7 Ağustos 2010 Cumartesi

İkiniz de aynısınız!


Biri (mustafi olanı), Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilecek Orgeneral Atilla Işık’ın istifasını “onurlu ve şerefli bir davranış” olarak niteliyor...
Türkiye’nin böyle davranışlara çok ihtiyacı varmış...
Diğeri (fırsattan istifade Genel Başkanlık koltuğuna oturanı) asker atamalarındaki teamülleri savunuyor.
Öteden beri askerlerin terfilerinde ve emekli sistemlerinde teamülleri varmış... Kurumları kurum yapan da bu teamüllermiş... Bu teamüllere siyasetin çok fazla burnunu sokmaması gerekiyormuş...
Birincisinin adı Deniz Baykal...
İkincisinin adı Kemal Kılıçdaroğlu...
Mustafi olanı bir kenara ayıralım...
Bitmiş bir siyasetçidir...
Denedi. Başaramadı... “Asker ve yargı üzerinden siyaset yapmanın” bedelini ödedi. Hem kendisi ödedi, hem Türkiye’ye ödetti. Yeniden Genel Başkan olmak için apartta bekliyor, memleketi Antalya’da güç ve enerji topluyor. Ama geçmiş ola... Yeniden Genel Başkan olsa bile CHP’nin makus talihi değişmeyecektir.
Meselemiz diğeriyle...
Kılıçdaroğlu’yla yani...
Bilindiği üzere, “mustafi olan”ın zaaflarından istifade ederek, daha doğrusu “yenilikçi ve değişimci” bir portre çizerek “tercih edilecek adaylar” listesinin ilk sırasına oturmuştu.
Ekstradan bir numarası yoktu.
Her geçen gün, bunu teyit yeni bir demeci ve eylemiyle çıkıyor karşımıza.
Mustafi olandan farklı bir şey söylemiyor.
İkisi de aynı.
İkisi de devlet alanını tahkim ediyor.
İkisi de demokrasinin “başımıza gelmiş en kötü şey” olduğuna inanıyor.
İkisi de darbelerin masuniyetini savunuyor.
Siyaset yapmak, devletin söylediklerini tekrarlamak ve yeni hiçbir şey üretmemekse, en kralını Baykal yapıyordu.

İktisat yazısı

Kayseri'ye ne yazık ki yalnızca bir kere gidebildim, o da taa 1977 yılında... Konya'dan azıcık daha derli toplu, tozlu topraklı bir Orta Anadolu şehriydi, bir kasaba irisi.
"Tarihi ve turistik" yerlerini gezdik, kümbetler, hanlar, falan filan. Çarşı içinde yediğim kebabın tadı da otuz üç yıldır damağımdadır.
Ama "uyuklayan" bir Orta Anadolu kasabası da değildi. Halkında canlılık, eşrafında "potansiyel" seziliyordu. "Elinden tutulursa" Orta Anadolu'nun "makus talihini" ezip geçeceği belliydi. Çünkü orası Kayseri'ydi. Yunan ordusu Polatlı tren istasyonuna kadar dayandığında Mustafa Kemal Paşa'ya "paşam, gel etme eyleme, başkenti şuraya taşıyalım, Ankara'dan çok daha uygundur" dedikleri şehir...
Dün bir reklam okudum. Haber değil, reklam. Bir "prestij" ilanı.
Kayseri Şeker Fabrikası vermiş.
Bu fabrikanın cirosu, 2000 yılında 67 milyon liraymış, bugünkü "denominasyona" göre...
Geçen yıl 681 milyon lira olmuş.
Sermayesi 7 milyon 500 bin liracıkmış.
Bugün 220 milyon liraya çıkmış.
Yatırım payı 13 milyon liraymış, şimdi 508 milyon lira.
"Nominal" kapasitesi, yani şeker üretme gücü de 5 bin 880 tondan tam 24 bin tona yükselmiş!
Dokuz yılda nereden nereye gelmiş Kayseri Şeker Fabrikası, evet, "alt tarafı" bir şeker fabrikası...
Reklamda belirtmediklerini de ben söyleyeyim: Dokumacılık, gıda, akaryakıt ve taşımacılık sektörlerine de giriyorlar.
Dokuz yılda cirosunu yüzde 541, sermayesini yüzde 493, yatırım payını yüzde 492, kapasitesini de yüzde 302 arttırmış...
Merak etmeyin, Kayseri'den para yemiş falan değilim.
Avanta gezi falan da beklemiyorum, bu sıcakta kalkıp da oralara gidemem. "Engin Bey bizi yazmış" diye sevinip de çağırmaya kalkmasınlar. Fabrika gezmeyi de hiç sevmem, sıkılırım.
Ama gerçekleri yazmak da boynumun borcudur.
Bu ilanın yayınlandığı aynı gün, bazı gazetelerde de Kılıçdaroğlu'nun "beyanatı" vardı.
Gandi Kemal, Etro Kemal, Yiğitoğlan, şu oğlan bu oğlan demiş ki, "ülkede sorun var, ülke iyi yönetilmiyor"...
İyi yönetilmediği için Anadolu tarihte misli görülmemiş bir kalkınma hamlesi içinde.
İyi yönetilmediği için enflasyon da yüzde 8...
İyi yönetilmediği için döviz kurları da "sabit" denebilecek tutarlılıkta...
İyi yönetilmediği için paramız dolardan "azıcık" daha düşük değerde...
İyi yönetilmediği için IMF'ye "hadi yürü" diyebildik...
Ben iktisattan anlamam. Uzmanlık alanım değildir. Siyasal bilimler eğitimi alanların bilmeleri gerektiği kadar bilirim ekonomiyi.
Ama şundan anlarım, şunu söyleyebilirim, önümüzdeki seçimde Kayseri'de ne olur?
Türkçe söyleyeceğim, kusura bakmayın:
Muhalefet Kayseri'de babayı alır.

