Ajan gazeteciler' konusuna bu defa uzağından bile değinen yok.
Oysa Amerikalılar konuyu ciddiye almışlar. Taraf'ta yayımlanan Wikileaks belgelerinden biri, Ankara'dan geçilen bir raporda, bir Ak Parti yöneticisinin, isim de vererek, "Bizim medyada MİT'e paralı ajan olarak çalışan gazeteciler var" dediği zikrediliyor. MİT'in bir zamanlar yöneticiliğini yapmış Mehmet Eymür tarafından deşifre edilmişti sözü edilen kişi...
Wikileaks iddiası tartışılmadı, orada kaldı.
Burada defalarca yazdığım ve geçmişte hayli de gürültü kopardığı için, "Herkesin bildiği bir gerçek, eskidi, niye tartışalım?" denilmiş olabilir. Benim için de bayat bir konu gerçekten.
İyi de, işlenen bir cinayet vesilesiyle bir başka isim üzerinden yeniden gündeme gelince de mi tartışmayacağız 'ajan gazeteciler' konusunu?
Geçen hafta Bodrum'dan Haluk Akter adlı 'emekli bir Emniyet müdürü'nün intihar haberi geldi. Gazetelere ilk gün böyle yansıyan haber, ertesi gün başka bir şekle büründü. Emniyet müdürü değildi ölen, eski bir gazeteciydi; intihar etmemiş, cinayete kurban gitmişti. Sonraki gün ise aynı cinayetle ilgili daha değişik bir haberle karşılaştık gazetelerde: Öldürülen kişi 'gazetecilik' yapmıştı, ama aslında MİT mensubuydu...
En iyisi Sabah'tan Savaş Ay'ın yazısından ilgili bölümleri okuyalım: "29 Mart Salı günü Bodrum'daydım. Gazeteciliğe başladığım yıllarda Hergün gazetesi polis muhabiri olarak tanıdığım Haluk Akter'in evinde ölü bulunduğu haberi geldi."
'Gazeteci' sandığı kişinin 'Emniyet müdürü' olarak tanınmasına şaşırmış Sabah yazarı, ama esas şaşkınlığı kendisi de 'gazeteci' kökenli eski eşin gerçeği açıklamasıyla yaşamış olmalı: "Eski eşinin söylendiği gibi emekli emniyet müdürü değil, Milli İstihbarat Teşkilatı'nda (MİT) Kontrespiyonaj (Casusluğa Karşı Koyma) Amiri bir 'ajan gazeteci' olduğu gerçeğini açıkladı: (..) Haluk çok şey yaşamış ve çok şey biliyordu. Polis Koleji'ni bitirdikten sonra yeteneklerini keşfeden bazı yöneticiler onu MİT'e alıp çok özel ajan olarak yetiştirdi. 1974'te Hergün gazetesi polis muhabiri olarak basın dünyasının içine sızdı. (..) Yıllarca basın yayın organları içinde gazeteci gibi çalıştı. MİT'te Kontrespiyonaj Dairesi Amirliği'ne kadar yükseldi. MİT Başkanı Nuri Gündeş onu evladı gibi severdi."
Şimdi durup derin bir nefes alabilirsiniz.
MİT mensubu biri... 'Özel ajan' olarak yetiştiriliyor... Sonra bir gazeteye 'sızdırılıp' yıllarca değişik gazete ve dergilerde 'gazeteci gibi' çalışıyor... Aynı dönemde MİT'te 'daire amirliğine kadar yükseliyor' da... Medyada ise pek çok ses getiren manşette ya haberi getiren, ya da bizzat yazan konumunda...
Bir hafta önce Bodrum'da öldürülen kişi böyle biri. O gün bugündür hakkında yazılanlara şöyle bir göz atın göreceksiniz: Hergün'den Söz'e kadar değişik gazetelerde ve çeşitli dergilerde çalışmış birinin 'MİT irtibatı' deşifre olmuşken, olayın 'ajan gazeteci' boyutuyla ilgilenen tek bir Allah'ın kulu çıkmamış medyamızdan...
"Rusya hesabına mı çalışıyordu?" diye soran çıkmış, Almanya ile ilişki kuran da, ancak meslek mensuplarını ilgilendiren konuya öylesine olsun temas eden yok...
Oysa bir zamanlar pek çok kez gündeme taşınmıştı bu konu... Vaktiyle çalıştığı gazetelerde omuz omuza mesai vermiş onca kişinin dut yemiş bülbüle dönmesini aklım havsalam almıyor.
Demek ki, artık bu konu önemsenmiyor. Ülkemizde olağan, alışıldık bir hale gelmiş. Ya da mesleğin içinden kişiler iyice kanıksamışlar bu durumu.
Yıllar önce 'ajan gazeteciler' gürültüsü koptuğu bir ortamda, dönemin başbakanı, kendisini ziyaret eden iki kıdemli meslektaşa, "Elimde MİT'çi gazetecilerin listesi var" deyip üzerinde bazı isimlerin yazdığı bir kâğıt göstermişti. O meslektaşlardan biri, "Daha ilk ismi görünce feleğim şaşırmıştı" diye aktarmıştı bana yaşadığı deneyimi...
Ne o iki meslektaş, ne eski başbakan bu konuyu açmaktan keyif duyuyor; onların suskunluğu şimdilerde yaygınlaşan şaşırtıcı kanıksamaya da yol açmış olabilir. Meslek büyükleri ve siyasetçiler dert etmiyorsa, kim, neden bu tehlikeli konuya bulaşacak ki?
'Ajan gazeteci' kimbilir geçmişteki hangi ilişkisinin bedelini ödedi ikinci hayatını kurduğu anlaşılan Bodrum'da...
Beş ayda altı eski MİT mensubu öldürülmüş; acaba onların da 'medya' ile herhangi bir ilişkileri var mıydı?
Var idiyse, öteki 'ajan gazetecileri' uyaracağım da...

Zor işler

Bir haftadır Suriye'deydim. Bir günlüğüne de olsa, Ürdün'e gittim. Bölgede yaşananları yakından izlemek ve Türkiye'nin bölgesel politikalarını dışarıdan görmek için ben hep böyle yaparım. Çünkü Batı kaynaklı bilgiler çoğunlukla bizi yanıltmak amacıyla üretilir ya da abartılarak servise koyulur. Örneğin El-Cezire kendi haberlerinde zaman zaman İngiliz haber ajansı Reuters'i kaynak gösterirken aynı ajans dünyaya servis ettiği haberlerinde El-Cezire'yi kaynak göstermektedir. Her ikisi de bazen 'görgü tanıklarını'  kaynak göstererek haber ve müthiş provokatif analizler yaparlar. Tunus ve Mısır'dan sonra Libya ve Suriye olaylarında bunu çok daha net görüyoruz.
Önce Libya'ya bakalım. BM Güvenlik Konseyi kararı ve NATO operasyonlarını destekleyen Ankara Kaddafi'yi kızdırdı. Ama aynı Ankara NATO'nun muhalefeti silahlandırmasına karşı çıkınca bu kez muhalefet kıyameti kopardı. El- Cezire televizyonu ise tüm Arap kamuoyunu etkileyecek şekilde sürekli bunun propagandasını yaptı. Ateşkes ve barışı sağlayacak bir Ankara hem Libya'da hem de bölgede birçok oyunu bozacaktır.

