| Referandumda “Hayır” çağrısı yapanların başı belada.. MHP, CHP, BDP için için kaynıyor. Son olarak buna DP de katıldı.. Cindoruk, Süleyman Soylu’yu ihraç etmeye çalışırken, Cindoruk’a karşı parti içi muhalefet Cindoruk’un ihracı için harekete geçti.. DP tam anlamı ile sıfırı tüketmiş durumda.. Cindoruk Ergenekoncuların avukatlığını bile beceremiyor. İlmiye Çığ gibi. Bazı adamlar vardır, onlar nerede ise, insanlar oradan kaçar.. Onların dediklerinin tersini yaparlar. Bu anlamda Demirel ve Cindoruk’un tercihi önemli. Cindoruk aslında Tansel / Emin Çölaşan çizgisinde biridir. Sadece ideolojik paralellik yok, aynı zamanda aynı aile çatısı altında buluşuyorlar. DP’den çok CHP’ye yakışır aslında. Keşke Cindoruk’u CHP’ye gönderip, Kesici’yi DP’nin başına geçirse idi, Cindoruk’u DP’nin başına geçiren irade, daha akıllı bir iş yapmış olurdu.. Cindoruk orada Menderes’in ve Özal’ın mirası üzerinden Demirel’in emanetçiliğini yapıyor.. |
12 Ağustos 2010 Perşembe
İşte bu!
Sevsinler darbe karşıtlığını
Yandaş medya ile maskeli faşistlerin ne kadar samimiyetsiz oldukları son Yüksek Askeri Şûra kararları ile tekrar ortaya çıktı.
Bu kesim güya darbeye karşı, güya demokrat, güya hukuka saygılı. Her gün adeta işgal altında tuttukları medya organlarından Türkiye’nin değerlerine, çağdaş insanlarına, demokrasi ve hukuka gerçekten bağlı olanlara ağır hakaretler yağdırıyorlar.
Sorarsanız darbelere karşılar, askeri vesayetin kalkmasını istiyorlar, referandumda da evet verecekler. Bunların maskelerini düşüren herkes onların dilinde “darbeci, statükocu, anti demokrat, hukuka saygısız.”
Ama gelin görün ki, bir olay bile turnusol kâğıdı gibi bunların rengini ortaya çıkarıyor.
İşte bunun en güzel örneklerinden biri Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilen Orgeneral Erdal Ceylanoğlu konusunda takındıkları tavır.
AKP yandaşı medya ile bu maskelilere göre 28 Şubat bir darbedir. Bu nedenle bu yıl 28 şubat günü gösteriler düzenlediler, darbeyi lanetlediler.
Ama hiçbirin aklına bunca “darbe soruşturması” arasında neden 28 Şubat komutanlarından hiçbirinin yer almadığını sormak gelmiyor.
Bu gelmediği gibi 28 Şubat’a darbe yakıştırması yapılmasını sağlayacak tek eylemin kahramanının Başbakan Erdoğan’ın sevgisine mazhar olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilmesini de sorgulamıyorlar.
Bu bir HSYK hikâyesidir
7 öğrencinin katledildiği 16 Mart davası 2008’de zamanaşımı nedeniyle düştü. Müfettişler ‘ihmal var’ dedi. Ancak HSYK, davayı zaman aşımına uğratmakla suçlanan yargıçları ‘suçsuz’ buldu.
Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in de katıldığı HSYK Yaz Kararnamesi toplantıları gündemde en önde koşuyor. Ve dedikoduların bini bir para...
Söylenen o ki, devlet içi cinayet ve darbe girişimlerini ortaya çıkarmaya çalışan her dürüst hukukçuya ciddi “iyilikler” düşünülmekte.
***
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yaz kararnamesinde yapacağı atamalar tartışılırken, Anayasa Mahkemesi Raportörü ve Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can’ın yaptığı önemli ve ilginç bir tespitini okudum.
Doğan Öz cinayetinin yargı eliyle kapatılmasını anımsatan Osman Can: “HSYK olmasaydı, 17 bin faili meçhul olmazdı” diyor. Ve şöyle devam ediyor:
“Birinci, ikinci ve üçüncü faili meçhuller işlendiğinde adliye aktörleri harekete geçse bu sayı 17 bin olmaz 5 veya 6’da kalırdı.”
Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in de katıldığı HSYK Yaz Kararnamesi toplantıları gündemde en önde koşuyor. Ve dedikoduların bini bir para...
Söylenen o ki, devlet içi cinayet ve darbe girişimlerini ortaya çıkarmaya çalışan her dürüst hukukçuya ciddi “iyilikler” düşünülmekte.
***
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yaz kararnamesinde yapacağı atamalar tartışılırken, Anayasa Mahkemesi Raportörü ve Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can’ın yaptığı önemli ve ilginç bir tespitini okudum.
Doğan Öz cinayetinin yargı eliyle kapatılmasını anımsatan Osman Can: “HSYK olmasaydı, 17 bin faili meçhul olmazdı” diyor. Ve şöyle devam ediyor:
“Birinci, ikinci ve üçüncü faili meçhuller işlendiğinde adliye aktörleri harekete geçse bu sayı 17 bin olmaz 5 veya 6’da kalırdı.”
PKK cephesinde ilginç gelişmeler
Hafta başında 9 Ağustos’ta Başbakan Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılan ‘MGK üyesi bakanlar’ toplantısında bir süredir istihbarat birimlerince hükümete aktarılan şu bilgi de görüşüldü: PKK, 1 Haziran’da başlattığı ve çok can yakan saldırı kampanyasını ramazan münasebetiyle (yani dünden itibaren) durduracak, bir ‘eylemsizlik’ dönemine girecek miydi?
Güvenlik birimleri, 1 Haziran İskenderun saldırısı ardından, PKK yönetiminde bu konuda iki görüş olduğunu hükümete bildirmişti. Birinci görüş, şiddeti yüksek saldırı dalgasını kısa süre (örneğin 2-3 ay) yürüterek yuvalara çekilme, diğer görüş ise şiddet düzeyi düşük saldırıları daha uzun zamana yayma eğilimiydi.
Aradan geçen sürede, PKK, tıpkı 1 Haziran sonrası fiili önderi Murat Karayılan tarafından söylendiği gibi (Radikal, 15 Haziran 2010) PKK Doğu’da ve Batı’da, askeri, sivil ve ekonomik hedeflere ses getiren saldırılar düzenledi. (Bunlardan sonuncusu, 10 Ağustos’ta Şırnak’ın İdil ilçesi yakınlarında Irak-Türkiye petrol boru hattına düzenlenen ve iki can alan saldırı oldu.)