'Sivil otoriteye itaat' zamanı

Ankara’da Genelkurmay Karargâhı, Başbakanlık, Çankaya üçgeni arasında Silahlı Kuvvetler’in üst kademesine yapılacak atamalara ilişkin trafik sürerken, yazı yazmak riskli. Gelişmelerin gerisinde kalma ihtimali yüksek. Bununla birlikte, ‘esası kaçırmamak’ söz konusu ise, kimin nereye atanacağı ya da atanmayacağını şimdilik bir yana bırakmakta ve olan-bitenin anlamı üzerinde durmakta yarar var.
Askeri hiyerarşi, ‘sivil otorite’ye itaat etmek zorundadır. Başbakan’ın kim olduğu, hangi partinin iktidarda bulunduğu bu anlamda önemli değildir. Konu, ilkeseldir. Askeri hiyerarşi, ‘teamül’e göre değil, hukuka göre ve yürütmenin tercihine göre yeniden şekillenmek zorundadır. Silahlı Kuvvetler, darbe dönemlerinin ardından edindiği, Türkiye’nin ‘özerk-bağımsız kurumu’ olmaktan çıkmak zorundadır. Nokta!
***

Ciddi bir siyasi ahlak meselesi


BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, Aydın’a gitti ve bir miting ile toplu açılışlar yaptı.


Açılışını yaptığı yerlerin bir bölümü daha önce açılmıştı, bir bölümü de açılış yapılmasına rağmen henüz kullanılabilecek durumda değil. Haksızlık etmeyeyim, yeni yapılmış ve hizmete girecek olanlar da vardı.
Başbakan, devlet olanaklarıyla bir siyasi miting yaptı. Törendeki konuşmasının çok büyük bölümü referandumda nasıl oy kullanılması gerektiği ile ilgiliydi.
Başbakan’ın referandum mitinginde vali de konuştu.
Belki de MHP binasındaki pankartı polis zoruyla indiren bir valinin siyasal bir mitingde konuşmasını çok yadırgamamam gerekirdi.
Bununla da kalmadı, Aydın ve ilçelerinde bu mitinge katılmak isteyen kamu görevlilerinin idari izinli sayılacakları da resmi yazılarla duyuruldu.
Öte yandan benzer bir iş de Antalya’da yapıldı. Belediye kentin dört bir yanını “Hayır” afişleriyle donattı ama bu “Hayır”lar orman yangınları, trafik kazaları filan içinmiş!
Hepimizin zekâsına hakaret niteliğinde bir açıklama bu.
Her iki durum da neresinden bakarsanız bakın hem Yüksek Seçim Kurulu’nun açıkladığı yasaklara ve konuyla ilgili yasaların gerçekleştirmek istedikleri şeye aykırı bir iş.
Dün de bu konuyu yazmıştım.

Tayyip Bey’e “baskı” ile iş yaptıramazsınız!