Gelelim Suriye'ye...
Başbakan Erdoğan sürekli olarak 'Başkan Esad'a demokrasi yönünde telkinlerde bulunduğunu'' söyledi. Başbakan, Londra'da da İngiliz meslektaşı Cameron'ın yanında 'Esad'ın konuşmasını yeterli bulmadığını'' söyledi. El-Cezire ve Reuters bununla ilgili haberleri sürekli verdiler ve Türkiye karşıtı bir ortam yaratmaya çalıştılar. Böyle olunca Erdoğan'ın konuşması Şam'da şoke etkisi yaptı. Erdoğan'la özel bir dostluğu olan Esad, bu konuşmalara olumlu bakmasına rağmen çevresindeki insanlar ve sokaktaki vatandaşlar Suriye'deki Müslüman Kardeşler Örgütü lideri El-Şakfa'nın İstanbul'daki basın toplantısına ki El-Cezire bunu canlı yayınladı, karşı kırgınlık ve kızgınlılarını saklamıyorlardı. Onlara göre 'Türkiye gibi stratejik dost ve müttefik bir ülke buna izin vermemeliydi''. Çünkü El-Şakfa Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun kendilerine verdiği destekten söz etmiş, Başkan Esad'ın konuşmasını yetersiz bulmuş ve Suriye halkını cuma namazı sonrasında ayaklanmaya çağırmıştı.

Oysa meclis konuşmasında önemli şeyler söylemediğine dikkat çekilen Başkan Esad ertesi gün 5 önemli komisyon kurulmasını kararlaştırmış ve bu komisyonlara 25 Nisan'a kadar süre tanımıştı. Olağanüstü halin kaldırılması, Kürtlerin isteklerinin karşılanması, son olayların bağımsız bir kurul tarafından araştırılması, yeni partiler yasasının düzenlenmesi ve son olarak çalışanların sosyal haklarının geliştirilmesiyle ilgili görevlendirilen komisyonlar, çalışma raporlarını bu hafta kurulması beklenen yeni hükümete sunmasından sonra parlamento bu konularla ilgili son kararını verecek. Yani bu sürecin tümüyle tamamlanması için insanlar maksimum iki ay bekleyecek. İki ay sonra Başkan Esad'ın sözünü verdiği reform ve değişimler gerçekleşmezse o zaman muhalefet, Esad'ın konuşmasını yeterli bulmayanlar ve tabii ki ben tekrar sesimizi yükseltiriz. Yükseltilirken de Suriye'nin özgün koşullarını ve bu ülkede meydana gelen ya da senaryolar çerçevesinde gelmesi beklenen olayların Türkiye'yi nasıl ve ne kadar etkileyeceğini de görmemezlikten gelemeyiz. Tam da Libya'da yaşananlar ortadayken. Bu arada özgürlük ve demokrasi söylemi ile işgal edilen Irak'taki durumu unutmamız gerekir. Nasıl olsa Batı kendisinin kışkırttığı iç savaşta her gün onlarca kişinin öldüğü Fildişi ülkesindeki olaylarla hiç ilgilenmemektedir!
Yarın Suriye senaryoları ve Türkiye...

Bugün İşte bunun için yandaş

Artvinli bir avukatın YGS sınavında “şifre uygulandığı” yolundaki keşfi biliyorsunuz büyük yankı yarattı. Haberin medyaya yansıması, 1 milyon 700 bin öğrenciyi “Hayallerimiz de mi çalınıyor?” endişesine itti.

ÖSYM Başkanı Pazar günü medyanın karşısına çıktı ve şifreleme yapıldığı yolundaki iddiaları yalanladı, örnekler göstererek kurumu savunmak istedi.

Ancak bu açıklamalar başta sınava katılanlar olmak üzere “aklı başında” hiç kimseyi tatmin etmedi.

Açık söyleyeyim; şu anda “Evet bu sınavda açıkça şifre kullanılmıştır ve bu şifreler bazı kesimlere verilmiştir” diyemem, çünkü çok mantıklı olan şifre sistemi ortaya çıkmasına rağmen, elimizde çok kesin bir kanıt yok.

Ancak ciddi şüphelerim olduğu da bir başka kesin nokta.

Nitekim, doğru düzgün çalışma yöntemini bütün baskılara rağmen ilke edinmiş medyada da bu eğilimi görüyoruz.

Olaylara objektif bakan medya organları açık suçlamalara girmeden “durumla ilgili şüphe ve endişelerini” dile getiriyorlar.

Ancak ne gariptir ki, benim de ısrarla “yandaş” dediğim medya burada da farklı bakıyor.

Hiç kimse “Bu iktidarın oyunudur” demedi henüz. Ama kuşkuları dile getiriyor. Oysa “yandaş” medya, ya gerçeği bildiğinden ya da “refleksle” hemen ÖSYM Başkanı’nı savunmaya geçti.

Dünkü gazete manşetlerine bir bakalım:

AKŞAM: Şifre gibi savunma.

CUMHURİYET: Kuşkular ortada kaldı.

GÜNEŞ: ÖSYM bizi yeme.

HABERTÜRK: Şifre kitapçıkta değil anahtarda.

HÜRRİYET: Asıl soruya cevap yok.

MİLLİYET: Kopyası çözen ekip inceliyor.

POSTA: Şifre çözülecek.

RADİKAL: Gel bunu öğrenciye anlat.

SÖZCÜ: 1.7 milyon adayın midesi bulandı.

VATAN: Kafalar iyice karıştı.

Yukarıdaki gazetelerin hepsi iktidarın yoğun baskısı altında, gazetecilik görevini adeta yapamaz halde.

Yine de hiç olmazsa çok büyük kitleleri ilgilendiren konularda namuslu ve ahlâklı davranmaya çalışıyor.

Dikkat ederseniz, bu gazetelerin hiçbirinde iktidar eleştirisi yok. Sadece ortaya çıkan durumdan duyulan “kuşku” dile getiriliyor.

Her normal insanın duyacağı cinsten bir kuşkudur bu.

Oysa geliyoruz, açıkça iktidar yanında yer alan medyaya.

Burada durum çok farklı. Çünkü ortaya çıkan skandalın eninde sonunda iktidarın ayağına dolaşacağını hesaplayarak hemen önlem alma yoluna sapıyorlar.

Gelin dünkü bazı gazetelerin manşetlerine bakalım:

BUGÜN: ÖSYM’de şifre yok, rahat edin.

SABAH: ÖSYM’den ikna turu.

STAR: ÖSYM noktayı koydu: Deşifre.

TAKVİM: YGS’de şifre yok.

TARAF: Sınavda öyle bir şifre olamaz.

TÜRKİYE: ÖSYM meydan okudu.

VAKİT: ÖSYM: Alnımız açık.

YENİ ŞAFAK: Şifre iddiasına şeffaf cevap.

ZAMAN: İspat için 1.7 milyon kitapçık internete kondu.

Nedense “yandaş” medyanın hiçbir “kuşkusu” yok.

Demek ki, ÖSYM’nin Başkanı AKP’li ise asla suçlanamaz, kendisinden kuşku duyulamaz. Biat yeterlidir ve
zorunluluktur.

*****


BUNU YAZMAK GEREK

Demek ki seçim hilesi o kadar da zor değil


Bundan dört yıl önce yapılan genel seçimlerde ve ardından iki yıl önceki yerel seçimlerde ve en sonunda da referandumda “bilgisayar hilesi yapıldığı” yolundaki dedikodular hiç bitmiyor.