Güvenlik birimleri, 1 Haziran İskenderun saldırısı ardından, PKK yönetiminde bu konuda iki görüş olduğunu hükümete bildirmişti. Birinci görüş, şiddeti yüksek saldırı dalgasını kısa süre (örneğin 2-3 ay) yürüterek yuvalara çekilme, diğer görüş ise şiddet düzeyi düşük saldırıları daha uzun zamana yayma eğilimiydi.
Aradan geçen sürede, PKK, tıpkı 1 Haziran sonrası fiili önderi Murat Karayılan tarafından söylendiği gibi (Radikal, 15 Haziran 2010) PKK Doğu’da ve Batı’da, askeri, sivil ve ekonomik hedeflere ses getiren saldırılar düzenledi. (Bunlardan sonuncusu, 10 Ağustos’ta Şırnak’ın İdil ilçesi yakınlarında Irak-Türkiye petrol boru hattına düzenlenen ve iki can alan saldırı oldu.)
Büyük panik!
sonkibar@gmail.com
Önce bir bilgi sunalım: “Ölülere bile evet dedirtin” mesajı aslında bir büyük ricanın eseri! AKP zirvelerinden gelen talep üzerine politik bir tercih mesajı verildi.
Din adamları böylesine açık ve net olarak politik mesajları pek vermezler çünkü kaybedildiğinde bundan sadece cemaati riske girmiş olmaz aynı zamanda kendi manevi önderliği de yara alır.
Burada sorgulanması gereken husus AKP zirvesinin bir din adamından bu denli politize olmasını niçin talep ettiğidir!
Bu sorunun cevabı nettir:
AKP referandum bağlamında müthiş bir paniği yaşıyor ve her şeyi seferber etmiş durumda!
Pollmark’dan Metropol ve ANAR’a kadar Başbakan için özel anket yapan üç araştırma kurumunun yaptığı bütün çalışmalarda “hayır” oyları açık ara önde gidiyor.
Referandumda “hayır”ın çıkması ise AKP adına sonun başlangıcı demek çünkü anlatımı mümkün olmayan parasal ve iktidar imkanları ile dünyada hiç kimseye nasip olmayacak bir medya desteğine rağmen böyle bir sonucun çıkması Tayyip Erdoğan’ın sonunu getirir.
Sonuçların hayır şeklinde tezahür etmesi içerde ve dışarıda AKP’nin gidebileceğinin işaret fişeği gibi algılanacak ve pasif duranları muhalefetin safına itecektir.
Bunun içindir ki Tayyip Erdoğan kendisi için yeni bir güven oylaması gibi gördüğü referandumda “evet”in çıkmasını hayat-memat konusu gibi görüyor ve cumhurbaşkanı olma yolunun da bu oylama ile açılacağı ya da kapanacağını hesap ediyor.
Din adamları böylesine açık ve net olarak politik mesajları pek vermezler çünkü kaybedildiğinde bundan sadece cemaati riske girmiş olmaz aynı zamanda kendi manevi önderliği de yara alır.
Burada sorgulanması gereken husus AKP zirvesinin bir din adamından bu denli politize olmasını niçin talep ettiğidir!
Bu sorunun cevabı nettir:
AKP referandum bağlamında müthiş bir paniği yaşıyor ve her şeyi seferber etmiş durumda!
Pollmark’dan Metropol ve ANAR’a kadar Başbakan için özel anket yapan üç araştırma kurumunun yaptığı bütün çalışmalarda “hayır” oyları açık ara önde gidiyor.
Referandumda “hayır”ın çıkması ise AKP adına sonun başlangıcı demek çünkü anlatımı mümkün olmayan parasal ve iktidar imkanları ile dünyada hiç kimseye nasip olmayacak bir medya desteğine rağmen böyle bir sonucun çıkması Tayyip Erdoğan’ın sonunu getirir.
Sonuçların hayır şeklinde tezahür etmesi içerde ve dışarıda AKP’nin gidebileceğinin işaret fişeği gibi algılanacak ve pasif duranları muhalefetin safına itecektir.
Bunun içindir ki Tayyip Erdoğan kendisi için yeni bir güven oylaması gibi gördüğü referandumda “evet”in çıkmasını hayat-memat konusu gibi görüyor ve cumhurbaşkanı olma yolunun da bu oylama ile açılacağı ya da kapanacağını hesap ediyor.
Kılıçdaroğlu tuzağa düşüyor
Medyanın hakkını çok da yememek lazım. Liderlerin de aslında paketin kendisini çok fazla öne çıkarttıkları da söylenemez. Başbakan Erdoğan’ın (ve “evet” yanlılarının) stratejisi çok basit: Bir yandan 12 Eylül günü 12 Eylül 1980 askeri rejimiyle hesaplaşılacağını söylerken diğer yandan CHP, MHP ve BDP’nin aynı çizgide birleştiklerini ileri sürüp her üç parti tabanında rahatsızlık ve kopmalar yaratmaya çalışıyorlar.
Büyük aldatmaca
“Evet”çiler önde mi?
12 Ağustos 2010
Referandum geri sayımında son bir aya girdik. Liderlerin konuştuğu meydanlar canlı...
TV’deki tartışma programlarının reytingi yüksek...
Yaza, sıcağa, Ramazan’a rağmen siyasete ilgi fazla...
“Halk henüz referandumda neyin oylanacağını bile bilemiyor” dense de, hemen herkes bunun kritik bir referandum olacağının bilincinde...
Peki bir ay kala durum nasıl görünüyor?
* * *
“Evet” cephesi işi daha ciddiye alıyor gibi...
Başbakan’ın en büyük başarısı, 12 Eylül’deki referandumu “12 Eylül’le hesaplaşma” olarak sunma kurnazlığı oldu.
Grup toplantısında dökülen gözyaşlarıyla başlatılan “Darbeden hesap soralım” kampanyası hayli taraftar topladı.
Bazı 12 Eylül mağdurları, hatta asılmış bazı gençlerin aileleri “Evet” diyeceğini açıkladı.
Bazı güçlü “Evet”ler “Hayır” cephesini zayıflatabilir:
Fetullah Gülen, ölüleri bile mezardan kalkıp oy vermeye davet etti.
Saadet bölündü; ama hem Erbakan hem Numan Kurtulmuş “Evet” diyor.
BDP’nin referandumu boykot kararı “Evet”e yarar.
Sezen Aksu’nun “Evet”i de -CHP’nin verdiği ilk asabi tepkiden de anlaşılabileceği gibi- önemli...
Köşe yazarları arasında “Yetmez ama evet”çiler çok...