Bu örneği, daha önceki yazılarımda da verdim... Ancak, tam yerine rast geldiği için, yine aynı örneği vereceğim... Mesele, “çaput” meselesi... Bir “su borusu” düşünün... Nedir “su borusu”nun görevi?.. Elbette “suyun akışı”nı sağlamak... Ama, o da ne; nereden gelmişse gelmiş, borunun içine bir “çaput” girmiş... Öyle bir noktaya gelmiş ki, “tıkamış” boruyu... Su akmıyor!.. Manzara ortada: Bir “tıkaç” vazifesi görüp “suyun akışı”nı engelleyen “çaput”, gerçekten de “önemli bir yerde”dir!
Peki, “önemli bir yerde” bulunan çaput için, “değerli” diyebilir miyiz?.. Elbette diyemeyiz!.. “Çok önemli bir yer”de durup, “tıkaç” görevi yapıyor olsa da, o, nihayetinde bir “çaput”tur!.. Çaputların da hiçbir “değeri” yoktur... Zaten “değerli” olsalardı, “çaput” olmazlardı...
Kısaca ifade etmek gerekirse, her çaput “önemli” olabilir ama bu onların “değerli” olduğu anlamına gelmez... Yani, her “önemli” şey, “değerli” demek değildir!..
ORG. ATİLLA IŞIK “TIKAÇ” MI?

Menderes, Erdoğan ve Işık

Ülkenin, AKP İktidarı ve Erdoğan yönetimindeki şu hal-i pür melaline, şu hercümerce bakın. “Hükümet-AKP iktidarı, Türk Ordusunu yendi” deniliyor... “Milli İradeyi temsil ediyorum” diyen, Türk Başbakanı, kendi ordusunu yenmekle, adeta iftihar ediyor ve bunu Referandumda halka EVET dedirtmek için kullanıyor... Türk Ordusu sayı hesabıyla, sözde mağlup. Hem de bölücüler azarken ve dışarıdan her zamanki tehditler varken ve içeriden de iç savaşın ayak sesleri gelirken. Erdoğan ve yandaşları kendi ordularını  “yenmişler”, hizaya -dize- getirmişler; bir kısım yargıyı da, kullanarak!
Yargı öylesine bölünmüş ki, tam da YAŞ öncesinde Komutanlar hakkında “yakalama emri” çıkarılıyor. Kara Kuvvetleri Komutanı olma sırası gelen Hasan Iğsız Paşa  “görüldüğü yerde” yakalanacak!

Menderes demagojisi

Koşaner ne dediyse, o oldu

Radikal, 26 Ocak 2006 tarihinde ‘Askerin iki endişesi’ manşet haberiyle çıktı. Üst düzey bir askeri kaynağa dayanarak, daha bir yıldan fazla zaman olan cumhurbaşkanlığı seçimleri ve ‘artık terör sorunu olmaktan çıkan’ Kürt sorunu üzerine askeri kesimin nabzını aktarmaya çalışmıştım.
Söylenenler özetle şöyleydi:

1-
Yasalarımız cumhurbaşkanı seçilecek kişinin, ya da eşinin nasıl giyinmesi gerektiğini söylemiyor. Kılık kıyafet resepsiyonlarda bir rahatsızlık yaratırsa, resepsiyona katılmazsınız olur biter. Asıl önemlisi, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak kişinin Cumhuriyet’in temel ilkelerini, Anayasa’nın temel ilkelerini koruma konusunda ne yapacağıdır. Örneğin cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi’ni işletme yetkisine sahip. Anayasa’nın değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif edilemeyecek ilk üç maddesi var. Bu bozulmadığı, temel ilkelere sahip çıkıldığı sürece sorun çıkmaz.

Bu kadar da olmaz!


SİLAHLI Kuvvetlerimiz bu ağustosa her senekinden farklı girdi. Farklı çıkar mı bilmiyoruz. Ama ortada nerdeyse tüm yüksek komuta kademesini paralize edecek kadar karışık bir durum var. Çünkü ilk defa hükümet -daha doğrusu Başbakan- tayin ve terfilere bu kadar yoğun şekilde müdahale ediyor.