Şu ana kadar “tahminler” dışında elimizde bir kanıt yok, ancak YGS sınavındaki “şifreleme” olayı seçimlerde de hile yapılmış olabileceği şüphesini güçlendiriyor.

Bilgisayar sistemlerini pek iyi bilmeyen ya da bilgisi yetmeyen pek çok kişi “Canım milyonlarca oyu bilgisayar oyunuyla nasıl kaydırabilirler?” diye sorabilir.

Hiç bilmeyenlere bilgisayarla ne yapılabileceğini anlatmak zordur, ama son sınav zihinleri biraz açabilir.

Örneğin tamamen bilgisayar sistemiyle bir okulda sınava sadece kızların girmesini sağlayan bir program yazılabilmiştir. Bilgisayar konusunda bilgisi olmayanların bunu algılaması da zordur.

1 milyon 700 bin kişiye ayrı kitapçık verilebilmesi de yine bilgisayar programıyla yapılabilmektedir.

Eğer istenirse, önceden hazırlanan bir şifre ile soruları hiç okumadan bile doğru cevapları bulabilmek mümkün olabilmektir.

Bunlar, bilgisayar bilgisi olmayanlar için “inanılmaz” gelebilir ama sonuçta sayısal sistem programlamaları ile akla hayale gelmeyen her şey yapılabilir.

Bu durumda seçimlerin bilgisayar sistemi ile merkeze bildirilmesi uygulaması belki de bu seçimlerde kullanılmamalı.

Eğer kullanılacaksa, muhalefet partileri sandıklara ve tek tek her sandığın sonucuna sahip çıkmalı ve sayımı “babadan kalma usulle” yapmalıdır.

Geç kalınırsa kimse ağlamasın sonra.

*****


MERAK ETTİKLERİM

Bunlar ne önlemmiş böyle!


Üniversite giriş sınavlarında ortaya çıkan “şifreleme” sistemi 1.7 milyon öğrencinin kâbusu oldu. Sınavların tekrarı milyonu aşkın çocuğumuzun psikolojisini bozacaktır ama aksi durumda da yine milyonun üzerindeki çocuğumuzun geleceği ile oynandığı kuşkusu hiç bitmeyecektir.

Bu olayla birlikte aklıma takılan bir konu var. ÖSYM Başkanı kendilerini savunmak için “olağanüstü güvenlik önlemlerinden” söz etti. 1.7 milyon öğrenci için ayrı kitapçık hazırlandığını ileri sürerek bu durumda hile yapılmasının olanaksız olduğunu vurguladı.

Ancak bazı anlarda alınan “olağanüstü güvenlik önlemleri” de şüphe çeker. Hatırladığım kadarıyla bir kere soruların çalınması dışında (uzun yıllar önce) sınavlar iptal edilmişti, ama her şeye rağmen giriş sınavı hep doğru işleyen bir sistem olarak bilindi bugüne dek.

Elbete geçmişte de bazı önlemler alınmıştır ama bu yıl alınan önlemlerin “olağanüstülüğü” sanki “olağanüstü bazı hilelerin üstünü örtmeyi” amaçlıyordu gibi de geliyor insana.

Bu faktörü göz ardı etmemeliyiz.

*****


UYARI

Tutuklama yok peki görevden alma


Son zamanlarda devletin bazı birimleriyle ilgili pek çok skandal çıkıyor ortaya. Arkasından hemen “savcılık soruşturma başlattı” haberi de sökün ediyor.

Konu iktidarla ilgili değilse hakkında soruşturma açılanların evlerine sabahın köründe baskın yapılıyor, bu kişiler “delilleri karartmasınlar” diye tutuklanıyor.

Ama iş iktidar yanlısı devlet görevlilerine gelince akan sular duruyor.

ÖSYM Başkanı ve diğer yetkililer tutuklanmasın ama madem soruşturma açıldı, o zaman “delillerin karartılmaması için” bu kişilerin açığa alınması gerekmiyor mu?

*****


Şifreli kitapçık iddialarından sonra, önümüzdeki haftaların en çok satacak kitabını tahmin etmek zor değil: “YGS’de Başarının Şifreleri” (Gani Yıldız)

*****


YENİ ÖĞRENDİM

ANAP’tan CHP’ye destek


Seçimler için aday belirleme son günü yaklaştıkça ilginç ittifaklar da ortaya çıkıyor.

Bunun son örneği eski ANAP’ın bu seçimlerde CHP’ye destek vermek için harekete geçmesi.

ANAP’ın eski Genel Başkanı ve Rize Milletvekili Mesut Yılmaz’ın CHP üst yönetiminde zemin yokladığını ve özellikle büyük kentlerde kime oy vereceğine henüz karar verememiş eski ANAP’lılara “CHP’ye destek verin” çağrısı yapabileceğini öğrendim.

Yılmaz’ın eski ANAP’lı bakanlardan Ahat Andican ile İstanbul eski teşkilat başkanlarından Mehmet Ekşi’nin CHP’den aday gösterilmesini istediği belirtiliyor.

Konuştuğum bazı eski ANAP’lılar “Bu seçimlere mahsus AKP iktidarından kurtulmak için CHP’ye destek veririz.

Özellikle büyük kentlerdeki eski ANAP oylarını kimse küçümsemesin” dediler.

CHP yönetiminden ise bu konuda henüz net bir karar çıkmadığını öğrendim.

İşte sınavın şifresi: Mod Medyan

Depremden sonra, yediden yetmişe hepimiz deprem uzmanı olmuştuk

Depremden sonra, yediden yetmişe hepimiz deprem uzmanı olmuştuk. Şimdi de şifreleme uzmanı. Hemen her gün YGS’ye yönelik çok önemli şifreler bulduğunu ve bunun kesin sonuç verdiğini iddia edenler çıkıyor.
Ciddiye alıp incelediğinizde gerçekten de birebir doğru cevap anahtarı ile örtüşen şifreler de var. Ama daha da önemlisi internette günlerdir dolaşan “mod medyan“ yazışmaları insanı şoke etmeye yetiyor da artıyor.
İddiaya göre -ki internette bu iddiayı kanıtlayan yüzlerce örnek bulabilirsiniz- mod medyan kavramı bazı yerlerde öğrencilere aşağıdaki şekilde anlatıldı:
“YGS’deki seçenekleri, büyükten küçüğe doğru sıralayın, üstteki seçenekle hangisi çıkışıyorsa, o mod medyandır.”
Aslına bakılırsa mod ve medyan, istatiksel kavramlar. Sözlüklere girildiğinde uzun uzadıya anlatılıyor. Ama öğrencilere anlatımı bu şekildeymiş. Ve sınavdan bir iki gün önce bazı öğrenciler arasında “YGS’de mod medyan çıkacak haberiniz olsun“ diye mail trafiği olmuş. Konudan haberdar olanlar mod medyan kavramının ne anlama geldiğini hemen anlamış. Ama bu kavramı ilk kez duyanlar, sınava bir gün kala ders çalışmak olmaz, bırakın o soruyu da cevaplamayalım diye fazla kaale almamışlar.
Şimdi sanal ortamda dolaşan iddialara bakılırsa, bu konudan haberdar çok kişi olmuş. Ne kadarı doğru, ne kadarı abartı elbette bilmiyoruz. Ama ciddiye alınması gereken bir kavram olduğu kesin. Çünkü yine internet üzerindeki arama kayıtlarına bakıldığında, sınavdan bir iki gün önce bu kelimeleri arayanların sayısında özellikle bazı kentlerde patlama olmuş. Niyedir, nicedir onu biz bilemeyiz...

