13 Temmuz 2011 Çarşamba
Bugün İtalya’dan başlamak son günlerde yaşanan birçok gelişmeyi açıklamak açısından oldukça yararlı olacak.
İtalyan şirketlerindeki yüksek borçluluk ve ciro düşüşü, endişe verici düzeye zaten gelmişti. Ama artan kamu borcu ve düşük büyüme temposu, Berlusconi hükümetinin uzatmaları sağlayan manevralarıyla idare ediliyordu.
Ancak Berlusconi faktörüne eklenen Libya iç savaşı, İtalya’daki krizi öne çekti ve aynı zamanda da siyasi bir krize dönüştürdü. İtalya’daki krizin derinleşmesi Türkiye’yi de etkileyecek. Türkiye’nin ihracat artışı sağladığı bir pazar İtalya. Bu açıdan Türkiye’nin İtalya’daki krizi yakından izlemesi gerekiyor. Ancak bu kriz yalnızca ekonomi alanıyla sınırlı değil.
İtalya-Libya ilişkileri bize İtalya’daki ekonomik krizin derinliğini anlattığı gibi aynı zamanda AB’nin, siyasi ve ekonomik olarak ne kadar zor durumda olduğunu da anlatıyor. İlk önce İtalya-Libya ‘derin’ ilişkilerine bakalım.
Cemil ERTEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemil ERTEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Temmuz 2011 Salı
25 Haziran 2011 Cumartesi
Büyük sehtekarlığın sonuna geldik!
ABD ve AB’den gelen haberler hiç iç açıcı değil. ABD’nin üç temel alandaki açıklarını ve giderek artan durgunluk tehlikesini, AB’nin kriziyle birleştirirseniz işin ciddiyeti ortaya çıkar. IMF, ABD’nin kamu borcunun, GSYİH’ya oranının 2012’de ise yüzde 102,3’ü bulacağını vurguladı. Üstelik ABD’nin 14,3 trilyon dolar olan borçlanma limiti 2 Ağustos’ta doluyor. Yani Kongre, bu tarihe kadar, ABD Hazinesi’ne borçlanma limitini artırma yetkisi vermezse ABD, Yunanistan’dan önce temerrüde düşebilir.
Artık, ABD için ‘dolar basar borçlarını öder’ diyemiyoruz. Dolar basarak dünyaya kendini finanse ettirme stratejisi, 2008 kriziyle geride kalan bir dönemi anlatıyor. Aşağıdaki grafikte ABD’nin 2. Savaştan itibaren sürdürdüğü ‘bu düzenin’ hikâyesi var. ABD’nin nasıl ‘büyüdüğünü’ görüyorsunuz değil mi... Yetmişli yılların başında, hem büyüme hem de borçlanma parelel olarak artmaya başlamış. İşte bu tarih, Nixon’ın, doların altına olan bağımlığını kaldırdığı ve Vietnam’a yaptığını dünyaya yaparak, ABD merkezli bir sistem kuracağını sandığı tarihtir. ABD, Vietnam’da yenildi ama bunu münferit bir gelişme saydı.
Bu tarihten sonra ABD, dünya parası olan doları çağaltarak- borçlananak büyüyor ama aynı oranda artan militarist ve siyasi gücü sayesinde karşılıksız çoğalttığı dolarlar, kendisine ‘bunların karşılığını ver’ diye geri dönmüyordu.
ABD ve ona sırtını dayamış Avrupa’dan ibaret ‘gelişmiş dünya’ bundan çok memnundu. Ancak seksenli yıllardan itibaren sistem kırmızı alarm vermeye başladı. Batı’da kar oranları düşüyor, sistem kendini yenileyemiyor, pazarlar yetersiz kalıyordu. Sovyetlerin varlığı ve Avrupa’nın daha önce yaşadığı deneyimler sorunu, savaşla çözmenin önünü tıkıyordu.
O zaman yapılacak ‘şey,’ daha fazla gaza basıp düşen kar oranlarını, karşılıksız kaydi paraya dayanan ‘kirli finansallaşmayla’ karşılamaktı. Ama ABD borçlanırken aynı zamanda büyüyor ve dünyayı da büyütmüyor adeta ‘şişiriyordu.’ İşte bu balon, 2008’de patladı. Bu arada Doğu’da da üretime dayalı bir büyüme öne çıkıyordu.
Tam şimdi Batı, bu inanılmaz tarihsel sehtekarlığın sonuna geldi. ABD’nin pomlaladığı bu kalpazanca büyüme, şimdi Avrupa’nın güneyinde patlıyor. Ağustosta ABD’de de patlayacak. Kongre, çaresiz borçlanma tavanını yükseltecek, ABD Hazinesi borçlanmaya devam edecek ama aynı zamanda faizler çıkmasın diye de FED bin takla atacak. Çünkü faizlerde bir puanlık oynama bile ABD’nin borç yükünü trilyonlarca dolar artırır. Şimdi Kongre, grafikte gördüldüğü gibi, ABD’nin borçlanma limitini 16 trilyon dolara çıkartırsa bu dünyanın göreceği son küresel kalpazanlık olur. Ama bunu yapmak zorundalar. Burada Çin’i ikna etmek önemli. Amaç, doları daha da değersizleştirip, Çin’in elindeki rezervleri AB kaynaklı kâğıtlarla takas etmesini sağlamak. Sonuçta, Ağustos ayında yeni bir kur dengesi göreceğiz ama,şu sıralar, hiçbir fiyat doğru fiyat değildir. Başta altın olmak üzere, bütün temel emtia fiyatları şişik olacak ve bu durum, yeni bir para sistemi kurulana kadar devam edecek.