Sendikalar bölünmüş durumda...
Ramazanın yaratacağı hava ve referandumun bayram tatilinin son gününe gelmesi de “Evet” cephesinin avantajı...
* * *
Referandum geri sayımında son bir aya girdik. Liderlerin konuştuğu meydanlar canlı...
TV’deki tartışma programlarının reytingi yüksek...
Yaza, sıcağa, Ramazan’a rağmen siyasete ilgi fazla...
“Halk henüz referandumda neyin oylanacağını bile bilemiyor” dense de, hemen herkes bunun kritik bir referandum olacağının bilincinde...
Peki bir ay kala durum nasıl görünüyor?
* * *
“Evet” cephesi işi daha ciddiye alıyor gibi...
Başbakan’ın en büyük başarısı, 12 Eylül’deki referandumu “12 Eylül’le hesaplaşma” olarak sunma kurnazlığı oldu.
Grup toplantısında dökülen gözyaşlarıyla başlatılan “Darbeden hesap soralım” kampanyası hayli taraftar topladı.
Bazı 12 Eylül mağdurları, hatta asılmış bazı gençlerin aileleri “Evet” diyeceğini açıkladı.
Bazı güçlü “Evet”ler “Hayır” cephesini zayıflatabilir:
Fetullah Gülen, ölüleri bile mezardan kalkıp oy vermeye davet etti.
Saadet bölündü; ama hem Erbakan hem Numan Kurtulmuş “Evet” diyor.
BDP’nin referandumu boykot kararı “Evet”e yarar.
Sezen Aksu’nun “Evet”i de -CHP’nin verdiği ilk asabi tepkiden de anlaşılabileceği gibi- önemli...
Köşe yazarları arasında “Yetmez ama evet”çiler çok...
Sendikalar bölünmüş durumda...
Ramazanın yaratacağı hava ve referandumun bayram tatilinin son gününe gelmesi de “Evet” cephesinin avantajı...
* * *
Evin direği... Burun direği
“İlk sevgili”dir kızlar için babaları.
Hayatındaki ilk erkek...
Günü gelince “Beni bir başka erkekle aldatabilirsin” diyebilen “tek erkek” aynı zamanda.
*
Günü gelince “Beni bir başka erkekle aldatabilirsin” diyebilen “tek erkek” aynı zamanda.
*
15 yaşındaymış Nazlıcan, babası Tuncay Özkan içeri tıkıldığında... 4 ay sonra 18’ine basıyor. “Aralıksız her gün mektup yazıyorum babama, o da bana her gün cevap yazıyor” diyor.
*
721’inci mektup, bugün.
*
“Her yemek yediğimde, denizi gördüğümde, yüzüme rüzgâr çarptığında... Öyle zor ki, seni orada bırakıp özgürlüğe dönmek” diyor, “gücüme gidiyor...”
*
Görüş var her çarşamba.
Saymış tek tek, 105 defa.
Kalın bi cam arada...
Sadece üç-beş dakika.
İğrenç bir kitap: ‘Takunyalı Führer’
SÖZ konusu kitap, “çok satanlar” arasında “bir numara”.
Kapakta Hitler bıyıklı, gamalı haçlı bir Tayyip Erdoğan fotoğrafı var.
Kitabın adı ise kayıtsız kalınamayacak kadar çarpıcı:
“Takunyalı Führer”.
Gerçi yazarı Ergun Poyraz’ın daha önceki vukuatlarını biliyorum ama yine de dayanamayıp aldım bir tane, “tatilde karıştırırım” diye... Almaz olaydım.
Ben hayatımda bu kadar müptezel, bu kadar aşağılık, bu kadar faşist, bu kadar bel altı çalışan bir metinle karşılaşmadım.
Bin türlü iftira... Bin türlü hakaret...
Kitabın adı ise kayıtsız kalınamayacak kadar çarpıcı:
“Takunyalı Führer”.
Gerçi yazarı Ergun Poyraz’ın daha önceki vukuatlarını biliyorum ama yine de dayanamayıp aldım bir tane, “tatilde karıştırırım” diye... Almaz olaydım.
Ben hayatımda bu kadar müptezel, bu kadar aşağılık, bu kadar faşist, bu kadar bel altı çalışan bir metinle karşılaşmadım.
Bin türlü iftira... Bin türlü hakaret...
11 Ağustos 2010 Çarşamba
YAŞ krizini çözen rest
Başbakan Erdoğan, geçen yıl, uyumlu çalıştıkları ve Genelkurmay Başkanı sıfatıyla ilk kez şuraya katılacak Orgeneral İlker Başbuğ’a inisiyatif tanıdı, toplantıya pek ilgi göstermedi. Ancak, şura kararları siyasi iradenin güvenini incitici boyuttaydı. Albay Dursun Çiçek’in emekliliğine bile gerek görülmemişti.
Bu yıl, daha kararlı, inisiyatif üstlenen ve yasal haklarını arayan bir siyasi otoriteyle karşılaştık. Kamu bürokrasisinin askeri bölümündeki atama keyfiliği ortadan kaldırıldı, siyasi otorite denklemin etkin faktörü haline geldi.
Burada şaşırtıcı olan, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un kaybedeceği bir oyun planı üzerinden bilek güreşine tutulmasıydı. Oysa, başbakanı, cumhurbaşkanını çok iyi tanıyordu. Sanıyorum, duygularına yenik düştü.
Hesap hatası
Bu yıl, daha kararlı, inisiyatif üstlenen ve yasal haklarını arayan bir siyasi otoriteyle karşılaştık. Kamu bürokrasisinin askeri bölümündeki atama keyfiliği ortadan kaldırıldı, siyasi otorite denklemin etkin faktörü haline geldi.
Burada şaşırtıcı olan, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un kaybedeceği bir oyun planı üzerinden bilek güreşine tutulmasıydı. Oysa, başbakanı, cumhurbaşkanını çok iyi tanıyordu. Sanıyorum, duygularına yenik düştü.
Hesap hatası
"Kürt isyanı"
Bu, 19'uncudan farklı bir "Kürt isyanı!"
Bu mazlum bir Kürt'ün zalim bir Kürt'e isyanı.
Benim, bir Türk olarak zalim bir Türk'e isyanım gibi bir isyan bu.
Ben işte tam da bunu bekliyordum.
Belediye otobüsüne bir "Kürt genci" tarafından molotofkokteyli atıldığında, genç bir kız yanarak can verirken duymayı istediğim isyan bu.
