12 Şubat 2011 Cumartesi

Erdoğan’a işkence açıklaması

12 Şubat 2011
Önceki gün bu köşede “Erdoğan işkence mi gördü” diye sormuştum. Başbakan’ın bir grup gazeteciye anlattığı cezaevi gecesinin Mehmet Metiner’in kitabı da (“Yemyeşil Şeriat, Bembeyaz Demokrasi”, Karakutu, 2008) dâhil birkaç kaynakta farklı anlatıldığına dikkat çekmiştim.
Metiner, Başbakan’la konuşup cevap yazmış. (10 Şubat 2011, Star.)
1) Ben “Yıl 1979 mu, 80 mi?” diye sormuştum.
Metiner’in cevabı şu: “Yıl 1979 veya 80...”
2) “Metris mi, Davutpaşa mı?” diye sormuştum.
Metiner’in cevabı şu:
“Ben ‘Davutpaşa’ diye yazmışım. Başbakan ‘Metris’ diyor. Onun ifadesi daha doğru... Aklımda Davutpaşa diye kaldığı için öyle yazıvermişim. Yeni baskıda düzeltirim artık...”
Başbakan’la hapse girişinizi yazıyorsunuz, ama ne yılını, ne yerini hatırlıyorsunuz; sonra da “Yanlış yazıvermişim” diye geçiştiriyorsunuz. Senaryo burada çöküyor aslında, ama biz devam edelim:
“Onu da yanlış yazıvermişim”
3) Metiner’in kitabından şu satırları aktarmıştım:
“Komutanın yanında Erdoğan gayet neşeli görünüyordu. Yanlış hatırlamıyorsam, ufak tefek şakalaşmalar da yapılıyordu. Meydanda da bazı gençlerimiz güreşe tutuşturulmuşlardı.”
Belli ki bu hatırlatma hoşa gitmemiş; Metiner düzeltmeye çalışıyor:
“Güreşi izlerlerken Komutan’ın Erdoğan’la gülüşüp şakalaştığını yazıvermişim. (Bir ‘yazıvermişim’ durumu daha!!!) Başbakan’la konuştum. Olayın şakalaşma kısmını hatırlamadığını söyledi. Israrcı olmam için bir sebep yok.”
Meğerse...
Metiner diyor ki:
“Meğer bizi Metris’ten bıraktıktan sonra Erdoğan’ı beş arkadaşımızla beraber Fatih Emniyet Amirliği’ne götürmüşler. Orada dizlerine kadar gelen suyun ve sadece üç kişinin oturabileceği bir bankın olduğu soğuk bir hücrede tutmuşlar. Ertesi sabah, odanın camını kırdıkları için, yan tarafta eroin bağımlılarının kaldığı sıcacık odaya taşımışlar. Sonrasında da Alemdağ’a sevk etmişler. Savcı da Erdoğan ve arkadaşlarını serbest bırakmış.”
Oysa Metris...
Yazıdan sonra arayan Başbakan’ın yeni basın danışmanı Lütfullah Göktaş da (bu vesileyle kendisine “Hayırlı olsun” diyelim) bana böyle anlattı.
İyi de, bir sorun var:
Metris’te kaldıklarını söyledikleri tarih, “1979 veya 80...”
Oysa Metris, 17 Nisan 1981 tarihinde açılmış. Konuştuğum avukatlar gibi, cezaevinin resmi internet sitesi de öyle diyor. (http://www.metristcik.adalet.gov.tr/kkurum.html)
Bu durumda, Erdoğan ve arkadaşları, henüz açılmamış bir cezaevinde yatmış oluyorlar.
Neyse...
Her şeye rağmen “İşkence yoktur” diyen bir başbakandansa, “İşkenceye tanığım” diyen bir başbakan evladır. İşkence görmemiş olsa bile bunu söylemesi yeterli. Bütün bu laf çevirmelere ne gerek var?

Duyar dosyası
Dünkü Milliyet’in manşetindeydi: Mustafa Duyar dosyası nihayet raftan iniyor. Epeydir bu konuda yazıyordum. Önceki gün Adalet Bakanlığı başmüfettişlerinin çağrısı üzerine gidip bildiklerimi aktardım. Bakanlığın konuyu ciddiye alıp harekete geçmesi önemli bir adım... Umarım arkası gelir; çünkü Sabancı suikastı ve Duyar’ın öldürülmesi ile ölüm emrini veren Ergin kardeşlere saldırılması olayları aydınlatılırsa, arkası çorap söküğü gibi gelebilir.

11 Şubat 2011 Cuma

Kuzey Kıbrıs Yahudi Cumhuriyeti!..

Bir grup “soysuz”, Türkiye’yi hedef alan gösterilere katıldı ya Kıbrıs’ta...

Yazıklar olsun!..

Hayır, onlara değil...
Bizlere yazıklar olsun!..

Türkiye’ye yazıklar olsun!..

¥

Kurunun yanında yaş da yanarmış...

Ben de boş yere yananlardanım!..

Be hey, arkadaşlar...



Kabine’nin önde gelen üyeleri...



Kıbrıs’a seri gidiş gelişlerimin ardından siz büyüklerimi ziyaret edip, “Durum fena” demedim mi?..



Uyarmadım mı?..



Raporlar sunmadım mı?..



Ve gazetemde çarşaf çarşaf haberler yaparak uyarmadım mı?..



Ve hatta...



“Yalvarmadım” mı?..



¥



Takip edenimiz bilir;



Aynen bu yazının başlığını kullanmıştık muhtelif haberlerimizde...



Aynen:



Kuzey Kıbrıs Yahudi Cumhuriyeti!..



KKTC yönetimi “yabancılara mülk satışını” legal hale getirince, bir Yahudi istilası oluyor ki oraya sormayın gitsin...



Oranın en vatanperver siyaset adamlarından, Tatlısu’nun Kahramanmaraş’lı Belediye Başkanı Hayri Orçan’ın verdiği bilgiye göre...



Ve hatta T.C.’nin en baba güvenlik birimlerine ulaştırdığı raporlara göre, Kıbrıs Türk Tarafı’nın kıyı kesimi, büyük ölçüde “Siyonistler tarafından” ve de maalesef legal yollardan “işgal” edilmiş durumda...



Vaziyet acı:



Bizim gariban köylü, üç kuruşluk toprağının beş kuruş ettiğini görünce tereddüt etmeden basmış imzayı...



Basmış ve sığıntı pozisyonuna düşmüş...



Kıyılar, Kıbrıs Türkü’ne büyük ölçüde kapalı şimdi; Kıbrıs’tan arazi alıp, etrafı villalarla çeviren “Siyonistlerin” emrinde iş bulanlar şanslı!..



Bak ne geldi aklıma:



Tatlısu Bölgesi’nde, “Kıbrıs Din Adamları Camiası”nın önde gelenlerinden Muhterem Mehmet Dere’yle birlikteydik...



“Siyonistler” tarafından inşa edilmiş alanlarda dolaşırken, bir baktık etrafımız çevrildi.



Bize “Orada ne aradığımız” soruldu.



Ne diyelim:



“Hiiiiç, biraz resim çekmeye gelmiştik!..”



Neyse orada bir Ali Çavuş vardı; Yahudi’nin emrinde, bizden biri...



Orada dedi ki;



“Arkadaşlar yabancı değil. Bizim eve misafir olacaklar!..”



¥



Ali Çavuş’la gittik...



Ayranımızı içerken, ondan da “Vatan elden gitti gideeeer!” laflarını işittik!..



¥



Ve bize bir tavsiye:



“Öyle oralara el kol sallayarak girilmez... Postu deldirirsiniz maazallah!..”



¥



Oralar öyle işgal altında...



Siyonizm’in o topraklara ilişkin plânlarını bilmeyen var mı?..



Ya da...



Adamların Kıbrıs’ı “sırf güneşlenmek için” istila ettiklerini zanneden?..



¥



Ohooo, açın da bakın...



Ya da şöyle yapın:



Google arama motoruna girin...



Oraya “Kıbrıs”, “Şalom”, “Yahudi” kelimelerini yazın...



Ve karşınıza çıkana bir bakın...



Adamlar, “Kıbrıs’ı ele geçirdik” makamında takılıyorlar resmen!..



Ha unutmadan, “Şalom” denilen bizdeki Siyonistlerin gazetesi!..



¥



Bu çağda yabancıların toprak satın alması, şirket satın alması engellenebilir mi?..



Belki engellenemez ama tedbir alınabilir...



Mesela; “bizim” iş adamlarını yönlendirirsiniz oraya, kalan toprakları onlar alır...



Başka..



Şirketleri onlar alır...



Bir de Kur’an kursu, İmam Hatip seferberliği başlatırsınız...



O da, “Mel’un faaliyetlerini” dengeler...



Ve hatta etkisiz kılar!..



¥



Ben çok yalvardım ama...



Kıbrıs’a “Bakan” olmadı, ne yazık!..



Şimdi...



Bağıralım duralım!..

Kanuni'nin sakalı ve Erhan Afyoncu'nun kitabı!

Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem'e, "Seni balla, kaymakla yerim ben Hürrem" dedi, az sonra da Hürrem Sultan 'kaymaklı ayva tatlısı'nı yedi...
Ve zehirlendi...
Çünkü Cariye Hasibe, Gülşah'ın verdiği zehri tatlının üzerine boca etmişti...
Diziyi birlikte izlediğimiz, Paris'te yaşayan şair arkadaşım Tunç Kemal ciddi ciddi ne dedi biliyor musunuz?
"Bundan sonra kimse bana 'ayva tatlısı' yediremez."
XXXXXX
Oturduğum koltuktan düşecektim;
"Bu dizi yahu, ne ilgisi var senin yiyeceğin tatlıyla ekrandakinin" dedim.
"Elimde değil, psikolojik olarak midem bulanır, yiyemem" demesin mi!
"Oysa ne kadar da çok severdim 'ayva tatlısı'nı... Ama her yerde yenilmez. En güzel iki yerde yapılır bu tatlı... Bir Beyoğlu'nda, bir de Üsküdar'da... İnan Paris'teki Fransız damadıma da alıştırdım. Her geliş gidişimde sipariş ediyor, ben de götürüyorum. Yerken 'Oh La La' diye şarkı söylüyor. Ama bu sefer ona, Hürrem'in başına geleni anlatacağım. Bakalım ne yapacak!"
En çok Kanuni'ye şaşırdım. Hekimbaşı sevdiği kadın kusunca yanında duramadı.
Dolanıp dururken, "İçi çürümüş bunun" diyordu.
XXXXXXXXX
'Muhteşem Süleyman' dizisinin danışmanı ünlü tarihçi ve öğretim üyesi Doçent Erhan Afyoncu son kitabını önceki gün imzaladı, verdi:
'Muhteşem Süleyman.'
Kanuni Sultan Süleyman'ın doğumundan ölümüne kadar tüm hayatının, seferlerinin ve zamanında Osmanlı İmparatorluğu ile İstanbul'da olan bitenlerin anlatıldığı kitapta, Hürrem Sultan da her yönüyle tanıtılıyor.
Kitapta, Osmanlı tarihine damgasını vuran Hürrem tanıtılırken Venedik elçisi Navagero'nun şu sözüne yer veriliyor:
"...Majesteleri tarafından o kadar sevilmişti ki Osmanlı hanesinde daha yüksek kudrete sahip hiçbir kadın olmadı..."
Kanuni'nin Hürrem Sultan'a sevgisi o kadar büyükmüş ki kitabın yazarı ünlü tarihçi Erhan Afyoncu, bunu şu cümleyle de çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor:
"Kanuni, sefer için gittiği yerlerden Hürrem Sultan'a mücevher, kumaş, kürk gibi hediyeler ve bazı zamanlarda da sakalından bir tel göndererek eşinin gönlünü alıyordu."
Erhan Afyoncu'nun çok geniş bir araştırma sonucu kaleme aldığı kitabında Kanuni'nin Hürrem'e yazdığı aşk şiiri ve Hürrem Sultan'ın ona yazdığı hasret dolu mektuplar da yer alıyor.
Eğer, Kanuni'yi ve Hürrem Sultan'ı daha yakından tanımak isterseniz, Erhan Afyoncu'nun bu çok değerli kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Onun da saçmalama hakkı var

CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un orduya yönelik “kağıttan kaplan” lafları üzerine Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanlığı’ndan soruşturma izni istedi. Eğer izin verirse bakanlık, TCK’nın o meşhur 301. maddesine dayanarak Batum hakkında soruşturma açılabilecek.
Bakanlık izin vermezse defter o an kapanacak. Bakanlık izin verse bile savcılık soruşturma sonucunda kovuşturmaya gerek görmeyebilir. Bu durumda defter savcılık aşamasında kapanmış olacak. Aksi olursa Batum’a 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava yolu görünecek.
Çarşamba akşamı Beyaz TV’de katıldığım “Derin Gündem” programında açıkça ifade ettim, tekrarlamakta beis yok. Batum’un askeri vesayet talebi ve darbe çığırtkanlığı olarak yorumlanabilecek sözlerini tasvip etmek asla söz konusu olamaz. Genelkurmay’ın siyasetçiyle polemiğe girmesi de aynı şekilde kabul edilemez.
Ortada iki yanlış var.
Tartışma mevzu ikincisi olmadığına göre, ilkine dönelim. Adalet Bakanı Ergin, başsavcılığın izin talebini reddederek Batum’a dava yolu açılmasını daha ilk evrede kapatmalıdır.
Çünkü herkesin saçmalama hakkı var, Batum’un da...
Taraf Gazetesi’nin dün manşetten duyurduğu gibi saçmalıyor mu “Evet”, yargılansın mı “Hayır” tezi, isabetlidir.
Arzu edilirse tazminat davası açılabilir ama aykırı olsa bile bu tür ifadeler yüzünden hürriyeti bağlayıcı cezalar verilmesini demokratik bulmam. Batum bir bedel ödeyecekse bu bedel “siyasi” olmalıdır. Partisi gereğini yapmazsa, halk, partisine gereğini yapar.
Bu kadar basittir.
Bakan Ergin nasıl bir yol izleyecek merak konusu. Dün, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihatlarına göre karar verileceğini belirtti: “Dosyayı görmeden, delilleri değerlendirmeden, hadiseleri detaylı bilmeden, ezbere bir şey söylemek yanlış olur. Dosya bakanlığımıza bir ulaşsın, prosedür sağlam işlemiş mi, eksik var mı, diye bir bakılacak. Daha sonra bahsettiğimiz kriterlere göre bir karar verilecek.”
İzleyeceğiz...
Süheyl Bey’e gelince... Ankara’da “kuzu”, dışarıda “kaplan” gibi maşallah. O tartışmalı lafları Zonguldak’ta etti, Ankara’ya gelince, “Partinin geleneklerini bilmiyordum. Özür dilerim” dedi. Askere de “üzüldüm” mesajı verdi. Dün İzmir’deydi Batum. “Pişman mısınız?” sorusuna bakın nasıl cevap veriyor: “Hayır değilim, söylemek istediğim ortada. Geri adım atmam söz konusu değil. Kimse bana geri adım attıramaz.”
Ankara’daki kuzu, İzmir’de oluverdi bir kaplan... Postasını da koydu “Orduyu sadece ben eleştiririm” diyen Kemal Bey’e...
“Kimse bana geri adım attıramaz” diyen Batum’a karşı CHP’de nasıl bir tedbir alınır bilinmez, ancak Kemal Bey’in işi hayli zor.
Gerçekten parti “canlı bomba” dolu...
Sadece Canan Arıtman gibi eski dönemden kalma vekiller değil, Gürsel Tekin, Hurşit Güneş, Umut Oran, Yılmaz Büyükerşen ve diğerleri...
İçlerinde en makul, en sağduyulu, en aklı başında olanı diye bildiğimiz Gürsel Tekin bile TV ekranında gazetecilere, “Herkes haddini bilecek, biz iktidara geldiğimizde hadlerini bildireceğiz” mealinde tehditler savurabiliyor.
Kusura bakmasın Kemal Bey, bu usulü biraz da kendi oluşturdu. Maalesef genel başkanın üslup sorunu parti politikasına dönüşme riski taşıyor. Ayrıca, diğer illerde kükreyip Ankara’da kuzulaşma siyasetinin öncü ismi de Kılıçdaroğlu...
O halde yenilenme ihtiyacı, sadece üç beş konuşkanla sınırlı kalmayıp tepeden tırnağa, hem şekli hem içerik bakımından kapsayıcı olmalıdır. Milli iradenin tecellisine karşı çıkıp askeri vesayete özlem duygusunu kabartanlar, halkın teveccühüne mazhar olamazlar.
Hem halkı “aptal” yerine koyacaksınız, hem “aptalca” oy vermesini bekleyeceksiniz. Asıl “aptallık” odur.
Biraz bilmece gibi oldu ama çözmek için büyük mütefekkir Müjdat Gezen’den yardım isteyebilirler. Cevapta “zeka pırıltısı” olmaz ama idare etsinler.

Batum yargılanmasın

Düşüncelerine çoğunlukla katılmam... Şahsını sevmem... Davranışlarını itici ve irrite edici bulurum.
Uzmanlığına da hiç saygım yok...
Şakır şakır anayasa ve “367” tartıştığımız dönemlerde öyle açıklamaları, öyle tuhaf çıkışları oldu ki, Başbakan’dan mülhem “Senin her tarafın anayasa hukukçusu olsa ne yazar” ifadesini rahatlıkla kullanabilirim.
Fakat, yargılanmasını istemem...
Süheyl Batum, 301’in kapsamına girdiği iddia edilen suçu askere karşı işlemedi.
Bize karşı işledi...
Halka ve halkın sağduyusuna hakaret etti.
Halkı, her türlü militer müdahaleye müstahak ve “darbe yapılabilir bir yan unsur” olarak gördü.
Hem kendisine bahşedilen “siyasetçi” etiketinin hakkını veremedi, hem de siyasal tercihlerimizle alay etti.
Zekâmızı küçümsedi.
Değer tercihlerimizi aşağıladı.
Siyasal çeşitliliği “laikliğimize ihanet” saydı.
Tüm bu arızi görünürlüğe karşı “üzerine düşen kutsal darbe görevini” yerine getirmeyen TSK’ya kırgınlığını dile getirmiş, “derin sitemlerini” sunmuş oldu... Hepsi bu.
Burada TSK’yı ilgilendiren bir durum yok...
TSK’nın alınganlık çıkarmasını gerektirecek bir durum da yok. Nitekim, TSK adına söz söyleme yetkisini kullananlar, “Bizi siyasi çekişmelerinize malzeme yapmayın” dışında, dişe dokunur bir tepki göstermediler... “312 general davası”nda olduğu gibi, ortalığı birbirine katmadılar. Suç duyurusu kuyruğuna girmediler... “Batum’un sözleri, TSK’nın manevi şahsiyetine hakarettir, kellesini istiyoruz” demediler.
Bilakis, söylenenleri, anlayışlı bir suskunlukla karşıladılar.
Başbakan Erdoğan, suç duyurusunda bulunmuş.
Zonguldak Cumhuriyet Başsavcısı da soruşturma başlatmış.
Top şimdi Adalet Bakanlığı’nda...
Bakan Sadullah Ergin “evet” derse, CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum yargılanacak.
Madem, suç bize karşı işlenmiştir; kendi şahsım adına yargılanmasına taraftar değilim...
Hatta, Adalet Bakanı çıksın desin ki, “Batum’un kaderi iki dudağım ara
sında ama ben yargılanmasına izin vermiyorum, onu kendisiyle ve halka karşı işlediği cürümle baş başa bırakıyorum...” Bundan daha büyük bir ceza olamaz.
Süheyl Batum’u kendisiyle ve işlediği cürümle baş başa bırakmak...
Belki o zaman salim bir muhasebe yapar.
Belki o zaman, parti olarak kaldırılmasına taraftar olmadıkları 301’in ne mene bir ceza maddesi olduğunu düşünür ve bu maddenin kurbanı olmuş Hrant Dink konusunda empati yapar.
Belki kurtarmaya çalıştığı “kerinçli kerinçsiz” bazı Silivri sakinleriyle arasına mesafe koyar.
Belki “Sazan” aşağılamasının derin pişmanlığını yaşar.
Belki referandum sürecinde takındığı “militer” edayı terk eder ve azıcık halka yaklaşır.
Bakan Ergin “evet” derse, Süheyl Batum da Hrant Dink’in geçtiği badireli yollardan geçecek. Belki “kıyıcı” bir muhakeme heyetiyle karşılaşmayacak, belki ilk celsede beraat edecek ama en azından bazı yolları tanımış olacak.
Bakarsınız, Silivri’dekileri mebus yapmak fikrinden vazgeçer.
Bir musibet bin nasihatten evladır...
Bakmışsınız Süheyl Batum’umuz “meşru siyaset”in ödünsüz bir neferi oluvermiş.
Belli mi olur!

Esas kâğıttan kaplan kim?