Cumhurbaşkanı’nın açıklaması
ÖSYM Başkanı Demir’i önceki gün iki saate yakın dinledik. Hem de onlarca gazeteci. İkna olanı görmedim. Ekran başında canlı yayını izleyenler arasında da tereddütte olanlar çoğunluktaydı. Zaten gelen maillere ve dünkü gazete manşetlerine baktığınızda durum bu yönde.
İşte bu noktada asıl şaşırtıcı olan Sayın Gül‘ün, ÖSYM Başkanı’nın anlattıklarını tatmin edici bulması!
Oysa ortada cevaplanması gereken onlarca soru var.
Sayın Gül, kendi emrindeki Devlet Denetleme Kurulu’nu ya da konunun uzmanı isimlerden oluşan bir bilirkişi heyeti oluşturup inceleme yaptırdıktan sonra bu açıklamayı yapsaydı, sanki çok daha doğru olurdu!..

Kitapçıklar açılmıyor
Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamasında, YÖK Başkanı’nın kendisine “Bugün (dün) öğle itibarıyla herkesin sorusunu, kâğıdını, cevabını internete koyduklarını söyledi” dedi. Ama bu cümle ne kadar gerçeği yansıtıyor sırasıyla hep birlikte bakalım:
Madde 1: Dün öğle itibarıyla internete konuldu denilen soru kitapçıklarına bir türlü ulaşılamıyor. Hele hele tümüne ulaşmak hâlâ mümkün değil.
Madde 2: Sayın Cumhurbaşkanı ÖSYM Başkanı’ndan aldığı bilgiler doğrultusunda herkesin soru kitapçıklarının internete yüklendiğini söylüyor ama ÖSYM’nin dün akşam saat 19.00’da internet sitesinde aynen şu bilgi vardı:
“2011-YGS’ye giren adaylar kendisine ait soru kitapçığı koduna http://sonuc.osym.gov.tr/Sorgu.aspx?SonucID=1097 adresinden erişebilirler. Soru kitapçık numarası ve bina kodu bilgisiyle kendi kitapçılarını ftp://2011ygs-kitapcik.osym.gov.tr adresinden görüntüleyebilirler. Şu ana kadar ADANA - BURSA/GEMLİK illeri arasındaki sınav merkezlerinde sınava giren adayların soru kitapçıkları hazırlanmıştır. Diğer illerde sınava giren adayların kitapçıkları hazır olduğunda sisteme eklenecektir. Kitapçıklar tüm kamuoyuna açıktır.
Şu ana kadar 349.154 adayın soru kitapçıkları kamuoyuna açılmıştır.
Kamuoyuna duyurulur.
1. Güncelleme: 03.04.2011 Saat: 20:30
2. Güncelleme: 04.04.2011 Saat: 10:00
Son Güncelleme: 04.04.2011 Saat: 17:00”
Yani, dün akşam itibarı ile 1 milyon 700 bin adaydan, sadece 349 bin adayın bilgisi internete yüklenmiş, tamamı değil. Yani Cumhurbaşkanı’na tam doğru bilgi verilmemiş.
Madde 3: Kâğıdından kastettiği herhalde adaylara yönelik cevap kâğıdı ki, böyle bir uygulama söz konusu değil. Hem daha cevap kartları da okunmadı.
Madde 4: Cevap kâğıdı yani cevap kartı gibi o kitapçığın cevap anahtarı da internette görünmüyor.
Madde 5: Sayın Cumhurbaşkanı’nın ortada böylesine bir şefaflık varken tatmin olduğunu söylemesi ilginç ama tabii eğer o bilgilere ulaşılabiliyorsa... Ama ÖSYM’nin internet sitesine girip, bu bilgilere ulaşmak istediğinizde karşınıza bakın nasıl bir açıklama çıkıyor:
“Bu web sayfası kullanılamıyor.
ftp://2011ygs-kitapcik.osym.gov.tr/ adresindeki web sayfası, geçici olarak kullanılamıyor veya kalıcı olarak yeni bir web adresine taşınmış olabilir. “
Peki yönlendirilmiş bir web sayfası var mı? Hayır. Peki buna şeffaflık denilebilinir mi, bu sizi tatmin eder mi?...
Özetin özeti: Bu tartışma daha çookkkkkkkk su kaldırır...

CHP’yi yakacak itiraf

Ben söylemiyorum, ismini “CHP siyasetiyle” yan yana yazdırmış Orhan Birgit söylüyor.
Diyor ki (özetle), “27 Mayıs darbesine zemin hazırlayan öğrenci olaylarını biz başlattık.”
Birgit’in “biz” dediği, CHP’liler...
Kendisi anlatsın: “Ben o sırada CHP Beyazıt İlçe Başkanıydım. Öğrenciler (Nurettin Sözen falan da vardı içlerinde) başka birtakım arkadaşlar geldiler, yardım istediler, ‘Ne yapabiliriz?’ diye sordular. Bizim yaptığımız şu, öğrenciler üniversite bahçesinde oturup direnç gösterecekler, miting yapacaklar tahkikatların kurulmasına karşı. Ancak olaylar kontrolden çıktı.”
Kontrolden çıkmış “olayların” akabinde, “Öğrenciler kıyma makinelerinde öğütüldü” iddiası gündeme gelmişti. Bu iddianın önemli seslendiricilerinden biri de CHP’ydi.
Bu konuda da şu dehşetengiz açıklamayı yapıyor Birgit: “Ben inandım iddiaya. Sonra baktık ne kıyma var, ne Et Balık Kurumu... İddianın kaynağı kim? Alev Alatlı’nın babası Albay Ertuğrul Alatlı. Basın yayın işlerinden sorumlu bir subayın uydurması. Dezenformasyonun dik âlâsı. Bildiri çıktı. Anadolu Ajansı da haber olarak geçti, ‘Öğrenciler kıyma makinelerinde öğütüldü’ diye... Tek araç devlet ajansı... Devlet ajansına güvenmeyip de kime güveneceksin? Kaynak onlar, dabıl çek (çifte kontrol) yapamıyorsun.”
İtirafların tümünü, Aksiyon dergisinde Orhan Birgit’le yapılmış röportajdan okuyabilirsiniz.
Diyeceksiniz ki, “İlk kez anlatılmıyor bunlar, nerden icap etti durup dururken?”
İlk kez anlatılmadığı doğru...
Birgit de, müteaddit açıklamalarında ve kitaplarında, yakın tarihimizde zuhur etmiş bazı olayların perde arkasını detaylandırdı. Hem de “itiraf tadında” bir dille...
Şurdan icap etti:
Birgit, elan Basın Konseyi’nin başkanlığını yürütüyor.
Müseccel CHP’li Oktay Ekşi, “analarını satan zihniyet” yazısından sonra CHP tarafından milletvekili aday adaylığıyla ödüllendirildi. Hürriyet’teki köşesini ve Basın Konseyi’ni bırakmak zorunda kaldı.
Köşesi boş duruyor ama Konsey’in başına bir başka müseccel CHP’liyi getirtti.
Böylece, yokluğuyla yarattığı boşluğu, “kayıpsız” atlatmış oldu.
Şahane oldu.
Şimdi biz “yandaş” oluyoruz, AK Parti’ye trampa yapıyoruz, Erdoğan’dan başka değer tanımıyoruz ama kendileri “bağımsız, bağlantısız, tarafsız gazeteci” sayılıyorlar.
Birgit lütfedip, Ekşi’nin de öğrenci olaylarındaki rolünü hatırlatsaydı, daha şahane olacaktı.
Bir de şu:
İktidara geldiğinde “darbelerle mücadele nasıl edilirmiş” bize gösterecek olan ve “darbe” dendiğinde sadece Yaşar Büyükanıt’ın yapamadığı darbeyi hatırlayan Kemal Kılıçdaroğlu, belki bu satırları okuduktan sonra, utangaç 27 Mayıs eleştirisiyle yetinmez, partisinin bu darbedeki rolünü hatırlayıp bir “özeleştiri” yapar ve “Ergenekon” sanıklarına kol kanat germekten vazgeçer...
Dehşetengiz itirafı yazının sonuna sakladım:
Birgit, “Menderes’e karşı darbe planlayan 9 cuntacı subayı CHP İl örgütünün talimatıyla kuyudan ben aldım” diyor.
Sadece kuyudan mı aldılar?
Bir “avukatlar ordusu” kurarak, darbecilerin savunmasına memur ettiler.
Sonuç mu?
Darbeciler kurtuldu.
Darbeyi ihbar eden Binbaşı Samet Kuşçu da cezaevini boyladı.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Zeki Alasya’nın namaz algısı