O zaman seslenip durdum:
"Böyle, belediye otobüsüne molotofkokteyli atarsanız, içeride anneniz de ölebilir, babanız da, teyzeniz, kuzeniniz, hatta kardeşiniz de... Çılgınlık bu" diye çığlık attım.
O zaman, Kürtler'den bir çığlık duymuş muydum?
Şöyle "Lanet olsun" gibi bir çığlık!
Mayınlar, askerleri paramparça ederken bir çığlık duymuş muydum?
Tatildeyken, çok önemsedim ama en çok etkilendiğim olay, YAŞ falan olmadı.
Batman'da, yangın söndürmeye giderken mayın patlaması sonucu parçalanarak can veren Sadi Özdemir, HEP eski İl Başkanı Salih Özdemir, Sofi Özdemir ve Batman eski Baro Başkanı Sedat Özevin'in ölümüne karşı gösterilen isyan oldu.
Ey Türkiye'nin solcuları, uyanınız!
Ankara milletvekili Eşref Erdem CHP'den istifa etti. Çünkü referandumda "evet" oyu vereceğini açıklamış, partisi de onu disiplin kuruluna vermişti.
Yani, ağzına biber sürülme, eline cetvelle vurulma ya da tek ayak üstünde durma cezasıyla karşı karşıyaydı!
Kusura bakmayın, "disiplin kurulu" deyince aklıma hep böyle şeyler geliyor da...
Erdem, otuz yedi yıldır parti üyesiymiş. Hem Kürt, hem subay kökenli, hem de sosyaldemokrat. Ordunun 12 Mart'ta tasfiye edilen kesiminden.
Demek ki olunabiliyor...
Biz "yanlış yerde dükkan açmış" deyip geçelim, kendisine yetmiş yaşında "iyi bilinçlenmeler" dileyelim.
Bir de laf etmiş Erdem istifayı basarken... "Anayasa değişikliğine hayır demek solculukla bağdaşmaz."
Haklıdır. Fakat "yıllardır dilimizde tüy bitti, CHP'nin solcu molcu olmadığını ancak şimdi mi anladın Eşref Bey" diye de sorarlar adama.
Buna benzer çok kişi var. Kimisi "asker kökeninin" kimisi de "sivil memur kökeninin" kurbanı...
Kafaları o yönde biçimlenmiş, akıllarını başlarına toplamaları için bir darbe yemeleri gerekiyor. Ancak "vicdanının sesini dinlemek suçundan" dolayı partiden kovulacakları zaman şafak atıyor...
Erdem, anayasa değişikliğini "sol" bir adım olarak değerlendirmiş. "Sırf Tayyip yaptığı için" değişikliğe "hayır" demeye hazırlanan ve solcu geçinen herkes bunu iyi düşünmek ve Eşref Bey gibi titreyip uyanmak zorundadır.
Sol görünümlü faşistlerin oyununa gelmemeleri gerekiyor...
Sırf Aydın Doğan'ın ticari çıkarlarına köpeklik etmek amacıyla bu yönde yayın yapan bazı zavallıların sefil oyununa, hele hiç!
Anayasa değişikliği, yetersiz ama gene de "hiç yoktan iyi" bir adımdır.
Hangi yolda? Sol yönde.
Bakın, bir maddeyi ele alalım. (Ağustos ayının ilerleyen günlerinde, referandum yaklaştıkça, tasarıyı madde madde ele alıp inceleyeceğiz. Çünkü muhalefet, eleştiriyi "evet çıkarsa evde kalmış kızlara koca mı bulunacak sanki" düzeyinde ucuz bir mugalataya dönüştürdü.)
Madde 10... Herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde eşitliği meselesi... Kadınların ve erkeklerin eşitliği ve devletin bunun yaşama geçmesini sağlama yükümlülüğü...
Değişiklik, daha doğrusu "ekleme" şöyle: "Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar ve engelliler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz."
Buna "pozitif ayırımcılık" diyorlar işte.
Yani, ağzına biber sürülme, eline cetvelle vurulma ya da tek ayak üstünde durma cezasıyla karşı karşıyaydı!
Kusura bakmayın, "disiplin kurulu" deyince aklıma hep böyle şeyler geliyor da...
Erdem, otuz yedi yıldır parti üyesiymiş. Hem Kürt, hem subay kökenli, hem de sosyaldemokrat. Ordunun 12 Mart'ta tasfiye edilen kesiminden.
Demek ki olunabiliyor...
Biz "yanlış yerde dükkan açmış" deyip geçelim, kendisine yetmiş yaşında "iyi bilinçlenmeler" dileyelim.
Bir de laf etmiş Erdem istifayı basarken... "Anayasa değişikliğine hayır demek solculukla bağdaşmaz."
Haklıdır. Fakat "yıllardır dilimizde tüy bitti, CHP'nin solcu molcu olmadığını ancak şimdi mi anladın Eşref Bey" diye de sorarlar adama.
Buna benzer çok kişi var. Kimisi "asker kökeninin" kimisi de "sivil memur kökeninin" kurbanı...
Kafaları o yönde biçimlenmiş, akıllarını başlarına toplamaları için bir darbe yemeleri gerekiyor. Ancak "vicdanının sesini dinlemek suçundan" dolayı partiden kovulacakları zaman şafak atıyor...
Erdem, anayasa değişikliğini "sol" bir adım olarak değerlendirmiş. "Sırf Tayyip yaptığı için" değişikliğe "hayır" demeye hazırlanan ve solcu geçinen herkes bunu iyi düşünmek ve Eşref Bey gibi titreyip uyanmak zorundadır.
Sol görünümlü faşistlerin oyununa gelmemeleri gerekiyor...
Sırf Aydın Doğan'ın ticari çıkarlarına köpeklik etmek amacıyla bu yönde yayın yapan bazı zavallıların sefil oyununa, hele hiç!
Anayasa değişikliği, yetersiz ama gene de "hiç yoktan iyi" bir adımdır.
Hangi yolda? Sol yönde.
Bakın, bir maddeyi ele alalım. (Ağustos ayının ilerleyen günlerinde, referandum yaklaştıkça, tasarıyı madde madde ele alıp inceleyeceğiz. Çünkü muhalefet, eleştiriyi "evet çıkarsa evde kalmış kızlara koca mı bulunacak sanki" düzeyinde ucuz bir mugalataya dönüştürdü.)
Madde 10... Herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde eşitliği meselesi... Kadınların ve erkeklerin eşitliği ve devletin bunun yaşama geçmesini sağlama yükümlülüğü...
Değişiklik, daha doğrusu "ekleme" şöyle: "Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar ve engelliler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz."
Buna "pozitif ayırımcılık" diyorlar işte.