Yazı yazma mecburiyeti nedeniyle Amerika saatiyle sabah beşte kalktığınızda. Bir iki pencere dışında tüm apartmanlar karanlık. Ama... Perşembe günü öğle vaktini yaşamakta olan Türkiye olağanüstü net görünüyor.
Darbeciliğin suç olmasını odak almak yerine, “şanlı ordumuz” edebiyatı üzerinden avcılık peşindeki siyasetin mahkemelik “kâğıttan kaplan” atışması adeta tek gündem maddesi haline gelmişken, Afşin-Elbistan Termik Santrali B Ünitesi’nde meydana gelen göçükteki sarsıcı gümbürtü toplumsal konumumuzun kağıttanlığını açıkça sergiliyor.
Çöllolar Açık İşletme Kömür Sahası’nda 6 Şubat’ta yaşanan ilk göçükte bir işçinin hayatını kaybetmesine, 10 işçinin de yaralanmasına rağmen, havzada çalışılmasına devam edilmesi ve bu kez yeni göçüğün hem işçileri hem de iş makinelerini yutması, buradan bakınca oradaki genel resmin gerçeğini hüzünlü bir şekilde anlatıyor...
***
Ölüm tehlikesinin ardında gölge gibi dolaştığını savcıya belirtmesine rağmen, aynı Kahramanmaraş’taki işçiler gibi “yönetenlerden” olmadığı için hayatına önem verilmeyen Arzu’nun vurularak öldürülmesi...
Hadım tartışması...
Bir görünmez iradenin başına iş getirmek için uğraşıp durduğu Pınar Selek’in neyse ki yıllardır yargılandığı mahkemede üst mahkemenin itirazına rağmen üçüncü kez beraat etmesi... 
Protestocu Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencilerinin sıkı bir polis dayağından geçirilmesi...
Ankara’da geçen hafta yaşanan ve 20 kişinin ölümüyle sonuçlanan patlamalarda oksijen tüpleri ihtimalinin ağırlık kazanması üzerine Ankara’da “gaz analizi” yaptırılacak birim bulunmadığının ortaya çıkması...
“Ordumuz kâğıttan kaplan, çünkü darbe yapmıyor” anlayışına demokrasi açısından değil, hamaset açısından yaklaşan siyasetin, görmezden gelinen toplumsal gündemin insanları yutup yok eden gerçekleri karşısındaki vurdumduymazlığı...
***
Doğrusu buralardan bakıldığında, abartılı övünmelere rağmen Türkiye “kâğıttan kaplanlık” mertebesinin çok da ilerisinde bir görüntü vermiyor...
Üstelik bu yargıya sadece günü uzaktan tarayarak varmıyorsunuz, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile birlikte “Birleşmiş Milletler”de geçirilen gün sonundaki tartışma gündemi eşliğinde de varıyorsunuz. Dünyanın geleceği nasıl planladığını gördüğünüzde, ülkenizdeki sorunlar daha da berraklaşıyor.
New York’ta BM binasına varıyoruz... Kadir Topbaş Dünya Yerel Yönetimler Birliği Başkanı kimliğiyle, insanlığın gözardı edilemeyecek bir kısmının içinde yaşadığı sefaleti aşmak için kurulmuş olan Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı’nın (HABİTAT) Başkanı ile görüşecek...
Görüşme noktasına vardığımızda HABİTAT Başkanı tanıdık çıkıyor... İspanya’nın eski Ankara Büyükelçisi Joan Clos, iki kez Barselona Belediye Başkanlığı, bir kez de bakanlık yapmış etkili bir İspanyol siyasetçisi... Şimdi de BM’de Genel Sekreter’in yardımcısı ve HABİTAT’ın başında...
Bizleri çok sıcak karşılıyor...
***
Öğleden sonramız ise BM Genel Kurulu’nda geçiyor; Kadir Topbaş’ın konuşmacı olduğu “Risk Altında Kentler: Kentsel Yerleşimlerde Afet Risklerine Karşı Hareket Etmek” başlıklı bir panel var...
Açılış konuşmasını BM Genel Kurul Başkanı Joseph Deiss yapıyor... Panele HABİTAT İcra Direktörü Joan Clos yanında dünyadan seçilmiş dört belediye başkanı da katılıyor...
***
HABİTAT İcra Müdürü Joan Clos aynı zamanda panelin ana konuşmacısı...
Gelecek 20 yıllık zaman zarfında en azından iki milyar kişinin daha kentlere göç etmiş olacağını, dolayısıyla erkenden planlama yapmak zorunda olduklarını, gelecekte çok ciddi zorluklarla karşılaşılacağını, temel birtakım tedbirlerin alınması gerektiğini söylüyor...
Clos, kentsel planlama noktasında “5 emrin” hayata geçirilmesi gerektiğini vurguluyor... Bu kriterler çok ilgimi çekiyor:
Yüzde 10’dan daha fazla eğimli arazilere ve...
Dere yataklarında inşaata izin verilmemesi.
İyi bir yağmur suyu tahliye sistemi olmayan yerlere yerleşim gerçekleştirilmemesi.
Yerleşim alanlarının en azından yüzde 30’unun cadde ve sokaklara ayrılması. 25 metreden daha dar caddeler inşa edilmemesi.
***
Konuşma sırasında Manhattan’ın şehir planlarının 1811’de yapıldığını öğreniyorum... Amerika bu planlarda arazilerin yüzde 30’unu caddelere tahsis etmiş...
Hâlbuki Romalılar döneminde bu oran yüzde 18’miş...
***
HABİTAT Başkanı Clos’un felaketlerle karşılaşmamak için önerdiği çağın yerleşim kriterlerini ABD’nin 1811’de uyguladığını öğrendiğimin ertesi günü, aynı kömür işletmesinde aldırmazlığın ve vurdumduymazlığın şahikası iki facianın sonucunda, dört gün arayla işçileri yutan göçük haberiyle uyanıyorum...
Açıkça “kâğıt kaplanlıkla” ilgili bir durum var...
Gelişmiş dünyanın hayata ve geleceğe nasıl baktığını dinlerken, bunu bir kez daha ve çok net görüyorsunuz...
Ama sorun, bunun Türkiye’den görülmemesi...
Sanırım aşırı siyasallaşmanın yarattığı toplumsal bir körlük...

Çık konuş be adam!

İnsaniyet, namus ve şüpheli bir ölüm üçgeninde sıkıştık kaldık. Ecel diyemeyecek kadar erken bir ölüm. Astım krizi, alkol, uyuşturucu iddiası pek çok spekülasyon ortaya atıldı.

Sırrın çözümü olarak Adli Tıptan çıkacak rapor gösteriliyor. Ancak yılların Adli Tıpçısı Prof. Dr. Sevil Atasoy, geçtiğimiz günlerde olayla ilgili verdiği bir demeçte “negatif otopsi” kavramından söz ediyor.

Yani Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek rapor ölümün asıl nedenini yansıtamayabilir.
Bir taraf ta yaşamını yitirmiş bir anne, diğer tarafta acılı bir eş ve bir yetim…
İşte havada kalan sorular, çözülemeyen şifreler, spekülatif haberler ve büzülemeyen ağızlar insanların içindeki acıyı daha da körüklüyor…
Bir de hiçbir “Taraf”ta olmayanlar var!
Olay gününe dair söyledikleri ve kamuoyuna ulaşanlar polis ifadesinde söylediklerinden ibaret.
Çelişki var…
Kimse çözemiyor sorular bir birini izliyor.
Dedikodu kazanı kaynıyor! Yok çıt yok…

Geçtiğimiz günlerde Posta Gazetesi yazarı Suna Akyıldız’ın twitterdaki mesajları gündeme damgasını vurdu. Dedi ki Akyıldız, “Defne o gece çok çığlık atmış. Komşular duymuş. Ama Kerem Altan yine bir kızla fantezi yapıyor diye düşünmüş ve müdahale etmemişler”

Hemen peşinden ertesi günkü gazetelerin birinde, “Komşular çığlık duymamış, ev de dağınık değilmiş” diye bir haber.
Tabii ilkesiz gazetecilik böyle bir şey sen yaz nasılsa su götürür…
Diğer taraf öldüğü için kimse itiraz edemez, “Hayır böyle olmadı!” diyemez.
Diyorum ya bir tarafta binlerce soru işareti, bir tarafta yitip giden gencecik bir anne, diğer tarafta acılı bir eş ve henüz annesinin öldüğünü kavrayamayacak yaşta bir minik yavru…

Öte “Taraf” kap karanlık…
Kimse darılıp gücenmesin, ben hatalı olduğunu düşünüyorsam babamı bile yazarım!
Bazıları gibi bizim grupta hatırlı yazarın evladı diye gözünün yaşına bakmam!
Çok soru işareti var ve soruların ucu hep o “Taraf” a uzanıyor…
Kamuoyunu rahatlatma derdi yok!

Orduyu ber taraf etme yarışında türlü milyon belgeyle (!) ortaya çıkan o “Taraf”tan çıt yok. Acaba o kızcağız bir ordu komutanının ya da bir muhalefet liderinin evinde ölseydi, bu kadar sessiz kalır mıydı o “Taraf” Vallahi insan düşünmeden edemiyor...

Çık konuş be adam! Bırak bu duygusal yakınlaşma safsatalarını ne oldu o gece söyle de herkes bilsin!