Sanatı, sanatçıyı öven bir lafı vardır Atatürk’ün, bakan, milletvekili hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız diye...
Günümüz kimi sanatçılarının bazı tavırlarını, yaşam biçimlerini, davranış ya da sözlerini gördükçe ekleme yaptığım anlardan birisi daha işte... Sanatçı da olabilirsiniz ama insan olmak, ruh sahibi olmak... işte o en zoru...
Alt başlıkları var insan olmanın. Yetenekli olmak bunlardan biri değil. Ortalık caniden, psikopattan, sapıktan, ahlaksız, terbiyesiz, değer yargısız ‘ölü ruhlar’dan geçilmiyor. Eminim çoğunun bir şeye yeteneği vardır. Varsa bir yeteğiniz, bunu insanlık için, barış, birlik, beraberlik için, refah, huzur için kullanmadıkça insan sıfatı size bir gömlek bol gelir... Ama yaşar gidersiniz şu fani dünyada, o başka. Güzel değerlere sahip olmayı gerektirir insan olmak, yüce değerlere... Çıkarsız sevebilmek, verebilmek, paylaşmak, kollamak, insanlara, hayvanlara sevgiyle kucak açmak, tüm ‘öteki’lere saygı duymak, kimseyi yaralamamaya çalışmak, attığınız her adıma özen göstermek, hele hele nezaket, hoşgörü...
Yetenek denince aklıma ‘Yetenekli Bay Ripley’ filmi gelir. Gerçekten yeteneklidir Bay Ripley; hayatta kalma, kalma bahasına öldürme, başkalarının yerine geçerek yaşama ve hayat boyu yakalanmama konusunda inanılmaz yeteneklidir. Hani neredeyse sempati duymaya başlayabilirsiniz... Ama insandan çok uzak bir varlıktır.
‘Emek Sineması’nda namaz kılınacaksa açılmasın hiç’ demiş ünlü, yetenekli  sanatçımız. Merak ettim namazın ne zararını görmüş?.. Daha da merak ettiğim namaz kılmak denince ne anlıyor acaba?..
Bir kız arkadaşımla sohbet ediyorduk geçenlerde... “Ay, maça gittik geçen hafta, sahanın kenarında namaz kıldı birileri, çok çirkin bir manzaraydı, öff...” dedi... “Saha kenarında namaz kılmasalar da olur tabii, daha uygun yerler vardır muhakkak ama bir düşünsene, maçtan önce Budist rahipler, traşlı başları, vücutlarına doladıkları uzun kavuniçi kumaşları, ayaklarında sandaletleri ve ellerinde tütsülerle birşeyler mırıldanarak (tuttukları takım için dua diyelim) saha etrafında tur atıyor olsalar... bu seni rahatsız eder miydi?” dedim... Durdu birkaç saniye... “Yok etmezdi” dedi. “Peki” dedim, “kapı girişlerinde, bir sağda bir solda, üstlerinde maça çıkacak takımların isimleri olan, iki küçük odacık düşün... İçlerinde kiliselerde olduğu gibi İsa ya da Meryem Ana heykelleri var, tuttuğun takım için mum yakıp, adak adıyorsun... Buna ne dersin?”... Yine durdu birkaç saniye, “aaa, bu iyi fikir aslında” dedi gülümseyerek... “Peki seni rahatsız eden dua, ibadet ya da inanç değil o zaman, sen namazı beğenmedin... neden acaba?” dedim... “Sen böyle anlatınca o kadar garip gelmiyor şimdi ama... işte” dedi. İşte’nin açılımı sanırım İslamafobi.
Nispeten sıradan insanların, annelerinden, babalarından duydukları üç beş laf kulaklarında kalmış ve maalesef ezbere dönüşmüş şekilde, birkaç gazete manşetinin etkisinde yaşaması çok garip değil... Ama sanatçıları duyarlı biliriz. Kendilerini geliştirmeye çalışan, öğrenmeye açık, dünyayı kucaklayan, medeni, hoş görülü, topluma örnek insanlar... Maalesef hiç de öyle değil. Türkiye gibi bir ülkede, sahneye çıkıp, yüzde sekseni Müslüman halka ‘burada namaz kılınırsa yazık’ diyorsanız ya aklınız başınızdan gitmiş ya ruhunuz bedeninizi terk etmiş demektir diye düşünüyorum.
Kınamıyorum bile Zeki Alasya’yı. Üzüldüm adına... Bu sevgisizlik, bu at gözlüklü yaşam, bu hoşgörüsüzlükle sadece kendine zarar verir. Bize yine seyretmek kalır. Kesinlikle yine gülümseyerek ama artık alkışsız...

Tavuğun neresi tövbe tutmaz?