Kirli eller gene görevde
CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi hakkında da bir kaset ortaya çıktı. Tam da Tayyip Erdoğan'ın meydanlarda kaset tartışmasını "CHP içi hesaplaşma" gibi gösterdiği sırada, kayıtlar internete düştü.
Hamzaçebi, aklı başında bir siyasetçi. Kemal Kılıçdaroğlu'nun ekibinden. Ama buradan yola çıkarak ve "Kime yaradı?" düşüncesiyle, failleri işaret edemeyiz. "Önder Sav, önce Deniz Baykal'ı tasfiye etti, ardından da, Kılıçdaroğlu'nun çevresini boşaltıyor" diyemeyiz.
Ben şahsen, ne Deniz Baykal'dan, ne de Tayyip Erdoğan'dan şüpheleniyorum. İstihbarat birimlerinin işi gibi geliyor. CHP'yi hedef almaktan ziyade, ülkede "Dinlenip, izleniyor muyuz?" endişesini yaygınlaştırmaya yönelik bir tertibe benziyor. Nasıl Baykal'ı vururken, aslında Kılıçdaroğlu'nun gelmesiyle, CHP'yi güçlendiren bir adım atılmıştı, bu defa da, farklı hedefleri olan, bir başka gizli niyet söz konusu olabilir.
Bir de, AK Partili bir milletvekilinin özel hayatının kaseti çıksa, "Bu gizli el adil davranıyor" diye neredeyse sevineceğim.
Bu kirli işte, siyasi iktidarın önemli bir sorumluluk taşıdığını da hemen kaydedelim. Kimdir bu tertibe başvuranlar? Acaba meydana çıksın diye yeterli gayret sarf ediliyor mu?
Bu yazı http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/nazli-ilicak/11-08-2010-kirli-eller-gene-gorevde.html linkinden alınmıştır.
Hamzaçebi, aklı başında bir siyasetçi. Kemal Kılıçdaroğlu'nun ekibinden. Ama buradan yola çıkarak ve "Kime yaradı?" düşüncesiyle, failleri işaret edemeyiz. "Önder Sav, önce Deniz Baykal'ı tasfiye etti, ardından da, Kılıçdaroğlu'nun çevresini boşaltıyor" diyemeyiz.
Ben şahsen, ne Deniz Baykal'dan, ne de Tayyip Erdoğan'dan şüpheleniyorum. İstihbarat birimlerinin işi gibi geliyor. CHP'yi hedef almaktan ziyade, ülkede "Dinlenip, izleniyor muyuz?" endişesini yaygınlaştırmaya yönelik bir tertibe benziyor. Nasıl Baykal'ı vururken, aslında Kılıçdaroğlu'nun gelmesiyle, CHP'yi güçlendiren bir adım atılmıştı, bu defa da, farklı hedefleri olan, bir başka gizli niyet söz konusu olabilir.
Bir de, AK Partili bir milletvekilinin özel hayatının kaseti çıksa, "Bu gizli el adil davranıyor" diye neredeyse sevineceğim.
Bu kirli işte, siyasi iktidarın önemli bir sorumluluk taşıdığını da hemen kaydedelim. Kimdir bu tertibe başvuranlar? Acaba meydana çıksın diye yeterli gayret sarf ediliyor mu?
Bu yazı http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/nazli-ilicak/11-08-2010-kirli-eller-gene-gorevde.html linkinden alınmıştır.
Ha Abdullah ha Recep...
yozdil@hurriyet.com.tr
Başbakanlık’la Genelkurmay siperlerini “kırmızı çizgi” gibi birbirinden ayıran “Milli Müdafaa” caddesindeki “Planlı” Yaş Tatbikatı’nın sızma, püskürtme, indirme, çıkarma manevraları sona erdi.
“İlk er” emekliye ayrıldı.
“Durmak yok, yola devam” taktiği kapsamında “koşan er” Genelkurmay başkanı oldu. (Tek kusuru İzmirli olması!)
*
Çömelen Başbakanımız sanki bilmiyormuş gibi, “orası falanca tepesi, şurası fişmekan vadisi” diye aklınca “coğrafya dersi” vermeye kalkışan Tümgeneral Gürbüz Kaya, kayalıkları iyice ezberlesin diye Harita Daire Başkanlığı’na gönderildi.
*
“Or”general olması beklenen Nejat Bek, “mor”generalliğe atandı... Soyadı üstünde olduğu için, “destek” komutanlığına, yani “defansa” çekildi.
*
| |
Başbakanlık’la Genelkurmay siperlerini “kırmızı çizgi” gibi birbirinden ayıran “Milli Müdafaa” caddesindeki “Planlı” Yaş Tatbikatı’nın sızma, püskürtme, indirme, çıkarma manevraları sona erdi.
“Ak” kuvvetlerle “kara” kuvvetleri arasında icra edilen ve Cumhurbaşkanı’nın “seçkin gözlemci” olarak takip ettiği “müşterek fiili atışlı” tatbikatın “caydırıcı” neticeleri şöyle...
*
*
“İlk er” emekliye ayrıldı.
“Durmak yok, yola devam” taktiği kapsamında “koşan er” Genelkurmay başkanı oldu. (Tek kusuru İzmirli olması!)
*
Çömelen Başbakanımız sanki bilmiyormuş gibi, “orası falanca tepesi, şurası fişmekan vadisi” diye aklınca “coğrafya dersi” vermeye kalkışan Tümgeneral Gürbüz Kaya, kayalıkları iyice ezberlesin diye Harita Daire Başkanlığı’na gönderildi.
*
“Or”general olması beklenen Nejat Bek, “mor”generalliğe atandı... Soyadı üstünde olduğu için, “destek” komutanlığına, yani “defansa” çekildi.
*
10 Ağustos 2010 Salı
BİZDE GÖRECEKMİYİZ ?
Ramazan mübarek bir aydır. Müslümanlardan üzerlerine oruç farz olanların büyük bir kısmı Ramazan Ayı'nı oruçlu geçirirler.
Rahatsız oldukları ya da başka sebeplerle üzerlerine oruç farz olmadığı için oruç tutmayanların yanında, çeşitli başka sebeplerle tutmayan ya da tutamayanlar da vardır. Bunlar üzerlerine farz olduğunu bilmekte ve ama bir türlü nefislerine söz geçiremedikleri için tut(a)mamaktadırlar.
Ama başka bazıları açısından Ramazan ya da oruç diye bir mesele yoktur.