Artık, ABD için ‘dolar basar borçlarını öder’ diyemiyoruz. Dolar basarak dünyaya kendini finanse ettirme stratejisi, 2008 kriziyle geride kalan bir dönemi anlatıyor. Aşağıdaki grafikte ABD’nin 2. Savaştan itibaren sürdürdüğü ‘bu düzenin’ hikâyesi var. ABD’nin nasıl ‘büyüdüğünü’ görüyorsunuz değil mi... Yetmişli yılların başında, hem büyüme hem de borçlanma parelel olarak artmaya başlamış. İşte bu tarih, Nixon’ın, doların altına olan bağımlığını kaldırdığı ve Vietnam’a yaptığını dünyaya yaparak, ABD merkezli bir sistem kuracağını sandığı tarihtir. ABD, Vietnam’da yenildi ama bunu münferit bir gelişme saydı.
Bu tarihten sonra ABD, dünya parası olan doları çağaltarak- borçlananak büyüyor ama aynı oranda artan militarist ve siyasi gücü sayesinde karşılıksız çoğalttığı dolarlar, kendisine ‘bunların karşılığını ver’ diye geri dönmüyordu.
ABD ve ona sırtını dayamış Avrupa’dan ibaret ‘gelişmiş dünya’ bundan çok memnundu. Ancak seksenli yıllardan itibaren sistem kırmızı alarm vermeye başladı. Batı’da kar oranları düşüyor, sistem kendini yenileyemiyor, pazarlar yetersiz kalıyordu. Sovyetlerin varlığı ve Avrupa’nın daha önce yaşadığı deneyimler sorunu, savaşla çözmenin önünü tıkıyordu.
O zaman yapılacak ‘şey,’ daha fazla gaza basıp düşen kar oranlarını, karşılıksız kaydi paraya dayanan ‘kirli finansallaşmayla’ karşılamaktı. Ama ABD borçlanırken aynı zamanda büyüyor ve dünyayı da büyütmüyor adeta ‘şişiriyordu.’ İşte bu balon, 2008’de patladı. Bu arada Doğu’da da üretime dayalı bir büyüme öne çıkıyordu.
Doğu’dan başlayarak yeni bir dünya kuruluyor
Dün Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) olağan genel kurulu vardı.
Tim Başkanı Büyükekşi, Yeni Anayasa ile birlikte üretime ve ihracata dönük yeni bir ekonomi programına geçilmesi gerektiğini söyledi. Bunu, aslında yeni bir ekonomi programından ziyade yeni bir ekonomik ve siyasi paradigma diye de anlatabiliriz.
Çünkü Türkiye’de, kendisini TİM’de ifade eden, devlete ve buradan kaynaklı yağma sistemine dayanmayan yeni bir burjuva sınıfı, sürece ağırlığını koyuyor. Başbakan Erdoğan da, yaptığı konuşmada, Türkiye’de ihracata ve üretime dönük büyümeyle demokrasi arasında birebir ilişki bulunduğunu, demokratik bir Anayasa ile Türkiye’nin büyük bir ekonomiye ve refaha ulaşacağını vurguladı. Sonuç olarak şunu söyleyelim,
Batı’nın sanayi devrimi ile doruğa çıkan hâkimiyeti bitti. Yeni bir dünya kuruluyor...
Türkiye’nin bugün yaşadığı bütün bu siyasi kaosu, bu yeni dünyada hiç şansı olmayanların,12 Eylül kurumları üzerinden ürettiği ise çok açık değil mi...
Dün Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) olağan genel kurulu vardı.
Tim Başkanı Büyükekşi, Yeni Anayasa ile birlikte üretime ve ihracata dönük yeni bir ekonomi programına geçilmesi gerektiğini söyledi. Bunu, aslında yeni bir ekonomi programından ziyade yeni bir ekonomik ve siyasi paradigma diye de anlatabiliriz.
Çünkü Türkiye’de, kendisini TİM’de ifade eden, devlete ve buradan kaynaklı yağma sistemine dayanmayan yeni bir burjuva sınıfı, sürece ağırlığını koyuyor. Başbakan Erdoğan da, yaptığı konuşmada, Türkiye’de ihracata ve üretime dönük büyümeyle demokrasi arasında birebir ilişki bulunduğunu, demokratik bir Anayasa ile Türkiye’nin büyük bir ekonomiye ve refaha ulaşacağını vurguladı. Sonuç olarak şunu söyleyelim,
Batı’nın sanayi devrimi ile doruğa çıkan hâkimiyeti bitti. Yeni bir dünya kuruluyor...