Demokrasilerde vatandaşların "saçmalama hakkı" da vardır efendim.
Türkiye'de bu hakkını sonuna kadar, dibine kadar kullanan vatandaş sayısı da bolcadır maşallah...
Bu ülkede açık açık "darbe isterim" diyenler bile ciddiye alınmadıkları, adam yerine konulmadıkları için kovuşturmaya uğramıyorlar, Türk hukuk sisteminin sonsuz hoşgörüsüyle...
Devlet, nasıl "susma hakkına" saygı gösteriyorsa, "saçmalama hakkına" da gösteriyor.
Saçmalama hakkının mükemmel kullanımına yeni bir örnek: Bazı sanatçılar ve nasıl tanımlanacağı bilinemeyenler bir "platform" kurmuşlar. Mecazi anlamda tabii, tiyatro sahnesindeki "estrad" gibi üstüne çıkıp oturulan yüksekçe bir yer değil.
Platformun adı, "Cumhuriyet Güçbirliği"...
Yok, bunlar miting yapan fraksiyondan değil, bunlar meyhane kadrosu.
200 kişi kadar tutuyorlarmış. İmza toplamışlar.
49 bin 800 kişi daha toplayabilirlerse bir milletvekili çıkarırlar, mecliste onları temsil eder.
Hasan Pulur bile dayanamamıştı da, "Aydın Beyler'le Münevver Hanımlar" diye dalgasını geçmişti bir zamanlar, bu tür imza toplama meraklısı vatandaşlarla...
Kimler mi var bunların arasında?
Aydınlık gazetesi yazarı, mukallit Levent Kırca var.
Çok yetenekli, esnek aktör Tarık Akan var.
Uğur Mumcu'nun ağabeyi, avukat Ceyhan var.
İçkili gazino sahnelerinin kendini özleten sanatçısı, "assolist altı" Müjdat Gezen var.
Balyoz davası sanığı, emekli orgeneral Çetin Doğan var.
Sağlıklı beyniyle derin düşünür Yalçın Küçük var.
Ferhan Şensoy da var. Onun da aklı fikri çok yerindedir.
Efendim bunlar yayınladıkları bildiride
"AKP'yi iktidardan indirmede 'tayin edici görevlerini' yapmak arzusunda olduklarını" belirtiyorlar...
Belirleyici arkadaşlar bunlar... Çok acayip iktidar ve muhalefet belirliyorlar. Bir belirlenen yanıyor. Dikkat edin, sizi de belirlemesinler.
Bu amaçla da seçime "bağımsız adaylar blokuyla" girmeye karar vermişler. Böyle belirleyecekler.
Çünkü mecliste bir "milli hükümetin" kurulması gerekiyormuş. Eh, bugünkü hükümet "Yunan hükümeti" olduğuna göre...
Şuradan da gayet iyi anlaşılıyor ki, söylediklerine göre "seçmenin talebi AKP'den kurtulmakmış"... Onu da belirlemişler. Eh, geçen seçimde yüzde 47 oyu "uzaylılar" verdiğine göre...
Bu da, Cumhuriyet Güçbirliği Platformu'nun itici gücüymüş.
Çekici gücü de var, beni çok çekti bu muhabbet...
Arkadaşların bu belirleyici girişiminin, toplasan toplasan 171 bin satışlı bir memur gazetesinin 18. sayfasının dibinde iki sütuna davulcu yellenmesi gibi kalmasına gönlüm razı olmadı! Daha geniş kitlelere duyurayım dedim.
Hiç ağızlarını açmasınlar, aha da reklamlarını yapıyorum vallahi.
Çünkü hedefleri var ve bunlar da çok ciddi hedefler: "TBMM'de Atatürk devriminden yana bir grup oluşturmak"... Yani en az 20 adamlarını sokacaklar meclise.
Daha sonra da, oluşacak parlamento aritmetiğinde, "AKP ve BDP dışındaki güçlerle" hükümet kurmaya katılacaklar. Bazı basın manyakları "CHP-MHP koalisyonu" diye uçuyorlardı, bunlar o irtifayı alçak bulmuşlar, stratosfere çıkıp bir "CHP-MHPCGP" koalisyonu istiyorlar.
Neyse, çok şükür içkili lokantalarda darbe istemekten vazgeçmiş görünüyorlar şimdilik, aralarından bazıları. Bu da bir gelişmedir icabında.
Fakat yayınladıkları bildiride "bu olağanüstü dönemde artık çözümler de olağanüstü olacaktır" diye bir laf etmişler ki, azıcık tuhafıma gitti, midemi bulandırdı.
Huylu huyundan vazgeçmez mi diyelim, kibarca?
Yoksa tavuğun orası tövbe tutmaz mı diyelim, daha bir Türkçe?

"İşte Fethullah'ın Çölaşan'a mektubu"

Atıp tutacağı, kurtlarını dökeceği bir köşecik bulmasına sevinmiştim. Arada bir ne yapar, ne eder diye de bakarım.
Bakarım; hiç değişmiş mi?
Nasıl desem; 10 yıl öncesinin, 20 yıl öncesinin, hatta 30 yıl öncesinin Emin Çölaşan'ı ile günümüz Emin Çölaşan'ı arasında bir fark var mı; merak ederim.
Her defasında milim değişmediğini görür, şaşırırım!
Özellikle "değişmek" sözcüğünü kullandım. "Gelişmiyor" deyip de incitmek istemedim.
Aslında hazretin "değişmesi" pek yakışık almaz. Yakışık alsa da, "gergedanlaşmaktan" öte anlam taşımaz.
Gelgelelim şu sıralar Abant izlenimleri falan yazan Ertuğrul Beyciğime nazaran daha onurlu bir tavır ortaya koymuştur.
En azından inandığı değerler uğruna (Hürriyet gazetesiyle yollarının ayrılması neticesinde uzun süre köşe yazmaması şeklinde) bir "bedel" ödemeyi göze almıştır.
İnandığı değerler uğruna mı yoksa uyum katsayısı "elverişsiz" olduğundan mı bu "bedel"i ödemiştir, orasını bilemem.
Benim bildiğim şudur: Sıkı "amigo" olduğundan olsa gerek, "karşı tribünde" yer aldığına inandıklarından "iltifat" almaya hiç gelmiyor!
Mesela...
Biraz önce omurga bakımından Ertuğrul Beyciğimle karşılaştırılamayacak kadar sağlamdır demeye getirdim ya, "Salih Tuna beni kafakola almaya çalışıyor" derse hiç şaşmam.
Zira...
"Sıra beni de kafakola almaya gelmişti!" başlıklı dünkü yazısında Fethullah Gülen Hocaefendi'ye yaptığı bu!
Hocaefendi'nin yıllar önce kurban bayramı vesilesiyle gönderdiği "mektup"u köşesinde olduğu gibi yayımlamış. (Naçizane yazımızın başlığına çektiğimiz "İşte Fethullah'ın Çölaşan'a mektubu!" şeklindeki münasebetsiz ifade de, Sözcü gazetesinin dünkü manşetinden başka bir şey değil zaten.)
"Değerli gazeteci yazar, kıymetli insan / Saygıdeğer aydın Emin Çölaşan Beyefendi" hitabıyla başlayan mektup hakkında Çölaşan şöyle diyor: "Uygulanan taktik çok basitti: 'Emin Çölaşan'a Kurban Bayramı'nı fırsat bilip böyle bir mektup gönderelim, bu yolla onu da kafakola alıp susturalım.' (...) Ama ben yemedim! Ektikleri tohum bende, başkalarında olduğu gibi tutmadı!.."
İyi de, ekilen tohum ne?
Nasıl bir tohumdur ki bu, başkalarında tutuyor, Çölaşan'da tutmuyor?
Maksadım eleştirmek değil; hazret için bu saatten sonra kelime yakmayı israf addederim.
Bir zihniyeti, dahası bir zihniyetin temellük etme yeteneğini deşifre etmeye çalışıyorum.
Çünkü...
Uğur Dündar da üç aşağı beş yukarı aynı şeyi yapmıştı.
Evrensel insan haklarını savunucu cesur bir demokrat olduğunu ifade eden Hocaefendi'nin bir mektubundan hareketle, "Beni beğenmiyorsunuz ama bakın hocanız beni nasıl da övüyor..." demeye getirmişti.
Çölaşan gibi "yemedim" demiyordu da, daha kurnaz bir şekilde bize "yedirmeye" çalışıyordu.
"Yedirmeye" çalıştığı da, Hocaefendi'den tescilli bir demokrat olduğuydu.
Halbuki oldukları hal değil, olmaları gereken hal ihsas ediliyordu.
Çölaşan'a kıymetli insan, saygıdeğer aydın, değerli yazar ol denilmeye çalışırken; Uğur Dündar'a da (servise sokulan o malum kasetler marifetiyle linç kampanyasına iştirak edeceğine) insan haklarına saygılı cesur bir demokrat ol, denmek isteniyordu.
Şuncacık şeyi anlamayacak ne vardı?
"Fethullah" demekle Hocaefendi'yi aşağıladığını sanan Çölaşan hadi mazurdur diyelim, Uğur Dündar'a ne oluyor?
Hayır yani, anlıyor da işine mi gelmiyor?
Çölaşan gerçekten de tuhaf bir insan evladı.
Demek ekilen "tohum" tutmadı, demek "yemedi" ha?
İyi o zaman biraz da ben "tohum" ekeyim:
Dürüstsün, ilkelisin, demokratın önde gidenisin, yalansız dolansızsın, adam gibi adamsın...
Hadi bakalım bunları da "yeme," bunlar da "tutmasın" sende...