İnanmıyorlardır ya da şüphe içerisindedirler belki. Ya da inandık demeleri halinde teklife muhatap olacaklarını bildikleri ve namaz, oruç, hac, zekat gibisinden bu teklifler de fena halde ağır geldiği için, inanmaz ayaklarına yatıyor da olabilirler...
Onlar bu konuyu, her nasılsa aşmışlardır.
Bu kesimin kısmı azamı kendi aleminde yaşar ve kimsenin tavuğuna kış dememeyi tercih eder.
Ama bazıları vardır ki, kendisi oruç tutmadığı halde başka bazılarının neden tutuyor olduğuna takmıştır kafayı.
Ramazan ayında, başka zaman hiç yapmadıkları şeylere merak salar bu tipler.
Sokaklarda mübalağalı bir şekilde birşeyler yeme-içme derdine düşerler mesela... Özellikle oruç tuttuğu halinden belli insanların gözüne gözüne sokmaya çalışarak yapmaya çalışırlar bu eylemlerini (!)...
Oruçlu vatandaşlar, rahatsızlık ifade eden nazarlarla bu tiplere bakarlarsa, yandıklarının resmidir... O saat üzerlerine sokaklarda alenen yeme-içme özgürlüğünü engellediklerine dair yaftalar yapıştırılıverir hemen...
Bu kesimin radarları Ramazan boyunca çalışır haldedir hep. Ülkenin hatta İslam aleminin herhangi bir yerinde olmuş ya da olma ihtimali olan, oruçla ilgili olumsuz bir olayı beklerler hasretle.
Oruç tutmayan birisine yan bakmaktan başlar Ramazan'daki olumsuz hareketler... Hele bir de taraflardan birisinin oruçsuz olduğu bir kavga hikayesi buldular mı, tadından yenmez!..
Buldular buldular; bulamazlarsa artık eski yıllardan kalma birtakım olayları gündeme getirerek onlarla idare ederler.
Bir şekilde Ramazan sayfaları/programları yaparak, çoğunluğu oruçlu olan Milletimizi kendine toplama derdindeki basın-yayın organlarında, eğer bulunabilmişse, aykırı haber ve yorumlara daha bir ağırlık verilir.
Ramazan sahifesi ve programlarında araya sıkışıtırılıveren, 'oruç tutmamak aslında daha iyi olabilirdi ama madem ki tutuyorsunuz, eh ne yapalım' gibisinden tavırları, saymıyoruz bile...
Bütün bunları CHA'nin geçtiği bir haber düşündürdü bana.
İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın internet sitesinde, Ramazan Ayı'nda Müslüman ülkelere gidecek İngiltere vatandaşlarını uyaran bir duyuru yayınlanmış.
Bakanlık, Ramazan, oruç, iftar ve bayram konusunda bilgiler verdiği duyurusunda, halkı Müslüman ülkelere yapılacak seyahatlerde, çoğunluk oruçlu olacağı için açıktan yeme-içme hususunda biraz daha dikkat edilmesini istemiş.
"Müslüman ülkelerde Ramazan Ayı'nda seyahat etmek ya da iş yapmak imkansız değildir... Birçok insan, oruç tutmanın sizin için bir vecibe olmadığını anlayacaktır. Fakat sizin bu davranışınızı takdir eceklerdir." diyormuş, İngiltere Dışişleri Bakanlığı...
Haberi okuyunca, bizdekilere de birileri böyle bir uyarı yayınlasa diye geçti içimden.
Ya da en azından İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın duyurusunu keşke bizdekiler de okusalar.
O zaman, oruç tutanlara -hele bu sıcakta- saygı duymak gerektiğini kavrar ve onları rahatsız edebilecek hareketlerden kaçınırlardı belki, kim bilir...
Not:
Mübarek Ramazan Ayınızı tebrik eder, hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hakk'tan niyaz ederim.
Rahatsız oldukları ya da başka sebeplerle üzerlerine oruç farz olmadığı için oruç tutmayanların yanında, çeşitli başka sebeplerle tutmayan ya da tutamayanlar da vardır. Bunlar üzerlerine farz olduğunu bilmekte ve ama bir türlü nefislerine söz geçiremedikleri için tut(a)mamaktadırlar.
Ama başka bazıları açısından Ramazan ya da oruç diye bir mesele yoktur.
İnanmıyorlardır ya da şüphe içerisindedirler belki. Ya da inandık demeleri halinde teklife muhatap olacaklarını bildikleri ve namaz, oruç, hac, zekat gibisinden bu teklifler de fena halde ağır geldiği için, inanmaz ayaklarına yatıyor da olabilirler...
Onlar bu konuyu, her nasılsa aşmışlardır.
Bu kesimin kısmı azamı kendi aleminde yaşar ve kimsenin tavuğuna kış dememeyi tercih eder.
Ama bazıları vardır ki, kendisi oruç tutmadığı halde başka bazılarının neden tutuyor olduğuna takmıştır kafayı.
Ramazan ayında, başka zaman hiç yapmadıkları şeylere merak salar bu tipler.
Sokaklarda mübalağalı bir şekilde birşeyler yeme-içme derdine düşerler mesela... Özellikle oruç tuttuğu halinden belli insanların gözüne gözüne sokmaya çalışarak yapmaya çalışırlar bu eylemlerini (!)...
Oruçlu vatandaşlar, rahatsızlık ifade eden nazarlarla bu tiplere bakarlarsa, yandıklarının resmidir... O saat üzerlerine sokaklarda alenen yeme-içme özgürlüğünü engellediklerine dair yaftalar yapıştırılıverir hemen...
Bu kesimin radarları Ramazan boyunca çalışır haldedir hep. Ülkenin hatta İslam aleminin herhangi bir yerinde olmuş ya da olma ihtimali olan, oruçla ilgili olumsuz bir olayı beklerler hasretle.
Oruç tutmayan birisine yan bakmaktan başlar Ramazan'daki olumsuz hareketler... Hele bir de taraflardan birisinin oruçsuz olduğu bir kavga hikayesi buldular mı, tadından yenmez!..
Buldular buldular; bulamazlarsa artık eski yıllardan kalma birtakım olayları gündeme getirerek onlarla idare ederler.
Bir şekilde Ramazan sayfaları/programları yaparak, çoğunluğu oruçlu olan Milletimizi kendine toplama derdindeki basın-yayın organlarında, eğer bulunabilmişse, aykırı haber ve yorumlara daha bir ağırlık verilir.
Ramazan sahifesi ve programlarında araya sıkışıtırılıveren, 'oruç tutmamak aslında daha iyi olabilirdi ama madem ki tutuyorsunuz, eh ne yapalım' gibisinden tavırları, saymıyoruz bile...
