Ali SAYDAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali SAYDAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2011 Pazar

Attiye Navazish Ali Hanımefendi'ye saygılarımızla...

Biliyorum, 'ecnebi Türk aydınlarımız' bu yazımızdan da hiç haz etmeyecekler... İstanbul'un marka değerine tavan yaptıracak İstanbul Akvaryum için yazdıklarımı da beğenmediler...
1935'lerden bu yana, Türkiye'nin hiçbir işi beceremeyen, az gelişmişliğe mahkum bir ülke, İslamiyet'in de gericiliğin ve geri kalmışlığın baş müsebbibi olduğu tespitiyle büyütülmüşüz... Batı ise her bakımdan bizden üstün ve lider... Biz onlara ne kadar benzersek o kadar adam oluruz.
Bizi itip kakmaları, 'düşün eteğimizden!' diye aşağılamaları hiç önemli değildir; ancak onlar gibi olursak 'kurtulabiliriz'... O nedenle bütün başarılarımız 'tesadüfi', bütün güzellikler (İstanbul caddeleri ve duble yollardaki çiçek şöleni dahil) lüzumsuzdur... Batı'yı hayranlıkla izlemekten başka şansımız yoktur... Doğu'yu keşfetmiş onca Batılı entelektüelden, örneğin lafın gelişi Kant ya da Goethe'den söz edilse kulağımızın üzerine yatarız.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Ampul tak, yanar...

15 Haziran 2011 Çarşamba
Gani Müjde'nin esprisi şahane: 'Ampulü söndüreceğiz, dediler; ampul avize oldu...' 2002'den bu yana CHP ile ilgili yazdıklarıma içerleyip bana o hakaret dolu fakat diğer yanıyla da son derece komik e-postayı gönderen eski CHP milletvekilinin kelamı da hatırlanmadan geçilmez: 'Sen git AK Partiye üye ol... Popona ampul tak, yanar...' CHP'de önce yönetimi eleştirmiş, 'Baykal giderse puanları artar!' demiştim. Baykal gitti, puanlar arttı... 'Demode triumvira giderse daha da artar' dedim... Gönderdiler dinozorları. Puanlar yine arttı. %32'ye kadar geldi... Hiçbir şey yapmadan...
'Şimdi Yeni CHP'yi oluşturma zamanıdır', dedim, 'Büyük fikir gerekir' dedim, 'Neredeyse %60'ın sempati ile baktığı Erdoğan'ın 'şahsına' saldırı yanlış' dedim, 'Kültür ve değerler noktasına odaklanmalısınız' dedim... Kendi kendime konuştum. Umursamadılar. 'Reklamlar iyi yapılmış, ama demode' dedim, aldırmadılar... Bir tek İsmet Paşa'nın o ünlü lafını söylemedim: 'Sizi ben bile kurtaramam!...' AK Parti'nin Başbakan'ın meydanlardaki sinirli havası hariç kampanya ve reklam filmlerinin son derece doğru ve etkileyici olduğunu belirttiğimde CHP'liler belki 'yandaş' değil ama 'yalaka' yaftasını yapıştırmak istediler...
Sonuçta hani herkes kazandı ya, ben de kazandım. Nasıl mı? Şöyle:
***
En önemlisi, girdiğim iki iddiayı da kazandım... Adları bende mahfuz... Biri finans, diğeri eğlence sektöründen iki büyük patronumuz bana, bir adet takım elbise ile bir kalem takımı hediye edecekler. Elbisenin kumaşı da terzisi de Teknosa'nın Genel Müdürü dostum Mehmet Nane'nin bana kazandırdığı, Beyoğlu'ndaki giyim kuşam tarihinin son halkaları sayılan iki köklü firmadan. Kumaşlar İlya Gülerşen'den, dikimi ise Murat Taşın ve onun artık 'büyük usta' mertebesine ulaşmış iki oğlu Ercan ve Gürkan'dan... Benimki gibi George Clooney'e pek benzemeyen, 'hafif' deforme vücutlara cuk oturan takımlar yaratmayı becermek kolay iş değildir... Kalem ise Monte Grappa'nın en havalı serisinden...
Aldığım risk hayli yüksek olmasına rağmen, iddialar çok basitti aslında... Ben 'AK Parti bir önceki seçimlerden fazla oy alır. CHP %27'nin üzerine çıkamaz' demiş ve iddiaya girerken rakiplerimi uyarmıştım: 'İşim gereği, her hafta iki araştırma şirketinden gelen sonuçlara bakıyorum; iyi düşündünüz mü?'
Sübjektivizm böyle bir şeydir işte... İşin içine mutlaka 'hüsnü kuruntu' da denen sübjektif istekler, 'Ah keşke şöyle olsa' türünden duygular karışır. Bu durumlara araştırmacılar da düşer bazen. Kararsızları dağıtırken girer devreye o 'hüsnü kuruntu'... Ben üç araştırma kuruluşunu kriter almıştım: Sonar, MetroPoll ve Anar... Beni yanıltmadılar.
***
Bu seçimden neler öğrendiğimizi bir kez daha hatırlayalım mı? 1. Meydanlar yalan söyler... 2. Siyasi iletişimde, iktidar olamadıysanız başarısızsınız, demektir. 3. 'Halk bunu istiyor' yaklaşımı, mevcudu iyileştirmenin yolu değildir... 4. En 'cana yakın' olan lider ve partisi kazanır. 5. Bu kez nasıl TV reklamları öne çıktıysa, gelecek seçimlerde sosyal medya ve STK'ların etkisi çok daha önem kazanacaktır.  6. Gelecek seçimin iletişim stratejisi ve uygulamasını bugün başlatanlar, o gün geldiğinde daha güçlü olacaklardır. 7. Kampanyalar, her şeyi bildiğini sanan siyasetçilere değil işin uzmanlarına bırakılacaktır... 8. Liderlerin konuşmalarını yazılı metin üzerinden yapmaları son derece doğrudur. 9. 'Her şeye maydanoz olma' durumu siyaset ve medyada azalacaktır. 10. Kamu vicdanı her zaman kamuoyunu yener...
Not: Benden duyun, dedim... Bugün nasipse dördüncü kez baba oluyorum. Müthiş bir duygu. Yaşını başını almış tüm çiftlere tavsiye ediyorum. Allah kısmet ederse eşim, Alinihat'ı dünyaya getirecek. Heyecan dorukta. Çocuklarımla birlikte eşimin yanında olacağız. Ortalıkta gözükmezsek affola...