Varlığım Amerikan varlığına...

Adam güya kitap kurdu, evinden hiç çıkmadan sürekli okuyor, okuyor, öğreniyor, merak ediyor. Bir konuya takılıyor ve peşinden gidiyor, en ince ayrıntısına kadar hakim olmadan bırakmıyor.
Fakat kötü bir huyu var.
Bilmediğini bilmiyor. Bilmediği gibi, öğrenmek için de hiçbir çaba sarf etmiyor.
Dünkü yazısını okuyalım:
'Doğru dürüst bir ülkede, hap kadar çocuklara her sabah yemin ettirilmez, marş söyletilmez. Doğru dürüst bir ülkede 'Fransız'ım, doğruyum, çalışkanım' diye böbürlenme olmaz. Hiçbir Amerikan çocuğuna 'varlığım Amerikan varlığına armağan olsun' dedirtmezsiniz, kıyamet kopar. Hiçbir İngiliz çocuğu büyüklerini saymayı, küçüklerini sevmeyi kendine 'şiar' edinmemiştir. Kendisine böyle bir şey dayatılmaz' diyor ve 'Andımız' tartışmalarına değiniyor.
Ah Engin Ardıç, ahh...
Hiç mi 'Pledge of Allegiance'ı duymadın? Hiç değilse bir Al Pacino filmini, bir Metallica şarkısını görüp de 'And justice for all' neye gönderme diye merak etmedin mi?
'Pledge' metni bizimkinden farklı olmakla beraber düpedüz Amerikan andıdır. 'Amerika Birleşik Devletleri'nin bayrağına, o bayrağın simgelediği Cumhuriyet'e, Tanrı'nın yönetiminde bir ulusa, bölünmezliğe, herkes için adalet ve özgürlüğüne sadakatimi bildiririm.'
1892'de yazıldı, 1954'te 'one nation under God' (Tanrı'nın yönetiminde bir ulus) ifadesi eklendi. Kong- re'deki görüşmeler, yerel yönetimlerdeki resmi toplantılar, hatta izci kampları bile 'Pledge'le açılır.
Amerikan adı da yıllarca tartışmalara gebe oldu. Ve sonunda bunun dayatmayla okunmayacağına karar verildi. Sınıflarda hep bir ağızdan söylenmesine rağmen öğrencilerin katılmama hakları da korundu.
'Tanrı'nın yönetiminde' ifadesi sayısız kez mahkemeye taşındı, özellikte ateist aktivistler bu ifadenin ayrımcı olduğunu iddia ettiler.
Amerika'daki 'Pledge'in ortaya çıkma nedeni de Türkiye'den farksız değil aslında. Sonradan oluşturulan bir ulus bilincini kabul ettirmek için devlet eliyle propaganda.
Ama Amerikan andıyla Türkiye'deki 'Andımız'ın metinlerindeki farklılık, toplumun bunu kabullenme ve bağrına basmasında da kendini gösteriyor.
'Pledge' bir kere 'Amerikalıyım' demiyor, söylemek istediğini bizimkine kıyasla çok daha zekice yazılmış ve problemsiz ifadelerle dile getiriyor: Cumhuriyete, bayrağa, özgürlüğe, adalete vurgu yapıyor.
'Andımız' ise bir kere kötü, amatör bir metin, bir de sadece Türklük vurgusu baskın. Tek adamlığı ön plana çıkarıyor, Cumhuriyet ve özgürlüklerdense bütün ilkeleri tek bir kişiye indirgiyor. Buna yıllar önce hiç değinilmemiş, dokunulmamış olması da problemli.
Türkiye'nin Cumhuriyet, adalet ve özgürlük bilincini Atatürk'ten bağımsız bir şekilde de sahiplenmesi gerekir oysa. Ne yazık ki bu Cumhuriyet 'elitinin' hatalarından biri bu oldu.
Aynı zamanda bu metin insanın içine işleyen, yürekten katılarak okuyabileceği bir bağlılık yemini değil ne yazık ki. Daha çok dayatma gibi okutuluyor bu yüzden de kalıcı olmuyor. O kadar aklımda kalmamış ki, bu yazıyı yazarken google'dan tam metne bakmak zorunda bile kaldım!
Halbuki Amerikan sisteminin yetiştirdiği çocuklar okudukları 'Pledge'le beraber sistemin kendilerine her ne şekilde isterlerse öylece var olabilme hakkı tanıdığını biliyorlar. Ama bunun mutlaka bayrak, vatan, özgürlük ve adalete bağlılık çerçevesinde olabileceğini de öğreniyorlar. Kısaca, 'Sadece ben var olayım, ben çoğunluğum, başkalarını yok edeyim' gibi bir fikir oluşmuyor.
Bugün 'Andımız'a itiraz edenlere uzun yıllar boyunca Türkiye'de Cumhuriyet elitinin 'Biz Türk'üz, biz Atatürkçüyüz, siz ikinci sınıfsınız' diye baskı yapmadığını kim söyleyebilir?

ANDIMIZ TARTIŞMASI
- Neden kalmalı
Türkiye tarihin her döneminde geriye götürülmek istenen, her fırsat çıktığında kurucu doktrininden farklı yönlere saptırılmak istenen bir ülke. Coğrafyanın, dinin, toplumun yapısının da etkisiyle çok kolay manipüle edilen, çok kolay karanlık bir Ortadoğu ülkesine dönüştürebilme potansiyeli taşıyor. Atatürkçülük, ay-yıldızlı bayrak, altı ok ve ilkeler dayatmayla da, tepeden inme devrimler olarak gerçekleşseler de yıllarca bu karanlık potansiyelinin önündeki en büyük supap oldular. Anadolu'nun en karanlık, en gerici köyündeki bir okulda bile bir çocuk okula gittiğinde sınıfta Atatürk'ü, İstiklal Marşı'nı, Gençliğe Hitabe'yi görünce, 'Andımız'ı okuyunca hiç değilse kafasının bir yerinde bambaşka bir Türkiye'nin olduğu gerçeği kalır. Bir ihtimaldir ama o ihtimal bile iyi bir şeydir. Bu ülkenin yazgısının Batı olduğunu düşünebilir; bu ülkeyi kuran kişinin mirasından hiç değilse haberdar olur.