9 Şubat 2011 Çarşamba

Bocalayan Müslümanlar

Dindar Müslümanların büyük kısmı tesettür konusunda büyük bir bocalama içindedir. Bu benim şahsi fikrim değildir. Kur'an'daki, Sünnetteki, Şeriattaki, fıkıhtaki, tesettür hükümlerini bilen her Müslüman bu bocalamayı kabul edecektir.
İki türlü tesettür vardır: (1) Şer'î tesettür (2) Şer'î olmayan, belki biraz ağır kaçacak şeytanî tesettür...
Müslüman bir hanım veya kız, daracık, vücut hatlarını gösteren, bazısının eteği yırtmaçlı elbiseler giyiyor, başına rengârenk parlak bir kumaşı sarıyor, kimisi saçlarını deve hörgücü gibi topuz yapıyor, topukları yüksek ayakkabılar, bazısı makyajlı, birtakım açıkgözler de makyaj yapıyorlar, sonra biraz siliyorlar. Böyle kadınlar, erkeklerin şehevî bakışlarını açıklardan daha fazla çekiyor. Olur mu böyle tesettür?..
İslamî tesettürün ölçüleri vardır.
Birincisi: Erkeklerin şehevî nazarlarından saklanıp gizlenecek.
İkincisi: Elbiseler vücut hatlarını belli etmeyecek, bol olacak.
Üçüncüsü: Renkler cırtlak ve parlak olmayacak. Sade, pastel renkler...
İslam kadın ve kızlarının yabancı erkeklerle ihtilat etmemeleri, onların arasına karışıp onlarla laubali şekilde görüşmemeleri gerekir.
Tesettürlü üniversiteli kız, kantinde beş altı arkadaşıyla oturmuş, çay içiyorlar, bir laubalilik, bir serbestlik ki sormayın. Kahkahalar, gülüşmeler, mimikler, el kol hareketleri, böyle şeyler tesettürlü bir öğrenciye kesinlikle yakışmaz.
Tesettürlü bir İslam hanımı sokakta, çarşıda, pazarda, toplu taşıma vasıtasında, şurada burada bırakın çıngıraklı kahkahalar atmayı, dişlerini gösterecek şekilde gülmez bile. İslam ahlâkında bir kadının namahrem erkekler arasında gülmesi çok ayıptır, kötü şeylere dalalet eder.
Tesettürlü İslam hanımı veya kızı, iffetin, ciddiyetin, vakarın, ismetin mücessem heykelidir.
Her şeyde olduğu gibi tesettür konusunda da din ile ticareti, mukaddesat ile rantı birbirine karıştırdık. Aklı fikri para kazanmak olan birtakım sözde modacılar, tesettür yoluyla büyük servetlere sahip oldular ama tesettürün de canına okudular, cılkını çıkarttılar.
Bir tesettür defilesi... Kulakları sağır eden çılgın ve cehennemî bir müzik... Podyuma genç mankenler, sözde tesettür kıyafetleriyle çıkıyorlar, maşaallah hepsi boylu poslu, endamlı, çekici hanımlar. Özel bir yürüyüşleri var, hızlı hızlı, tak tak, yeri titretircesine çalımlı bir şekilde yürüyorlar. Bütün kıyafetler Avrupaî... Tayyör, pardösü, tunik, pantolon... Başlarında birer örtü... Bu defilenin ismi de İslamî tesettür defilesi. Yahu kimi kandırıyorsunuz siz? Bu kıyafetlerin içinde bir tek İslamî, yerli, millî kıyafet yok.
Merzifon, Gümüşhane ve civardaki bazı şehirlerde Müslüman hanımların büründüğü ihramlar vardır. Niçin tesettür ticareti yapanlarımız ihramı gündeme getirmiyorlar?
Şu 73 milyonluk Türkiye'nin uleması, fukahası, meşayihi, âkil Müslümanları, muhteremleri, hazretleri tesettür konusunu gündeme getirseler, ümmeti uyarsalar ne iyi olur?
Resulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, sahih bir hadis-i şerifinde "Saçlarını deve hörgücü gibi yapan kadınlar cennetin kokusunu alamayacaklardır" buyurmuşlardır. Bari bu konuda kadınlar ve kızlar uyarılsın.
Çok yazık... Müslümanlar başıboş kaldılar... Karanlık gecede fırtınaya yakalanmış, yağmura tutulmuş, kurtların hücumuna uğramış çobansız bir koyun sürüsü gibi... Müslümanların başında bir İmamü'l-müslimin, bir Emirü'l-müminin olmazsa olacağı budur.
Yaz aylarında Sultanahmet Meydanında başı örtülü, kolu açık kızlar görüyorum. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu...
Yine sakallı genç bir erkekle, başörtülü kız el ele tutuşmuşlar, herkesin arasında laubali şekilde yürüyorlar. Böyle bir şey Sultan Abdülhamid zamanında görülseydi, çift birbiriyle nikâhlı olsa bile, erkek tutuklanır, kız da ağır şekilde azarlanırdı.
Allah sonumuzu hayreylesin!
*(İkinci yazı)

HİKMETSİZ CUMHURİYET ve DEMOKRASİ OLMAZ

Başbakan'ın yüreği var

Başbakan'ın yüreği var ve ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Evet, bir ülkenin hukuk devleti olması çok önemli, her şeyin hukukun garantisi altında olması çok önemli, ama hukukun yanında ülkeyi yönetenlerin yüreğinin olması da çok önemli. Hani belki de hukuku yürek, yüreği hukuk beslemeli denebilir.
Demek istiyorum ki, hukuk olabilir ama kitabına uydurmak da mümkün olur hukuk içinde. Türkiye'de çoğu zaman olduğu gibi. İşte orada yürek, yani insanlık, yani vicdan devreye girmeli ve "Müftüler fetva verse bile (hukukçular göz yumsa bile) sen kalbine danış" yüce sözü hatırlanmalı.
Başbakan son grup konuşmasında, 2004'te meydana gelen bir kayıp genç olayından yola çıkarak, kendi iktidar dönemini sorguladı. Faili meçhullerden ve kayıplardan söz ederken, eski-yeni İçişleri Bakanları'na dönerek dedi ki:
"Faili meçhullerin, katillerin bulunmamasının ne büyük bir acı olduğunu biliyoruz ama evladının kemiklerini dahi bulamayan, oğullarının mezarlarını bulmaya dahi razı olan acılı anneler var bu ülkede.
Bunlardan bir tanesi 2004'te olmuş bir hadisedir. Dönemimizde faili meçhul yok diye bildim. Bunu, zaman zaman gerek Abdülkadir Bey'in gerekse sizin (İçişleri Bakanı Atalay'a hitaben) döneminizde paylaştım. Var mı yok mu diye? 2004'te böyle bir faili meçhulün olduğunu o gün orada öğrendim. Evladının İstanbul Teknik Üniversitesi'nde okurken, bir gidişle gittiğini ve İğneada'da kaybolduğunu, ondan sonra sadece ıslak fanila ve şortunun kendisine ulaştırıldığını... Orada farklı farklı şeylerin kendisine söylendiğini, bunların inandırıcı yanı olmadığını... Ben de ona inanıyorum doğru söylüyor. Bunlar yapıldı ama şimdi bunların aşılması gerekiyor ve bunların üzerine şiddetle gidip, 2004-2011, 7 yıl... Bu 7 yılı ayrıca hesaba çekmemiz lazım. Nedir, ne değildir? Bunun üzerine ayrıca gitmemiz lazım. Annesi ile tekrar tekrar görüşmemiz lazım."
Evet, işte bu. Başbakan'ın yüreği, kendisine ulaşan bir hukuksuzluk karşısında sancılanmaya başlıyor ve harekete geçiyor. Türkiye'nin yönetiminin tam merkezinde böyle duyarlı bir kalp bulunması iyi bir şey.
Çünkü Türkiye, tam da bu duyarlılığın gerekli olduğu bir ülke.
Şu Mutki olayını ne yapacaksınız mesela?
Bir çukurdan, 18 kişinin kemikleri çıkıyor.
Jandarma, "Biz gömdük" diye açıklama yapıyor. "Çatışmada öldürdük ve gömdük."
Açıklama, bu kemikler bulunduktan sonra yapılıyor. Orada ölenlerin kim olduğu konusunda hiçbir bilgi yok. Ailelerine haber verilmemiş.
Hukuk buna cevaz vermiyor ama yapılmış.
1999'dan bugüne kadar da mesele kapanmış.
Ne yapacaksınız?
"Jandarma açıkladı, her şey tamam" mı diyeceksiniz?
Yoksa yüreğinizi diri tutup, "Sonuna kadar gidilsin" mi diyeceksiniz?
Hatta orada da durmayıp, "Buna benzer başka çukurlar var mı, gerçek bir soruşturma yapılsın" mı diyeceksiniz?
Cumartesi anneleri, 306 haftadır toplanıyor İstiklal Caddesi'nde.
İlk defa bir Başbakan'ın gündemine girdi hadise, o da Tayyip Erdoğan oldu. Yürek farkı bu, diyorum onun için.
Ama tek yürek farkı da yetmiyor görülüyor ki...
Diyelim İçişleri Bakanları'nın da, diyelim TSK'nın, jandarmanın da, diyelim valilerin, kaymakamların da benzeri bir kalp hassasiyeti içinde ateş üstünde durur gibi takip etmesi lazım bu meseleleri. Kötü şeyler bir gün çıkıyor ortaya, bundan kurtuluş yok. Onun için, kötü şeylerin, ibret olacak şekilde ortaya çıkarılması ve mahkûm edilmesi lazım.
Maalesef, bu terörle mücadele meselesi, şirazesini bozdu her şeyin. PKK bir cinayet örgütü idi evet, bunda şüphe yok. Ama devlet adına PKK ile mücadele ederken de anlaşılıyor ki, hukukun ötesine geçildi. Hukuksuzluklar işlendi. Çok hukuksuzluk işlendi. Bunların, toplumsal bedelinin olmaması imkânsız. Bir tür zehir gibi aktı bu hukuksuzluklar bölge insanının yüreğine...
Bu hükümetin başında, yüreğinin farkında bir adam bulunması bu açıdan önemli.
Bölge insanı ile kalbi bir bağ kurmaya gayret eden ve yaralanmış kalpleri yeniden onarmaya çalışan bir insan, siyasetçi ama böyle bir siyasetçi... Bu önemli.
Kim ne derse desin ben Tayyip Erdoğan'ın, ülkenin üzerinden, bu tür kanlı ve karanlık bagajları, en azından kendi insanlık hassasiyeti üzerinde titremesi sebebiyle, kaldırmak için çaba sarf edeceğine inanıyorum.
Mutki'yi asla taşıyamaz Erdoğan.
Berfo Nine'nin acısına tanık olduktan sonra onu unutamaz Erdoğan.
Erdoğan'ın kafasında şu anda, "Acaba Doğu-Güneydoğu'da daha kaç kemik dolu çukur vardır ve ne zaman ortaya çıkıp da ülkenin yüzüne utanç rengini yansıtır" sorusu debelenip duruyordur.
Ve Erdoğan'ın kalbinde, "Hrant Dink nasıl oldu da korunamadı, devlet içinde kim ne yaptı" sorusu debelenip duruyordur.
Kalbi olan adam rahat olamaz.
Türkiye'nin şansı da bu.