10 Haziran 2011 Cuma

Oyumu kime vereceğimi açıklıyorum...

11 Haziran 2011 Cumartesi
Aslında bu köşenin müdavim okurları, oyumun rengini de, cismini de, adresini de biliyorlardır. Ben bilmeyenler için bir kez daha yazayım.
Oyumu;
Türkiye'nin geleceğini güvenle inşa edecek, Cumhuriyet, demokrasi, liberalizmden yana, bunların gelişmesini engelleyen bürokrasiye karşı;
Bu yolda yüksek teknolojinin alabildiğine kullanılmasını destekleyen;
Sadece ileri demokrasi, ileri rekabetçi ortam değil aynı zamanda yaşamın her alanında belirleyen olması adına ilim, irfan ve sanatın sınırsız özgürlükler içinde gelişmesini sağlayacak;
Bütün bunlardan ötede ve öncelikli olarak canlılığın sürdürülebilmesini ve insanın kültür mirasını tehdit eden çevre kirliliği, küresel ısınma gibi her türlü melanetle savaşacak;
Partiye, liderine ve kadrolarına;
vereceğim...

Bugünkü satırlar gençliğime bir selamdır...
Sevdiğiniz birini kaybettiğinizde onunla yaşadığınız günler kadar eksilebiliyor insan. Bu duygu, hiç karşı karşıya gelmediğiniz ama sizin duygularınızda derin izler bırakmış biri için de geçerli. Taraf'ın Kitap Eki'nin kapağına yerleşen o muhteşem fotoğrafla 'Semprun'un acaba hangi kitabı çevrildi?' diye düşündüğüm anda okuyuverdim 'hakikatin yazısı'nı:
'20. yüzyılın en önemli romancısı, yaşayan belleği ve Buchenwald Toplama Kampı'nın 44.094 numaralı tutuklusu Jorge Semprun'un büyük yolculuğu 87 yaşında sona erdi.'
Meğer 7 Haziran Salı günü vefat etmiş... 'Büyük Yolculuk' kitabıyla belleklerimize çiziğini atmış olan Semprun, aynı zamanda benim gençliğimin unutulmaz Romy Schneider'ına 'Camdaki Kadın' filminde asalet ve ruhunu veren kişidir. Hayatımın Margot Santorini'sini yönetmen Pierre Granier-Deferre ve yazar Pierre Drieu La Rochelle ile birlikte var eden adamdır o. 'Z' ve 'İtiraf' adlı filmlerin de senaristidir. Bu filmlerin yönetmeni Costa Gavras'ın da aralarında bulunduğu, Alain Resnais, Joseph Losey gibi yönetmenlerle çalışmış bir senaryo ve diyalog ustası, seksenli yılların sonunda İspanya'nın Kültür Bakanı, Franco diktasına karşı direnen İspanyol Komünist Partisi'nin (İKP) sıra dışı militanı, büyük romanların yazarı Jorge Semprun'dur o...
Federico Sanchez... O'nun İKP içindeki kod adıdır. Bu kimlikle, dönemin İKP yöneticileri Santiago Carillo ve meşhur Dolores İbarruri'den başlayarak Stalin, Lenin, Castro ve Althusser'e uzanan geniş bir yelpaze içinde adı geçenlerden her birinin röntgenini çekercesine ustalıkla betimler. Bu sütunlarda 'Federico Sanchez'in Öz Yaşam Öyküsü' adlı kitabından eşimin altını çizdiği 'Semprun cümleleri' ile daha da anlamlandırdığım gençliğimi yad etmek istedim. Eminim ki bu satırlar, benim gibi gençliğini neredeyse sadece 'düşünmek' ve 'tartışmak'la yaşayan pek çok okurumu etkileyecektir.
'Az konuşan biriydi; çünkü sözcükler kullanılması güç aletlerdir...'
'Yaşadıkça hayatın gerçekte ne olduğunu öğrenmenin asla sonu yoktur...'
İlahi Jorge Semprun... Ruhun şad olsun...