- Neden kalkmalı
Atatürk'ün kullandığı anlamda 'Türklük' bir ırksal köken ifadesi değildir, bir üst kimliktir. 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı' demektir. Yapay olarak yaratılan 'Türkiyelilik' kavramının aslıdır. Ne yazık ki bu kavram toplumun bir kesiminde yıllara rağmen kabul görmedi, dirençle karşılandı. Bugün de itirazlar hep Türklüğün bir ırka yönelik olduğu algısında kilitleniyor. Dolayısıyla da birisi kalkıp 'Ben Türk değilim, varlığım Türk varlığına armağan olmasın' diyebiliyor. Haksız mı? Türkiye Cumhuriyeti andımızı okumayı reddedenlere de sahip çıkacak bir ülke olmalıdır.
Ayrıca 'Andımız' istiap haddini doldurmuş bir metin, günümüzün gereklerini karşılamıyor, bir güncellenmeye ihtiyacı var. Üzerinde küçük oynamalar yapılabilir. 'Varlığım Türkiye Cumhuriyeti'ne armağan olsun' denebilir; 'küçükleri korumak ve büyüklerimi saymak' gibi klişelerin yerini 'adalet ve eşitlik' alabilir. 'Tanrı-Allah' vurgusuna hiç girmeyelim, onun içinden çıkamayız.
Mehmet Tezkan'ın burnu
Mehmet Tezkan'a geçmiş olsun. Meğer geçenlerde ufak bir burun ameliyatı geçirmiş, dün ayrıntılarıyla yeniden nefes alabilmeye kavuşmasını anlatıyordu. Köşe yazarlarının kendi tıbbi maceralarını anlattığı yazılar arasında bu kadar genele hitap eden, bu kadar kişisellikten uzak ve sadece bilgi vermeyi amaçlayan bir yazı epeydir okuyamamıştım.
Bir kere Tezkan'ın söylediklerini güvenilir buldum. Bu çok önemli...
Belki ben de 'nefes' problemi çektiğim içindir. Yıllardır doktorlar 'deviasyon' ameliyatı olmam gerektiğini söyler, ben de kaçarım. Meğer ne çok insan varmış burun ameliyatından kaçan. Tezkan'ın yazısından öğrendiğime göre çoğunluk da korkuyormuş. 'Burun bu, derdi bitmez, çok çekeriz' diye. Ne yalan söyleyeyim, benim de yıllardır korkumun sebebi bu.
Tezkan iki gün akıntı ve bandajla dolaşmış, hiç çekmeden kurtulmuş. O konuda rahatlattı.
Ama 'burunla' ilgili bir hurafe daha var: Bir yıl sonra aynı sıkıntılar baş gösteriyor diyorlar. O yüzden takvime yazıyorum. 2 Nisan 2012'de Tezkan ameliyatın yıldönümde bir yazı daha yazsın ve süreci anlatsın. Hala öneriyorsa hemen bıçak altına gireyim. Sözüne güvendik bir kere...

Suriye nereye?

BEŞAR Esad’a sempatim vardır. Babasından devraldığı soğuk ve katı Baas diktatörlüğünü sürdürse de yumuşatmıştır, bence daha önemlisi Türkiye ile gerçekten dostane ilişkiler kurmuştur.
Halbuki babası Hafız Esad “Büyük Suriye” davasının şampiyonuydu. Türkiye’den Hatay’ı talep eder, bunun için açıkça ve pervasızca PKK’yı desteklerdi. Beşar Esad döneminde ise Türkiye ve Suriye Asi nehri üzerinde “Dostluk barajı”nı inşa ediyorlar. Hatay havaalanının yolcularının yarısı neredeyse Suriyeli... Hatay, Gaziantep ve Urfa ile Halep arasında yoğun bir kara trafiği gelişiyor...
Suriye’nin zihninde “düşman Türkiye”nin “dost Türkiye”ye dönüşmesi, Suriyeli kardeşlerimizin dünyadaki değişimi kavramaları için mükemmel bir örnektir.
İç olaylara, demokrasi taleplerine de artık “düşman komplosu” değil, değişim arzusu olarak bakmak gerekiyor. Ama Beşar Esad konuşmasında bir yandan değişim gerçeğini gördüğünü söylerken, öbür yandan halkın demokrasi taleplerini “düşman komplosu” olarak nitelemiştir maalesef.

Militer milliyetçilik çağı
Beşar’ın babası Hafız Esad, otoriter ve militan Arap milliyetçilğinin Nasır kadar önemli bir simgesiydi. Hafız’ın ayrıntılı biyografisini yazan Petrick Seale, The Struggle for the Middle East adlı kitabında Esad’ın babası Ali Süleyman’a dikkat çeker. Ali Süleyman, ‘klan’ diyebileceğimizin bir ‘büyük aile’nin reisidir. Fransız işgaline karşı çarpışmıştır.
Bir neslin sembolik hikâyesidir bu...
Arap milliyetçiliğinin tasavvurundaki ‘Arap milleti’, bir klan gibi homojen, sömürgeciliğe karşı bir ordu gibi militarizedir. Araplar büyük iyiliklerin sahibidir. Bütün sıkıntıların anası sömürgeciliktir...
Tarihçi Bernard Lewis, Araplarda komplo teorilerinin bu yüzden saplantı haline geldiğini belirtir.
İsrail saldırganlığı bu saplantıları temelli besledi.
Böylece iç ve dış “düşman”a karşı tetikte, paranoyak, militarize rejimler kuruldu.
Büyük çoğunluğu ya köylü veya bedevi halk zaten bir siyasi aktör değildi.
Nasır’dan Esat’a, Hafız’a, Saddam’a, Kaddafi’ye ve Cezayir Sosyalizmi’ne kadar bütün modern Arap diktatörlüklerin özü budur; daha doğrusu bu idi!

Beşar’ın tarihi görevi
Bugünkü dünya çok farklı... Eğitim, şehirleşme, ticaret ve özellikle de TV ile sosyal medya ‘Arap zihni’ni değiştirmiştir; dünyadaki özgürlükleri onlar da istiyorlar.
Kitle hareketlerini yükselten sosyolojik dip dalgası budur.
Bunun yolu açılmadığı takdirde tırmanacak sosyal gerilimler, Allah korusun, Suriye’yi feci bir kaosa sürükleyebilir!..
Bugün milliyetçilik, ülkenin selameti için demokrasi yolunu açmayı gerektirir.
Beşar Esad’ın konuşmasında bir yandan “reformları uygulamakta geç kaldık” demesi, öbür yandan gösteriler için “büyük bir komplo ile karşı karşıyayız” diye konuşması, zihninin karışık olduğunu, fotoğrafı net çekemediğini gösteriyor.
Beşar Esad, asla babasının yolunda devam edemeyeceğine göre, ülkesinde ve hatta Arap ortadoğusunda demokrasinin önünü açan bir lider olarak tarihe geçmeye karar vermelidir; hem de gecikmeden.
Suriye’nin birliği, istikrarı ve demokratikleşmesi Türkiye için de hayati öneme sahiptir.
Çağımızın karakterini çok iyi anlatabilecek olan Ahmet Davutoğu, birkaç günlüğüne Şam’a gitmeyi düşünmüyor mu?