Dam üstünde saksağan

Süheyl Batum, "kâğıttan kaplan" sözünü hangi bağlamda sarf ettiğini, Yaşar Büyükanıt ve Hilmi Özkök'ün isimlerini vererek izah etmeye çalışıyor:
"27 Nisan 2007'de Yaşar Büyükanıt'ın açıklaması üzerine, aydınların, cumhuriyet mitinglerine katılanların hayatı değişti. İnsanlar güvenle yürürken, 27 Nisan bunu değiştirdi."
"Hilmi Özkök'ün altındaki herkes yargılanıyor, o ise 'Ben kasaptaki ete soğan doğramam' diyor."
***

Batum, kusura bakmasın ama bu açıklamalara ancak "Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı" denir.
13 Haziran 2007'de Ümraniye'deki bir evde bombalar çıktıktan sonra, Batum'un "Aydınlar" dediği bazı kişiler, Ergenekon'la ilişkili görüldükleri için, zaman içinde tutuklandılar. Yaşar Büyükanıt'ın konuşması bunda etkili olmadı.
Peki, Hilmi Özkök'ün tavrı yüzünden mi asker kâğıttan kaplana döndü? Özkök'ün, Ergenekoncular gibi yargılanmaması mı kusur? Anlayan beri gelsin!
Zaten 27 Nisan'ı alkışlayan iktidar değil, bazı CHP'lilerdi.
CHP Parti Sözcüsü Mustafa Özyürek: "Tabii bu bir muhtıradır.
Hükümetin bunun gereğini yerine getirmesi gerekir."
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal: "Halkımız devlet organlarıyla çatışanlara sahip çıkmaz. Bu ortamda mağduriyet yok, dayatma var."
CHP Genel Sekreteri Önder Sav: "Gözümüz aydın, Türkiye'nin gözü aydın."
Onur Öymen: "Genelkurmay'ın tespitleri bizim tespitlerimizden farklı değildir.
Laikliğe hakaret edeceksiniz ve sonra diyeceksiniz 'Ben değiştim' ve bu ülkenin cumhurbaşkanı olacaksınız.
Bunları söylediğinizde siz çocuk değildiniz.
Türkiye'yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz."
Nur Serter: "Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin önünde, şanlı ordumuzun önünde saygıyla eğiliyoruz. Türk ordusu çok yaşa. Türk ordusu, 27 Nisan'da bizim sesimizi duymuş, bizim sesimize sahip çıkmış, demokrasiye sahip çıkmıştır. 27 Nisan'da, Türkiye Cumhuriyeti'nin gerçek iradesine sahip çıkmıştır."
***

Batum, "Ordu kâğıttan kaplana döndü" sözleriyle, Ergenekoncuların yargılanmasına ses çıkarmayan ve AK Parti'nin önünü kesmeyen askeri eleştiriyor.
Çok açık. Eğer hedefinde Hilmi Özkök ya da Büyükanıt varsa, sebebi, sadece, bu kişilerin Ergenekonculara sahip çıkmamasıdır.

Bir duygulu ve anlamlı gece..

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce, cep telefonunuzu elinize alın.
Hangisine bağlı olduğunuz önemli değil.. 5776'ya bir boş mesaj gönderin..

***

60'lı yıllar.. Amerika'da Üniversite okuyup dönmüş Cüneyt Ağabey (Nur içinde yatsın, Koryürek) bir yandan gazetecilik yapıyor, bir yandan Amerika'da diplomasını aldığı konunun, reklam, halkla ilişkiler ve pazarlama şirketinin temellerini atıyor bir yandan da.. Kaç yan oldu.. Cüneyt Ağabey'in o kadar yönü vardı ki.. Atletizm özel merakı.. Amerika'da onun da kurslarına, seminerlerine gitmiş.. Modern atletizm antrenman tekniklerini öğrenmiş. Müstakil Atletizm Sahasına geliyor, her akşam.. "Müstakil Atletizm Sahası".. Ada bakar mısınız?.
Futbol sahalarının etrafında şimdi yok edilen kulvarlar dışında atletizm yeri yok Türkiye'de..
Bu ilkiydi. Onun için de adı öyle konmuştu zaten..
Cahit Öneller, Ekrem Koçaklar, Fahir Özgüdenler ve isteyen herkese, karşılıksız, ücretsiz antrenörlük yapıyor..
Zaman zaman yanında küçük bir kızla geliyor.. Cıvıl cıvıl, pırıl pırıl koşuşan bir kız çocuğu. İlkokul çağında bile değil.. Herkesin gönlünü kazanmış.. Bir gün "Jale'ye talibim Cüneyt Ağabey" dedim.. "Nişanlım olsun.." Güldü benim gibi.. "26'ıncı sıradasın" dedi.. Minik Jale herkesin kalbini çalmış, öylesi..
Yıllar geçti. Önce Cüneyt Ağabey, sonra ben İstanbul'a taşındık. Jale harika bir genç kız oldu ve harika bir evlilik yaptı..
Sonra bir gün, Cüneyt Ağabey Delta Ajansa çağırdı beni. Koştum..
"Jale MS, Hıncal" dedi.. "O ne" dedim.. "Multipl Skleroz" dedi.. "O ne" dedim tekrar..
O da pek fazla şey bilmiyor. O zaman internet de yok ki, giresin.. Fazla yayın da yok.. Konuştuğum doktorlardan da bizi tatmin eden bir şeyler öğrenemiyorum.
Sonra bir gün duydum ki, Maçka Otelinde bir konferans var. Genç bir doktor MS'i anlatacakmış.. Koştum gittim. Başından sonuna nefes almadan dinledim..
O zaman öğrendim ki, MS bir garip sinir hastalığı..
Beynin emirlerini vücuda sinirler iletiyor.
Kimsenin (Bugün bile) bilmediği bir sebeple bu sinirlerin çevresi sertleşmeye başlıyor. (Skleroz o) Sertleşen sinirler, beynin emirlerini bazen iletmiyor, bazen yanlış iletiyor, bazen yanlış yere iletiyor. Bu sinirler çeşit çeşit.. Bu yüzden de Multipl (Çoklu) adı zaten..
Beyin kriz zamanlarında vücudu kontrol edemiyor. Bir dengesizlik, felç, görme karmaşası gibi durumlar ortaya çıkıyor.
Hastalık en çok genç yaşlarda ve daha çok kadınlarda oluyor. 15 yaşından önce ve 50 yaşından sonra pek rastlanmıyor Tıp, hastalığa neyin sebep olduğunu bilmiyor. İlerler mi, durur mu, bilmiyor. Ne zaman atak yapar, bilmiyor. Bu yüzden nasıl tedavi edilir, onu da bilmiyor..
O genç doktor, Nail Mert Ertüren.. Bugün Türkiye Multipl Skleroz Derneği Başkanı..
Eşi MS hastası.. O gece o da ordaydı.
Harika bir İstanbul hanımefendisi..
Sakıp Sabancı Müzesi içinde yeni hazırlanan Seed adlı konser salonunda rastladım onlara, yıllar sonra..
Beni oraya getiren şey, "Best of Classics adlı konseri, hazırlayan ve yöneten dostum Serdar Yalçın'dan öğrenmem oldu.
Gidince öğrendim ki, gece Novartis ilaç firmasının sponsorluğunda, MS Derneği yararına yapılıyor.
Dr. Ertüren "Yıllar önce konferansımı nasıl dikkatle dinlediğinizi hatırlarım" dedi..
Ben de niçin dikkatle dinlediğimi anlattım..
Konuştuk.. O yıldan bu yana, tıp MS konusunda fazla bir mesafe almamış. Niye başladığı, niye ataklar yaptığı, niye durduğu, ilerleyip ilerlemeyeceği hâlâ bilinmiyor.
Tedavi hâlâ bilinmiyor. Ama ataklar sırasında belirtileri bir ölçüde azaltan ve bu kriz dönemlerini en kolay geçirmesini sağlayan ilaçlar ve rehabilitasyon yöntemleri konusunda ilerleme var. Bir de kök hücre tedavisiyle MS önlenir mi, onun denemeleri yapılıyor..
Dr. Ertüren "Türkiye'de 35 bin MS hastası olduğu biliniyor, ama gerçek rakam bunun üzerinde olabilir. Çünkü belirtiler bazen çok düşük düzeyde oluyor, hasta, hasta olduğunu bile fark etmiyor. Biz dernek olarak hastalar ve yakınlarının bilgilenmesi için çalışıyoruz. MS hastaları ve yakınları için İstanbul'da bir Rehabilitasyon ve Rekreasyon Merkezi kuruyoruz. Orada bir araya geleceğiz. Birbirimizi ve hastalığı tanıyacak ve MS'le nasıl yaşamamız gerektiğini öğreneceğiz. Bina bitti.. Sadece iç düzenlemesi kaldı diyebilirim.. Şimdi bir 300 bin liraya daha ihtiyacımız var.."
İşte 5776'ya atacağınız boş mesaj bunun için.. Yaptıysanız, çorbada sizin de tuzunuz var demektir. Her mesajla 5 lira bağışlamış oluyorsunuz..
Teşekkürler..