Bütün bunları CHA'nin geçtiği bir haber düşündürdü bana.
İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın internet sitesinde, Ramazan Ayı'nda Müslüman ülkelere gidecek İngiltere vatandaşlarını uyaran bir duyuru yayınlanmış.
Bakanlık, Ramazan, oruç, iftar ve bayram konusunda bilgiler verdiği duyurusunda, halkı Müslüman ülkelere yapılacak seyahatlerde, çoğunluk oruçlu olacağı için açıktan yeme-içme hususunda biraz daha dikkat edilmesini istemiş.
"Müslüman ülkelerde Ramazan Ayı'nda seyahat etmek ya da iş yapmak imkansız değildir... Birçok insan, oruç tutmanın sizin için bir vecibe olmadığını anlayacaktır. Fakat sizin bu davranışınızı takdir eceklerdir." diyormuş, İngiltere Dışişleri Bakanlığı...
Haberi okuyunca, bizdekilere de birileri böyle bir uyarı yayınlasa diye geçti içimden.
Ya da en azından İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın duyurusunu keşke bizdekiler de okusalar.
O zaman, oruç tutanlara -hele bu sıcakta- saygı duymak gerektiğini kavrar ve onları rahatsız edebilecek hareketlerden kaçınırlardı belki, kim bilir...
Not:
Mübarek Ramazan Ayınızı tebrik eder, hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hakk'tan niyaz ederim.
En iyi vatandaş ölü vatandaş...
2007’de 73 milyon kişiydik. Seçim yapıldı...
O günkü resmi seçmen sayımız 42 milyondu.
*
Sonra bi saydılar...
Güya 73 milyonmuşuz meğer... Çıka çıka anca 70 milyon kişi çıktık.
*
Bugün, 72 milyonuz.
*
Buna mukabil...
*
Referandum için oy kullanacak seçmen sayımızı açıkladılar, hoppalaa...
49 milyon kişi iyi mi! Nüfusumuz 3 senede 1 milyon azalırken, seçmen sayımız 7 milyon artmış.
*
Kişi başı milli gelir, hasta başına düşen doktor, öğrenci başına öğretmen,
işsiz sayısı hesaplanırken...
Vatandaş azalıyor.
*
Seçim yaklaşırken...
Vatandaş çoğalıyor.
*
Dolar karşısındaki Türk Lirası gibi.
“Dalgalı” vatandaş yani!
*
İktidar “parti”mizin arz-talep dengesine göre, değişiyor “parite”si.
*
Dolayısıyla, “ölüler bile evet demeli” lafı boşuna değil... “Zincirlikuyu’da açılan sandık sayısı, Karacaahmet’te oy verme işlemi tamamlandı” gibi ifadeler görürseniz, şaşmayın.
*
Ve, sakın ola aramayın bi kötülük.
Yoktur eğrilik büğrülük.
*
Çünkü, o maksatla “nüfus kütüğü”ne “seçmen kütüğü”ne yazarlar bizi... Ki, devleti yöneten arkadaşlar ayırt edebilsin, hangisi “bu nasıl iş?” diye merak eden vatandaştır, hangisi kütük!
%60.05 EVET
Anayasa değişikliği referandumu sürecinde "evet"çilerle "hayır"cıların üç aşağı beş yukarı aynı oranda gözüktüğünü ortaya koyan (!) anket sonuçlarını hiç ama hiç gerçekçi bulmuyorum. Hayır oylarının evet oylarına galebe çalacağı yönündeki tespitlere (!) zaten gülüp geçiyorum.
2007 seçimlerinde halkın %46.58'i, statükoya kafa tutan, askeri vesayetle hesaplaşmayı vaat eden, sivil anayasa sözü veren Adalet ve Kalkınma Partisi'ni destekledi. Bu kitle, 12 Eylül darbecilerinden kalma anayasanın değiştirilmesine blok halinde evet diyecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasa gerek.
%46.58'e sadece Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi oylarını ilave ettiğinizde bile %50'ye ulaşıyorsunuz. Peki, başka hiç kimse referandumda evet oyu kullanmayacak mı? Olur mu öyle şey?
2007 seçimlerinde halkın %46.58'i, statükoya kafa tutan, askeri vesayetle hesaplaşmayı vaat eden, sivil anayasa sözü veren Adalet ve Kalkınma Partisi'ni destekledi. Bu kitle, 12 Eylül darbecilerinden kalma anayasanın değiştirilmesine blok halinde evet diyecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasa gerek.
%46.58'e sadece Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi oylarını ilave ettiğinizde bile %50'ye ulaşıyorsunuz. Peki, başka hiç kimse referandumda evet oyu kullanmayacak mı? Olur mu öyle şey?
Kimdir bu Atilla Kıyat !?
behic@yenicaggazetesi.com.tr
Şu sıralar “hava durumu” malum!.. Ciheti askeriyenin tepesine “son balyoz” indiriliyor..
İşte bu atmosferde, “tuzu kuru emekliler” içerisinde bir ses yükseliyor!.
Koramiral emeklisi muhterem, Şehit cenazelerinin tabut tabut indiği, Oramirallerin bile hapishane kapısına sürüklendiği bir ortamda bülbül olmuş şakıyor!..
Bu zatın sıra sıra muhteşem beyanları vardır!.. Mesela kendileri, sermaye sınıfının huzurunda, “TSK kontrol altına alınmalı. Bunun için TSK’ya direktif verebilecek, sonra da denetleyebilecek kadrolarınız olmalı” diyecek kadar ileri görüşlü ve bu günleri işaret etmiş bir yüce kişiliktir..
Yani bugün Başbakan ve iktidarın sunduğu tavır, bu müthiş asker tarafından daha önce dillendirilmiştir.. Koramiral emeklisi Atilla Bey, daha başka hangi meselelerde Ak Parti öncülüğü yapmıştır derseniz...
Ordunun ihtiyaç bütçesinin, ordunun istediği şekilde gerçekleşmesine de karşı çıkmış ve ‘Bu paraların harcanması denetlenmeli, bu uygulamada namussuzluk olabilir’ temelinde uyarılar yapıp içindeki camiaya gülücükler sunmuştur!.
İşte bu atmosferde, “tuzu kuru emekliler” içerisinde bir ses yükseliyor!.
Koramiral emeklisi muhterem, Şehit cenazelerinin tabut tabut indiği, Oramirallerin bile hapishane kapısına sürüklendiği bir ortamda bülbül olmuş şakıyor!..