Türkiye’nin bugün yaşadığı bütün bu siyasi kaosu, bu yeni dünyada hiç şansı olmayanların,12 Eylül kurumları üzerinden ürettiği ise çok açık değil mi...
23 Haziran 2011 Perşembe
Türkiye bu oyunu 1958’de 1970’de ve 1980’de gördü!
Merkez Bankası’nın dünkü faiz artırmama kararı faiz lobisinin moralini bozdu.Ama biliyorsunuz, seçim öncesinde başlayan ve cari açık bahaneli olumsuz raporlar, seçim sonrasında da JP Morgan’ın raporuyla devam etmişti. İçerde ise Yüksek Seçim Kurulu’nun kararı yalnız siyasete değil, ekonomiye de bir darbeydi. Üstelik cari açık bahaneli faiz lobisinin, uzunca süredir sürdürdüğü kampanya sonuç vermiş, cari açığın orta sınıfın araba ve konut talebinden kaynaklandığına (!) inandırılmıştık.
Bakın şimdi Türkiye dalgalı kur rejiminde olmasaydı ve biz yine, sabit kur rejimi uygulasaydık aynı çevreler, şu sıralar, bankalar kredileri kıssın, faiz yükseltsin bağrışmalarına bir de hemen devalüasyon olsun talebini ekleyeceklerdi. Türkiye aslında bu filmi bütün tarihi boyunca gördü. Borçlarınız artıyor, batacaksınız bunun için içeriyi boşverin dışarıya borcunuzu ödeyin anlayışı, bize kabul ettirilmiş ve IMF anlaşmalarıyla gelen bu dayatmalar sonrası, Türkiye’de ya darbeler olmuş ya da çok ciddi ekonomik ve siyasi krizlerle yüzyüze gelinmiştir. 1958, 1970 ve 1980 yıllarındaki devalüasyonlar, askeri darbeleri ekonomik olarak hazırlayan IMF operasyonları idi. 1958’de, 1970 ve 1980’de olanlara benzer senaryolar, değişen günümüz konjonktürü çerçevesinde, yeniden sahnelenmek isteniyor. Seçim öncesi gelen Türkiye riskli raporlarından, artık tarih olmuş CHP’yi destekleyin yazılarına kadar olan her şey, bize oynanan bu oyunu anlatıyor. Şimdi, hem dalgalı kur rejimi uyguladığımız için hem de Türkiye ekonomisinin eriştiği mali derinlik ve büyüklük nedeni ile devalüasyonla başlayan, 1958, 1970 ve 1980 operasyonlarını yapamıyorlar ama ‘içerideki’ statüko oligarşisi yoluyla siyasi istikrarsızlık yaratıp ekonomik riski yukarı çekiyorlar. Tabii buna ‘cari açık krize yol açacak’ yalanını da eklemek gerek. Bakın ne oldu; piyasanın bütün dengesini bozdular, faizler yukarı çıktı, tüketici ne yapacağını şaşırdı, borsa allak-bullak...
Bakın şimdi Türkiye dalgalı kur rejiminde olmasaydı ve biz yine, sabit kur rejimi uygulasaydık aynı çevreler, şu sıralar, bankalar kredileri kıssın, faiz yükseltsin bağrışmalarına bir de hemen devalüasyon olsun talebini ekleyeceklerdi. Türkiye aslında bu filmi bütün tarihi boyunca gördü. Borçlarınız artıyor, batacaksınız bunun için içeriyi boşverin dışarıya borcunuzu ödeyin anlayışı, bize kabul ettirilmiş ve IMF anlaşmalarıyla gelen bu dayatmalar sonrası, Türkiye’de ya darbeler olmuş ya da çok ciddi ekonomik ve siyasi krizlerle yüzyüze gelinmiştir. 1958, 1970 ve 1980 yıllarındaki devalüasyonlar, askeri darbeleri ekonomik olarak hazırlayan IMF operasyonları idi. 1958’de, 1970 ve 1980’de olanlara benzer senaryolar, değişen günümüz konjonktürü çerçevesinde, yeniden sahnelenmek isteniyor. Seçim öncesi gelen Türkiye riskli raporlarından, artık tarih olmuş CHP’yi destekleyin yazılarına kadar olan her şey, bize oynanan bu oyunu anlatıyor. Şimdi, hem dalgalı kur rejimi uyguladığımız için hem de Türkiye ekonomisinin eriştiği mali derinlik ve büyüklük nedeni ile devalüasyonla başlayan, 1958, 1970 ve 1980 operasyonlarını yapamıyorlar ama ‘içerideki’ statüko oligarşisi yoluyla siyasi istikrarsızlık yaratıp ekonomik riski yukarı çekiyorlar. Tabii buna ‘cari açık krize yol açacak’ yalanını da eklemek gerek. Bakın ne oldu; piyasanın bütün dengesini bozdular, faizler yukarı çıktı, tüketici ne yapacağını şaşırdı, borsa allak-bullak...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)