Osmanlı Sultanları Ve Halifeleri

Bazı İslamcılar; Osmanlıyı, Osmanlı Padişahlarını, Osmanlı Halifelerini sevmezler. Onlarda İranî tesirler, esintiler vardır.
Vehhabîler, Osmanlıdan nefret ederler. Osmanlıları Müslüman bile saymazlar. Osmanlı Şeriat ile tasavvufu ve tarikatı birlikte yaşamış bir sistem kurmuştur. Vehhabilere göre, tarikat, tasavvuf şirktir, küfürdür; tarikat evliyası evliyauşşeytandır.
Bir kısım Arap aktivist İslamcıları da, Osmanlıdan hoşlanmaz.
Ehl-i Sünnet Müslümanları Osmanlıyı, Osmanlı Sultanlarını ve Halifelerini çok sever ve onlara rahmet okur. Bilhassa Halife-i Müslimîn Sultan Abdülhamid-î Sanî Hazretlerini şükran ve minnetle anarlar.
Türkiye'deki Sünnî çoğunluk Osmanlıyı, Padişahları, Halifeleri, Osmanlının İslam uygulamasını beğenir ve tutar.
Selanik Dönmeleri, Osmanlıdan nefret eder. Müslüman ve Türk postuna bürünmüş Sabataycılar, Osmanlı İslam sistemine, Devlet-i Aliyyeyi Osmaniyeye, Selatin-î Osmaniyeye, Hulefa-î Osmaniyeye kin, düşmanlık, nefret kusarlar.
Dünyada, Ehl-i Beyt'i Mustafa'dan (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra hiçbir aile, Osmanlı ailesi kadar İslam'a, İmana, Kur'an'a, Sünnete ve Şeriata hizmet etmemiştir.
Selanik Dönmeleri Osmanlıdan ne kadar nefret ediyorsa, biz Ehl-i Sünnet Müslümanları da Osmanlıyı bu nefretin bin kat misli sevmeli ve tebcil etmeliyiz.
19'uncu miladî asırda Mekke-i Mükerreme, Şafiî Reisululeması olan Ahmet Zeynî Dahlan Hazretleri Fütühat-ı İslamiye adlı eserinin Osmanlılar bölümüne şu cümleyle başlıyor:
"Hulefa-i Raşidîn'den sonra Kur'an'a ve Sünnete en fazla bağlı devlet, Osmanlı devletidir."
Birkaç hafta önce Macaristan devlet büyüklerinden biri, bir konuşmasında şu cümleyi sarf etti:
"Biz Macarlar 150 sene boyunca Osmanlı Türklerinin hâkimiyeti altında kalmasaydık, millî kimliğimizi kaybedecek ve  tarihten silinecektik."
Sabatay Sevi'yi Mesih kabul eden bir Selanik Dönmesinin, Osmanlı Sultan ve Halifelerine düşman olmasını anlamak kolaydır da, bir İslamcının düşmanlığını anlamak zordur.
Osmanlıyı değerlendirirken onun çökme ve yıkılma devrindeki hastalıklarına, zaaflarına, olumsuz taraflarına bakmak insafsızlık ve adaletsizlik olur. Osmanlı kuruluş ve yükseliş devrine bakılarak değerlendirilmelidir.
Osmanlı nedir?
1. Kur'an'ı, Sünneti, Şeriatı esas alan bir İslam Devleti ve nizamıdır.
2. Ehl-i Sünnet ve Cemaat üzeredir. Sevad-ı Azam ve Cumhur-i Ulema dairesi ve yolundadır.
3. İslam'ın Şeriat ve tasavvuf boyutlarına bağlı kalmıştır.
4. Beş vakit namazı emr ve teşvik etmiştir.
5. Müslüman kadın ve kızları tesettüre sokmuştur.
6. Adalet ve güvenlik sağlamıştır.
7. Osmanlı idaresinde yaşayan Hıristiyanlara ve diğer ehl-i  kitaba din, kimlik, kültür hürriyeti sağlamıştır.
8. İslam dinini yaymış, İ'la-i Kelimetullah yapmıştır.
9. Başka ülkelerden gelen Müslümanlara yabancı muamelesi yapmamış, onlardan pasaport istememiştir. Yani Osmanlı mülkü bütün Müslümanların mülkü olmuştur.
10. İspanya'da Hıristiyanların zulmünden kaçan Yahudilere kucak açmış, onlara yaşama, kazanma, kimliklerini koruma hürriyetini sağlamıştır.
11. On altıncı asırda Osmanlı bir Cihan Devletiydi. Onun enkazından 40'a yakın irili ufaklı devlet çıkmıştır.
12. Osmanlı Müslümanların birliğini sağlamıştır.
13. Osmanlıda din ile devlet özdeşti. Devlet, İslam'ın ve Ümmet-i Muhammed'in hizmetindeydi.
Her kavim kendi büyükleriyle, kendi tarihinin zaferleriyle iftihar eder. Biz Müslümanlar da Osmanlı Devletiyle, Osmanlı Padişahlarıyla, Osmanlı Halifeleriyle, Osmanlı zaferleriyle, Osmanlı nizamıyla haklı olarak iftihar ediyoruz.
Kanunî Sultan Süleyman aleyhi rahmeti ve'l-gufran Hazretleri büyük bir Padişahımız ve Halifemizdir. Dini Mübin-i İslam'a, Ümmet-i Muhammed'e çok hizmet etmiştir. Onun bize miras olarak bıraktığı Süleymaniye Camii bile, kendisine ebediyen minnettar ve müteşekkir olmamız için yeter de artar.
İnsanlar hatasız ve günahsız olmaz. Peygamberler dışında hiç kimse masum değildir. Kanunî Sultan Süleyman Hazretlerinin de, hataları, kusurları, günahları olabilir. Vefatından 400 küsur sene geçtikten sonra biz onun günah ve kusurlarını görmeyiz. Resulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) "Geçmişlerinizi hayırla yad ediniz" buyuruyor. Sultan Süleyman bir mü'mindi, beş vakit namaz kılardı, mücahitti, gaziydi, Hadimü'l-Haremeyn idi. Çok hayır hasenat yapmış, geriye çok vakıflar bırakmıştır. Onun zamanında Türkiye, Avrupa içlerine, Macaristan'a, Ukrayna'ya, Cezayir'e, Sudan'a ve daha nice ülkelere kadar uzanan bir genişliğe, enginliğe sahipti. Tuna ve Nil o devletin iki iç nehriydi. Akdeniz bir İslam gölü haline gelmişti. Yeryüzünde zulme uğrayan herkes, Müslüman olsun Hıristiyan olsun Osmanlı ülkesine iltica ediyordu.
Bu saydıklarım Selanikli Dönmelerin hoşlanmadığı şeylerdir. Biz Müslümanlar ise bunlardan çok hoşlanır, fahr ederiz.
Kanunî Sultan Süleyman Hazretlerine saygısızlık eden soysuzları lanetliyorum; bütün Müslümanları atalarımıza, millî mefahirimize sahip çıkmaya davet ediyorum.
*(İkinci yazı)

Aman hiç hatırdan çıkmasın

1. Beklenen büyük İstanbul zelzelesini hatırımızdan çıkartmayalım.
2.  Boğazlardaki dehşetli gemi trafiği devam ediyor, Allah korusun günün birinde büyük bir facia olabilir. 3. Eskiden görünmeyen su baskınları, dehşetli seller olabilir, binalar yıkılabilir, canlar gidebilir, tedbir alınmalıdır.
4. Okullarda uyuşturucu kullanma yaşı, 10'a, 11'e düşmüştür. Bu yolla büyük paralar kazanan çeteler bulunmaktadır. Bazı kimseler bunları avuçlarının içi gibi biliyorlar. Niçin bu kötülüğü bitirmiyorlar?
5. Müslüman bir toplum, kurban kesmezse o ülkede adam öldürmeler, kan dökmeler çoğalır. Hatırlarsınız belki, son Kurban Bayramında bir kampanya açılmıştı, "Kurban kesme, parasını ver". Din kültürüne sahip olmayan cahil Müslümanlar bu oyuna geldiler, paralarıyla kurban kesmediler... Adam öldürmeler, cinayetler, kan dökmeler ne kadar çoğaldı farkında mısınız? Bugünkiler bir şey değil, Allah saklasın, bu azgınlık ve dinsizlik böyle hızla artarak devam ederse geleceğimizin çok kanlı ve karanlık olmasından korkuyorum.
6. Müslüman bir toplum, emr-i maruf ve nehy-i münker farzını yerine getirmeyi terk ederse veya yeteri kadar yapmazsa o toplumun kâffesine umumî bir bela gelmesinden korkulur. Emr-i maruf ve nehy-i münker yapmak ümmeti belâlardan, âfetlerden, felaketlerden, musibetlerden korur.
7. Resulullah Efendimiz (salat ve selam olsun ona) "Yaşadığı zamandaki İmama (Müslümanların başkanına) biat etmeden ölen kimse, sanki cahiliyye ölümüyle ölmüş olur" buyurmaktadır... Zamanımızda Müslümanların bir İmamı, bir Emîri bulunmakta mıdır? Bu hususta bilgisi olmayanlar, İmam veya Emîre gıyabında biat etmelidirler. "Ya Rabbi! İmamü'l-müslimin olan zat kimdir ismen bilmiyorum, ona gıyabında biat ediyorum" demelidir.
8. Sadaka yani farz olan zekâtı vermek. Ayrıca fakirlere ve muhtaçlara yardım etmek, açları doyurmak, parasızlara harçlık vermek, hatta kedilere, köpeklere yiyecek ikram etmek, belaları uzaklaştırır. Herkes yolculuğa çıkmadan hayır yapsın. Çok küçük bir hayır söyleyeyim: Küçük bir su birikintisine bir karınca veya minik bir böcek düşmüş, çırpınıyor, boğulacak. Bir saman çöpüyle onu kurtarıyor, kuru ve güvenli bir yere koyuyorsunuz, bu da bir hayırdır.

Bir güzel ölüm.. Bir güzel düğün..