Bu zatın sıra sıra muhteşem beyanları vardır!.. Mesela kendileri, sermaye sınıfının huzurunda, “TSK kontrol altına alınmalı. Bunun için TSK’ya direktif verebilecek, sonra da denetleyebilecek kadrolarınız olmalı” diyecek kadar ileri görüşlü ve bu günleri işaret etmiş bir yüce kişiliktir..
Yani bugün Başbakan ve iktidarın sunduğu tavır, bu müthiş asker tarafından daha önce dillendirilmiştir.. Koramiral emeklisi Atilla Bey, daha başka hangi meselelerde Ak Parti öncülüğü yapmıştır derseniz...
Ordunun ihtiyaç bütçesinin, ordunun istediği şekilde gerçekleşmesine de karşı çıkmış ve ‘Bu paraların harcanması denetlenmeli, bu uygulamada namussuzluk olabilir’ temelinde uyarılar yapıp içindeki camiaya gülücükler sunmuştur!.
Erdoğan’ın gizli ortakları!
Tayyip Erdoğan, gerçekle hiç ilgisi olmadığı halde, hayır kampanyasında, CHP ve MHP’yi BDP ile birlikte hareket etmekle suçluyor. Hatta bu üç parti için “ruh üçüzleri” diyor. Devlet Bahçeli kendisine cevap verdiği halde aynı teraneyi tekrarlıyor. Bahçeli, “evet diyenleri niçin saymıyorsun?” diye sorduktan sonra “Referandumun evetçileri İmralı, Barzani, Hoca Efendi ile ABD” demişti.
Yeniçağ’ın karikatüristi Emre Ulaş ise 8 Ağustos günü, Tayyip Erdoğan’a, terfi edecek general adaylarını söyletmişti: “Mümtazer Paşa, Çandar Paşa, Karaali Paşa ve Burundelenli Ergun Paşa.” MHP eski genel sekreter yardımcısı Naci Memiş, bu konu üzerinde yeterince durulmadığını, özellikle Habur’daki rezaletin unutturulduğunu, referandumdan evet çıkarsa, Tayyip Erdoğan’ın Anayasa’nın temel ilkelerini de değiştirmeye kalkışacağını, BDP’nin daha şimdiden, AKP’nin ABD kaynaklı Kürt açılımının meydana getirdiği iklimde, ayrı bayrak açmaktan bahsettiğini, sadece bu olayın bile AKP ile BDP arasındaki işbirliğini sergilemeye yeteceğini ancak muhalefetin bu konuyu değerlendirmek yerine Erdoğan ile basit polemiklere girdiğini söylüyor.
* * *
Yeniçağ’ın karikatüristi Emre Ulaş ise 8 Ağustos günü, Tayyip Erdoğan’a, terfi edecek general adaylarını söyletmişti: “Mümtazer Paşa, Çandar Paşa, Karaali Paşa ve Burundelenli Ergun Paşa.” MHP eski genel sekreter yardımcısı Naci Memiş, bu konu üzerinde yeterince durulmadığını, özellikle Habur’daki rezaletin unutturulduğunu, referandumdan evet çıkarsa, Tayyip Erdoğan’ın Anayasa’nın temel ilkelerini de değiştirmeye kalkışacağını, BDP’nin daha şimdiden, AKP’nin ABD kaynaklı Kürt açılımının meydana getirdiği iklimde, ayrı bayrak açmaktan bahsettiğini, sadece bu olayın bile AKP ile BDP arasındaki işbirliğini sergilemeye yeteceğini ancak muhalefetin bu konuyu değerlendirmek yerine Erdoğan ile basit polemiklere girdiğini söylüyor.
* * *
Org. Koşaner’i ne bekliyor?
10 Ağustos 2010
Oturmaya hazırlandığı koltuk, eskiden birçoklarının oturmaya can attığı koltuktu.
Artık öyle değil...
Bir iğneli fıçı...
Düşünsenize:
Bir yanda fiili savaş sürüyor; Güneydoğu’dan her gün çatışma, tuzak, şehit haberleri geliyor.
Yıllardır “Vatan sağ olsun” deyip boyun büken şehit aileleri artık “Neden evlatlarımız korunmuyor”, “Niçin hep yoksul çocukları ölüyor” diye sormaya başlıyor.
Ordunun savaş stratejisi ilk kez sorgulanıyor, profesyonelleşme baskısı artıyor.
Karakol baskınlarındaki hata ve ihmallere ilişkin korkunç haberler çıkıyor. Karargâh, derhal soruşturulması gereken bu ciddi iddialar karşısında susuyor, bu suskunluk “Sükût ikrardan gelir” diye yorumlanıyor.
Öte yandan Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu kadar komutan darbecilikten yargılanıyor. Orduevi kapılarında polis bekliyor.
Kozmik odanın “çok gizli” sırları, ilk kez sivil denetime açılıyor.
Hükümet, daha öncekilerin göze alamadığını yapıp terfilerde kendi tercihlerini dayatıyor.
Toplumun bir kısmı, “Asker fazla alttan alıyor, yumruğunu vurmalı” diye komuta kademesine baskı yaparken, bir kısmı, “Niye darbeciler hemen tutuklanmıyor” diye yargıyı sıkıştırıyor.
Hiyerarşik disiplin altüst olmuş durumda:
Artık öyle değil...
Bir iğneli fıçı...
Düşünsenize:
Bir yanda fiili savaş sürüyor; Güneydoğu’dan her gün çatışma, tuzak, şehit haberleri geliyor.
Yıllardır “Vatan sağ olsun” deyip boyun büken şehit aileleri artık “Neden evlatlarımız korunmuyor”, “Niçin hep yoksul çocukları ölüyor” diye sormaya başlıyor.
Ordunun savaş stratejisi ilk kez sorgulanıyor, profesyonelleşme baskısı artıyor.
Karakol baskınlarındaki hata ve ihmallere ilişkin korkunç haberler çıkıyor. Karargâh, derhal soruşturulması gereken bu ciddi iddialar karşısında susuyor, bu suskunluk “Sükût ikrardan gelir” diye yorumlanıyor.
Öte yandan Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu kadar komutan darbecilikten yargılanıyor. Orduevi kapılarında polis bekliyor.
Kozmik odanın “çok gizli” sırları, ilk kez sivil denetime açılıyor.
Hükümet, daha öncekilerin göze alamadığını yapıp terfilerde kendi tercihlerini dayatıyor.
Toplumun bir kısmı, “Asker fazla alttan alıyor, yumruğunu vurmalı” diye komuta kademesine baskı yaparken, bir kısmı, “Niye darbeciler hemen tutuklanmıyor” diye yargıyı sıkıştırıyor.
Hiyerarşik disiplin altüst olmuş durumda:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)