Ölümün de güzeli olur mu?.. Olur herhalde.. Yoksa Zincirlikuyu'da İsmet Ağabey'in üzerine bir kürek toprak da ben atarken niye "Tanrım, bana da böyle bir ölüm nasip et" diyeyim ki..
İsmet Ağabey, Erol Kaynar'ın babası yani.. Bizim Salomanje kahvaltı gurubunun çoğu adını ölüm ilanlarında öğrendi.. "Erol Kaynar'ın babası"ydı o, hepimiz için.. Aslında hepimizin babasıydı sanki.. İnsan hemen hemen hiç tanımadığı, haftada bir çok kısa bir süre gördüğü insanı, insanları bu kadar sever mi?.
Ama öyledir.. Bazıları daha ilk bakışta "Sevgi"yi aşılarlar etraflarında..
Kahvaltı ekibi 12 ile yarım arasında toplanmaya başlar, saat bir buçuğa doğru upuzun masada 20'ye yakın dost toplanmış olurduk. İşte o sırada kapı açılır, içeriye İsmet Ağbi ve kolunda Süreyya Hanım girerlerdi. Erol'un annesi ve babası.. O sahneyi görmeniz lazım.. Kırmızı halı sanki.. Masadakiler doğrulur, bir alkış başlardı. Ağır ağır yürürlerdi yanımızdan.. Gülerek, el sallayarak, teşekkürler ederek.. Salonun öbür tarafında kendileri için hazırlanan masaya geçerlerdi.. Hepsi bu..
Kapıdan giriş ve yanımızdan yürüyüp geçiş.. Nerden baksan iki dakikadan fazla değil.. Bu kadarcık şey böylesi bir sevgi ve saygı doğurur mu?.
Bir ara Süreyya Hanım ayak bileğinden sakatlanmıştı. Yürüyemiyordu. Gelemediler.. Her hafta Erol ayni sorulara yanıt veriyordu..
"Nerdeler?.. Annen, baban nerde.. Ne zaman gelecekler.."
Sonra bir pazar kapı açıldı gene. Bir elinde baston öbür kolunda İsmet Ağbi, Süreyya Hanım göründü kapıda.. Kıyamet koptu masada. Alkış, kıyamet..
Ayağa fırladık. Öpüyoruz, kutluyoruz..
Onlar bizim için sevgi yumağı.. Sevginin aşkın simgesi..
Tam 60 yıl, ayni yastığa baş koymak ne demek?.. Evlenirken verilen "Ölüm ayırıncaya kadar" lafını, klişe diye değil, öyle yaşamak için söylemek ve öyle yaşamak..
İki aslan gibi evlat yetiştirmek.. Harika bir torunu kucaklamak..
Ve de 87 yıl yaşamak.. Upuzun ve sağlıklı bir ömrü yaşamak.. Yatmadan, hatta oturmadan.. "Ağaçlar ayakta ölür"ü tasdikleyerek dimdik gitmek..
Bu ölüm güzel değilse, hangi ölüm güzeldir peki.. Ve de ölüm kaçınılmazsa eğer..
Güzel ölümler, giden için güzeldir de, kalanlar için acıdır. "Bir saat evvel cıvıl cıvıl konuşuyordu.. Sabah evden aslan gibi çıkmıştı.. Daha yarım saat önce telefonda konuşmuştuk.. Yahu geçen hafta bu kapıdan nasıl girmişlerdi. Nasıl alkışlamıştık.."
Anılar yığılır, gözler dolar. Beyin inanmaz..
Şişli Camisi'nin avlusunda, pazar günü, tam da kahvaltı saatinde toplandığımızda Erol "Her haftaki buluşma yerimizden 50 metre ötedeyiz, hepsi bu" dedi, "Kadere bakar mısın?.."
Güzel ölümler, yaş 87 de olsa, erken ölümlerdir. Kötü ölümler "Kurtuldu" dedirten ölümlerdir.. Annem öldüğünde 43 yaşındaydı. Ölüm haberini aldığımda "Artık acı çekmiyor" diye düşündüğümü hatırlarım. Yaşama ümidi kalmamış, tıp bitmişti.. Kapkara bir odada oturuyor ve "Allahım, acı çekmeden bir, tek bir nefes alayım, sonra canımı al" diye dua ediyordu.. Öyle acı çekiyordu, her yanını saran örümcek ağı gibi hastalığı yüzünden. Hiç bir şey yiyemediği için koluna bağlı serumla besleniyor ve o serumun içinde devamlı verilen morfin bile ağrılarını kesmiyordu. O zamanın tıbbı o kadardı zaten..
Annenin ölümü için oğula bile "Kurtuldu" dedirten ölüm kötüdür..
Kalanlar için iyisi de odur aslında. Hazırsınızdır. Beklersiniz her an. Teselliniz de ordadır.. "Kurtuldu.."
Güzel ölümler, kalan için en acı olanıdır.. Hazmedemez, sindiremez, kabullenemezsiniz.. Çelişkiye bakar mısınız?. Hayatın kendisi çelişkiler yumağı değil mi zaten..
Bir güzel düğüne gitmeye hazırlanıyordum, İsmet Ağabey'in haberi geldiğinde..
Fulya ile Fatih dostlarımın kızı evleniyordu..
Ölenle ölünmüyor.. Hayat devam ediyor.. "Düğünle cenaze" diye bir film vardı.. O geldi aklıma..
Fatih Hocam kapıda mutlu ve gururlu karşılıyordu konuklarını..
Fulya da mutluydu ama, gözlerinde hüznü de okudum.. Kuş yuvadan uçuyordu.. El bebek gül bebek büyüttüğü, kucağından ayırmadığı civcivi, yuvadan uçuyordu. Mutlu hüzün de oluyordu işte.. Güzel ölümün olduğu gibi..

Aziz Nesin'den bir masal

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, bir memlekette bir padişah varmış.
Bir sene, Tanrı göstermesin, o memlekette, anlatılmaz bir kıtlık baş göstermiş.
Bir zamanlar yediği önünde, yemediği ardında, bir eli yağda bir eli balda olan insanlar, bir dilim kuru ekmeğin yoksunu olmuşlar.
Padişah bakmış ki kıtlık halkı kırıp geçirecek, bunu önleyici bir çıkar yol aramış. Sonunda, memleketin dört biyanına, sokak sokak, köşe bucak çığırtkanlar salmış. Çığırtkanlar Padişah fermanını şöyle bağırırlarmış:
- Ey ahali!.. Duyduk duymadık demeyin!... Her kimin devlete bir hizmeti, vatana bir yararlığı olmuşsa, koşup saraya gelsin! Padişahımız efendimiz onlara nişanlar verecek!..
İnsanlar, açlığı, yokluğu, derdi, borcu, harcı unutup, Padişahtan nişan almak sevdasına düşmüşler.
Padişahta yapılan hizmetin büyüklüğüne göre çeşit çeşit nişanlar varmış. Birinci dereceden altın yaldızlı nişan, ikinci dereceden altın suyuna batmış nişan, üçüncü dereceden gümüş kaplama nişan, dördüncü dereceden demir nişan, beşinci dereceden kalaylı nişan, altıncı dereceden çinko nişan, yedinci dereceden teneke nişan...
Gelen giden nişan alıyormuş. Artık öyle olmuş, öyle olmuş ki, nişan yapmaktan Padişahın memleketinde hurda demir, çinko, teneke kalmamış. Fincancı katırının boynundaki çangur çungur sallanan cam boncuklar nasılsa, körük gibi şişirilen göğüsler üzerinde de nişanlar, işte öyle sallanmaya başlamış.

Paşam sen çok yaşa

Konuyu yakından takip etmeyenler için önce kısa bir hatırlatmayla başlayalım yazıya. Fenerbahçe Orduevi içinde Orgeneral İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı döneminde başlayan lojman inşaatı bitti sayılır.
Eski parayla 32 trilyon 750 milyar liraya mal olması planlanan lüks dairelerin inşaatı “kaçak” başlamıştı. Kaçak hesabı sadece vatandaştan sorulabildiği için muhtemeldir, kılıfına uydurulup konutlar iskana açılır.
Denize sıfır, 200 metrekare ve her türlü konforun düşünüldüğü bu konutlar, “lojman” statüsünde formüle edildi. Tabiri caizse ölünceye kadar kime tahsis edildiyse o oturacak, bir tek tapusu kendinde olmayacak.
Aslında bir yerde “ömür boyu” kullanımlı tapusuz bedava lüks konutlar...
Denebilir ki, ömür boyu tahsis olmaz. Doğrudur, kağıt üzerinde böyledir ama eski bir genelkurmay başkanını o lojmandan çıkarmaya kimse cüret edemez, bu noktada fiili durum oluşur.
Şimdi cevabı merak edilen soru şu: İnşaatına kaçak başlanan denize sıfır bu lüks daireler hangi paşalara tahsis edilecek?

6 Şubat 2011 Pazar

Su Testisi Su Yolunda Kırılır !!!

(Editörün Notu: Su testisi mi, yoksa şarap fıçısı mı? Karşında testi yok ki, fıçı var(!)...)


Perşembe sabahı, evde kahvemi içip gazetemi okurken, Fatoş geldi. Evdeki yardımcım..
“Hıncal Bey haberiniz var mı, Defne Joy ölmüş.. Evinde ölü bulmuşlar” dedi..
Defne Joy’la tanışmayız, sokakta yanımdan geçse tanımam. Acun’un, her programı olay olan, bence günümüzün 1 nolu yapımcısı Acun’un son yarışması “Yok Böyle Dans”ın yıldızlarından. Öyle sempatik, öyle hayat doluymuş..
Hemen TV’ye davrandım.. Haberleri izliyorum.. Ekranın başında donup kaldığımı hatırlıyorum..
Arka arkaya şoklar..
Defne Joy’un ölü bulunduğu yer kendi evi değil. Bir bekar erkeğin evi..
Bekar erkek, benim küçük kuzenim, Sanem’in kardeşi Kerem..
“Defne Joy Foster’in kocası İlker Yasin Solmaz, az önce buraya geldi. Çok üzgün görünüyordu..”
İşte o an, orda kalakaldım.
O çarşamba sabahı, dünyada yerinde olmayı istemeyeceğim bir tek kişi vardı.. İlker Yasin Solmaz..
Düşünebiliyor musunuz?..
Sabaha karşı telefonunuz çalıyor ve haber veriyorlar.
“Eşiniz öldü. Gelin cenazeyi alın..”
“Nerde, nasıl, ne zaman?..”
“Sabaha karşı bir bekar evinde ölü bulundu. Polis soruşturuyor..”
Ne hale gelirsiniz?.. Ne düşünürsüz?..
Ne olursunuz?..
Dün sabah gazeteme baktım..
Tonla haber, tonla yazı.. Defne üzerine.. Ölen Defne’nin dramı üzerine..
Ama asıl ölü, hem de “Yaşayan Ölü” İlker Yasin Solmaz’la ilgili tek satır yok.. Asıl trajediyi yaşayan adamın adı geçmiyor nerdeyse, haberler ve yorumlarda..
İnsanlık ölmüş sanki..
Defne öldü.. Onun için her şey bitti..
Ama bu genç adam yaşayacak.. 18 aylık bebeği ile yaşayacak..
Yarın o bebek aklını başına toplayacak yaşa geldiğinde “Baba bana annemi anlat” diyecek?..
Ne anlatacak İlker Yasin?.
Gencecik, hayat dolu karısı, 18 aylık bebeğinin annesi beklenmedik şekilde ölmüş.. Ona mı ağlayacak İlker Yasin.. Yoksa bir bekar evinde, sabaha karşı kanında tonla alkolle ölü bulunmuş, ona mı çıldıracak?..
Hadi kendinizi İlker Yasin’in yerine koyun dostlarım..
Kerem’in adını duyunca, Gökmen Özdemir’i aradım, Vatan’dan.. Arkadaşı..
“Sor bakalım kerataya, evli barklı ve çocuklu kadını niye götürmüş evine” dedim. “Sordum bile ağbi” dedi, Gökmen.. “Vallahi daha o gece tanıştık. İkimizin de kafası iyiydi. Gittik işte” demiş, Kerem..
Defne’yi nerdeyse “Azize” ilan eden Ayşe kardeşim..
İşte anlatmak istediğim bu..
Daha tanıştığın gece, eve, yatağa koşmanın adı da love.. Ama onun fiili başka.. Aşk Yapmak..
Benim aşka düşmeye saygım var.. Ama aşk yapmaya yok..
İnsan evliyken de âşık olabilir. Evli birine de âşık olabilir.. Gönül ferman dinlemez, demiş eskiler.. Durup dururken dememişler..
Gönül ferman dinlemez tamam ama, 18 aylık bebeği olan evli genç kadın da, daha o gece tanıştığı erkeğin evine koşmaz..
Bunu bana kimse kabul ettiremez. Ben mahalle baskısından da korkmam. Kafamı kesseler düşündüğümü söylerim..
Defne boşanma kararı almış mı?. Mahkemeye baş vurmuş mu?. Evini ayırmış mı?. Ayrı mı yaşıyor eşinden, bebeğinden..
Bilmiyorum.. O konuda satır okumadım, ne öncesinde magazin sayfalarında. Ne de ölümü sonrası haberlerde ve yorumlarda..
Yani..
Ortada çok açık, çok seçik bir “İhanet” var.. Hem de aşk aldatması bile değil. Bir gecelik macera/aldatılan bir koca ve unutulan bir bebek..
Ölmüş.. Allah rahmet eylesin..
Ama böyle bir insana, öldü diye saygı duymamı kimse benden beklemesin..
Kimse de, onu Azize ilan ederek, gençliğin önüne “Rol model” diye koymaya kalkmasın..
Defne Joy Foster’in ölüm sebebi bilinmiyor..
Astım hastasıymış. Fena halde sarhoşmuş. Bilinen o.. Alkol mü?. Son zamanlarda zararı bilimsel araştırmalara konu olan, bir nevi doping, enerji içeceklerinin aşırı kullanılması mı?. Uyuşturucu mu?. 10 gün içinde Adli Tıp gerçeği açıklayacakmış.. Öğreneceğiz.
Ama benim görüşüm değişmeyecek.
Defne’nin ölümü tipik bir “Su testisi, su yolunda kırıldı” olayıdır!.
 


Kıbrıs'tan çekilmemizin zamanı geliyor...

Hiçkimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyi söyleyeyim: Aslında birbirimize çok fazla da bayılmayız.
Aynı şeyin Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar için de karşılıklı olarak geçerli olduğunu anladığım gün dehşete kapılmıştım. Atina'da bir gün, seksenli yıllar... Rumlar toplanmış bizim elçiliğin önünde gösteri yapıyorlar, Yunanlı sevgilimle bizim de oradan geçeceğimiz tutmuş (ilk eşimden yeni ayrılmışım, ikinci eşimle henüz tanışmamışım, kelebekler kadar özgürüm, felekten birkaç yıl çalıyorum!)...
Kız bana yekten dedi ki, "bunlar için mi birbirimizi öldüreceğiz, bunları burada kimse sevmez aslında!..."
Birbirimize daha fazla sarılmıştık sonra.
Bizde "kimse" sevmez değil tabii de, öyle çok ılgıt ılgıt akan bir duygu seli de yoktur ortada.
Biz Kıbrıslı soydaşımızı değil, "orayı ele geçirmiş olmayı" sevdik!
Oraya barış götürdük, güvence sağladık falan, numaradır... Osmanlı'nın torunları olan bizler, üç yüz yıldır ilk kez "toprak almış olmayı" sevdik. (Hatay'ı saymıyorum, Hatay için tek kurşun atmadık.)
Kurtardık gözüyle bakmadık, "aldık" gözüyle baktık hep. Kıbrıs, büyüklük kompleksimizle atbaşı giden aşağılık kompleksimizi bastırmamızı sağlamıştı. Sokaktaki adamın yürüyüşü değişmişti.
Daha sonra bazı bürokratlarımız da "Rumlar'ın kaçıp boşalttıkları villaları" sevdiler tabii, zamlı maaşı sevdiler. Tatilcilerimiz de ucuz battaniye, tencere tava sevdiler. Fiyatı beğenmeyen kenar mahalle karısı "keşke sizi kurtarmasaydık" demek terbiyesizliğini de gösterdi Kıbrıslı Türk esnafa.
Otuz yedi yıldır birbirimize eziyet ediyoruz.
Bütün hastalıklarımızı (enflasyon, uyuşturucu, kırtasiyecilik, nüfus fazlası) oraya ihraç ettik.
Biz de onların sırtında kambur olduk, onlar da bizim sırtımızda...
Artık bizi istemiyorlar. Güneyle "bütünleşmelerini" ve Avrupa Birliği'ne girmelerini önlüyoruz... Geri kalmalarına yol açıyoruz.
Eh, onlar da bizim Avrupa Birliği'ne girmemizi önleyen önemli "faktörlerden" biridir.
Oluk oluk para akıtıyoruz, bize "muhtaç olmaktan" hazzetmiyorlar.
Vatanın anası da yavrusu da kendi kanatlarıyla uçmak istiyor artık.
Bize "defol" pankartı açtılar, durmayalım. Başbakanımıza "sen kim oluyorsun" diye posta koyuyorlar, yüzümüz yere bakmasın, gidelim.
Orası vatan parçası mıdır? Öyleyse niçin Misak-ı Milli sınırları içinde gösterilmemiştir? (Sözkosunu sınırların içinde yer alan Musul ve Kerkük'ten niçin kolayca vazgeçtiniz?)
İçinde her Türk bulunan bölgeyi vatan sayacaksak, niçin Bulgaristan'a saldırmıyoruz?
Kıbrıs'tan çekilmemizi bürokrasi istemiyor, bir de kumarbazlar istemiyorlar (basında da üç beş faşist)... Bunların dışında kimsenin umurunda değildir artık Kıbrıs. Herkesin derdi kendine yetiyor.
Bu işi tadında bırakalım diyecektim ama tadı çoktan kaçtı. Çekilelim, hem Kıbrıslı Türk rahatlasın, hem Anadolulu Türk.
Korkmayın, artık ne bir EOKA örgütü kurulur, ne bir Albay Grivas çıkar ne de bir Nikos Sampson. Bunlar geçen yüzyılın gerçekleriydi.

Mumyanın kafasını kim kopardı?

İzlediniz mi, gözünüzden mi kaçtı ya da önemsiz bir ayrıntı olarak mı algıladınız, bilemiyorum... Mısır’da Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in 30 yıllık iktidarına karşı gösteriler sürerken...
...geçen hafta başkent Kahire’deki ünlü ve eşsiz Mısır Müzesi’ne girerek, dört bin yıllık firavunlar devrine ait iki mumyanın kafasını koparıp kaçmasından söz ediyorum...
***
Dört bin yıllık mumyanın kafasını koparan barbar öfke beni, yolum düştüğünde her defasında geçmeden edemediğim, Paris’te Sorbonne Meydanı’ndaki daracık Champollion Sokağı’na savurdu... Mısır kültürünü keşfetmemizi sağlayan Hiyeroglif Yazısı’nı Jean-François Champollion bulmuştu... 
1810 yılında, henüz yirmi yaşındayken ana dili Fransızca’nın dışında Latince, Yunanca, İbranice, Habeşistan dili, Sanskritçe, Avestan, Pehlevi, Arapça, Süryanice, Kildani dili, Farsça ve Çince konuşmaktaydı... 39 yaşındayken Grenoble’de tarih profesörü olmuştu... 1824 yılında yazdığı eseri “Precis du Systeme Hieroglyphique”, çağdaş Mısır biliminin tüm alanlarına kaynaklık etmişti...
***
Mumyalanmış firavun kellesi kopartmakla, insanlık hazinelerinin kapalı kapılarını açan anlayışın parantezinde akan bir insanlık macerası...
Aslında bu ikilemin çok taze diğer örneklerini de her an yaşamaya devam ediyoruz... 
Örneğin...
NASA, geçen hafta yüzlerce yeni gezegenin varlığını keşfettiklerini açıkladı.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Erbakan ateşledi, Erdoğan körükledi

Yazının tamamını okumaya fırsatı olamayacak okuyucularımız için kısa bir not:
Arap ülkelerinin diktatör liderlerini diken üstünde tutan halk hareketinin fitilini ateşleyen sihirli sözcük, Başbakan Erdoğan’ın 2 yıl önce tam da bugünlerde, 29 Ocak 2009 tarihinde Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Perez’e sarf ettiği “One Minute ifadesidir.
O gece Davos’ta yaşananlar sadece Türk-İsrail ilişkilerini değil, İsrail’le diğer tüm ülkelerin ilişkilerini de derinden etkilemiştir. Nitekim o tarihten sonra 12 ülke Filistin’i tanımıştır. Mısır’da daha olaylar başlar başlamaz bu ülkeyi ilk terk eden diplomatik temsilcilerin İsrailli yetkililer olması da anlamlıdır.
Son 2 yılda yazılarımızda müteaddit defa gündeme getirdik. Bugün Arap ülkelerinden hangisinde olursa olsun, Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, Başbakan Sayın Erdoğan veya Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu seçime girsin, o ülkelerin mevcut  liderlerinin bu isimler karşısında seçim alma şansı yoktur.
Pek gündeme getirilmedi ama, Lübnan’da hükümetin Ocak ayı başında düşmesinde de Başbakan Erdoğan’ın dolaylı da olsa etkisi oldu. 24 Kasım 2010 tarihinde Lübnan Başbakanı Saad Hariri ile birlikte Türkmen Köyü'nü ziyaret eden Başbakan Erdoğan, burada onbinlerce kişiye hitap etti. Belki de dünyada ilk defa yaşanan bir görüntüydü. Bir lider başka bir ülkede miting yapıyor gibiydi. Bu görüntü Türkiye için gurur verici olsa da, Arap liderlerinin yüreğini ağzına getireceğini o günlerde yazılarımıza konu etmiştik.
Sadece Arap ülkeleri değil, dünyada ezilen ve sömürülen tüm halklar için Başbakan Erdoğan bir fenomen haline gelmişken, aynı ülkelerin diktatör liderleri için bir kabus haline gelmeye başlamıştır.
Türkiye’nin aktif dış politikası, küresel kriz tüm sıcaklığıyla sürerken Türkiye’nin dünyada yakından izlenen ekonomik durumundaki pozitif gelişmeler ve yukarıda isimlerini sıraladığımız Türk devlet adamlarının uluslararası arenada başları dik duruşu, bu ülkelerin halklarında kendi liderlerinden olan beklentileri aşırı derecede artırmıştır.

30 Eylül 2010 Perşembe

Ani'de cuma namazı


Söylenecek tek şey: 'Allah kabul etsin.' Cemaatiniz varsa cuma namazını istediğiniz her yerde kılabilirsiniz. Farzları yerine getirmek yeterli. Ani'de hazır cami de var.

Hacettepe Üniversitesi tarafından yapılan kazılarda Menuçihr Camii öne çıkmıştı. Bir katedralden dönüştürme olan bu mabed, Anadolu'nun en eski camilerinden biri; 1072 yılına ait. Çaldıran döneminden beri pek kullanılmamış. Din İşleri Yüksek Kurulu'na sorsak -Ani Harabeleri bugün şehir hükmünde olmadığı için- cuma namazına cevaz vermeyebilir. Cuma namazı özünde İslâm ümmetinin siyasî birliğini vurgulayan bir ibadet. MHP'nin amacı da siyasî bir mesaj vermek olduğuna göre, 'Ani'de cuma namazı'nın ne anlama geldiği üzerinde durulmalı.