Tamam, “Kim Genelkurmay Başkanı olacak, kim Kara Kuvvetleri Komutanı tayin edilecek?” soruları -en azından ilgililer için- önemli.
Ama ötede “önemli” başka şeyler de var.
Örneğin kaç gündür çeşitli gazetelerde haberler yayınlanıyor. Sadece “haber” değil, PKK’nın 19 Temmuz 2010 günü Çukurca Hantepe mevziine yaptığı baskında 7 askerimizin şehit edilmesinin inanılmaz bir ihmal yüzünden meydana geldiği iddiaları, “kanıt” denilen görüntülerle birlikte kamuoyuna sunuluyor.
İddiaya göre askerlerimizin bulunduğu mevzie baskın yapmak üzere bir PKK birliğinin yaklaştığı, insansız hava aracı denen Heron’lar tarafından merkeze iletilen görüntülerde görülmüş. Batman’daki “Heron İzleme Merkezi” bu bilgiyi yetkili komutanlara iletmiş. Oradan “Her şey kontrolümüz altında” yanıtı alınmış. Ama sonuç olarak hiçbir şey yapılmamış. Yani askerler orada düpedüz sahipsiz, desteksiz bırakılmış.
Bu, 19 Temmuz’un -ister doğru, ister yalan olsun- kamuoyuna yansıyan hikâyesi.
Daha önce de 20 Haziran 2010 Star Gazetesi’nde Önder Aytaç isimli Doçentin bir iddiası yer aldı:
Dediğine göre 150-200 kişilik bir PKK gücünün (anlaşılan haziran başlarında) sınırlarımızdan içeri sızdığı yine Heron’lar tarafından tespit edilmiş. Batman’daki merkezde görev yapan Albay, komutanlarına “Bunları şimdi vurmayacağız da ne zaman vuracağız?” diyerek başvurmuş. Ama sonuç alamamış.
Görüyorsunuz ne kadar ağır suçlamalar bunlar.

Bu yazıyı ya bağırarak okuyun... Ya da hiç başlamayın!

Bu yazıyı bağıra bağıra okuyun...
Bunu yapamayacak durumdaysanız...
Yani; korkuyor, tırsıyor, çekiniyorsanız...
Ya da öfkeniz benimki kadar yoğun değilse...
Kabullenmişseniz, alışmışsanız, yılmışsanız...
Zahmet edip hiç okumayın!
Çünkü; bu yazı, bir “yeter artık” yazısıdır!
Çünkü; ben bu yazıyı bağıra bağıra yazıyorum!

***

Bütün televizyonlarda, gazetelerde aynı haber:
“Komutanlara balyoz indi!”
Neymiş; tam atamalar yapılacakmış da...
Falan olmuş, filan olmuş...
Sonuçta da Türk Ordusu, kuruluşundan bu yana en büyük “yara”sını almış!

***

Laf bunların hepsi, laf!
Komutanların hepsinin keyfi yerinde...
Tabii; kavga ediyor göründükleri siyasetçilerin de!
En azından Allah’a şükür ki; hayatları tehlikede değil...
Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında!
Haklarında tutuklama kararı çıkınca, tansiyonları biraz yükseliyor o kadar!
Aralarından birkaçı da beklediği koltuğa oturamıyor!

Katil kim?

 
Emekli Paşa’dan şok sözler! Emekli Koramiral Atilla Kıyat, 1993-1997 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde işlenen “faili meçhul cinayetler” hakkında çok çarpıcı açıklamalar yaptı. Ve dedi ki: “Emekli Koramiral Kıyat, 93-97 yılları arasında işlenen faili meçhul cinayetlerin devlet politikası olduğunu, o dönem yüzbaşı, üsteğmen olan kişilerin emir üzerine bu cinayetleri işlediklerini ileri sürdü. Kıyat, dönemin Cumhurbaşkanlarının, Başbakanlarının ve Genelkurmay Başkanlarının hesap vermesi gerekir.”
Peki bu ifadelerle suçlanan isimler kimler? Bunun için o dönemde görev yapan isimlere bakmak gerekir.. Kim bu isimler?
İşte Cumhurbaşkanları: Hüsamettin Cindoruk 17 Nisan 1993 -16 Mayıs 1993 Doğru Yol Partisi TBMM Başkanı sıfatı ile vekaleten. Ve ardından 9. Cumhurbaşkanı olarak Sami Süleyman Gündoğdu Demirel, 16 Mayıs 1993-16 Mayıs 2000, Doğru Yol Partisi. Kritik dönem, Cindoruk’la başlamış, Demirel’le devam etmiş..

6 Ağustos 2010 Cuma

Hele şükür, komuta sivillere geçti!

Evet; yıllarca bunu bekledi Türkiye’nin gerçek demokratları.
Türk siyasi tarihinin “DNA” sına yerleşmiş, ordunun işini orduya bırakın, Cumhurbaşkanı da olsa Başbakan’da, ordu ne derse onu yapacak, anlayışı geçen gün tarihin tozlu sayfalarına gömüldü; dilerim bir daha dirilmemek üzere.
Bütün diretmelere, “toplu istifa” tehditlerine rağmen, ne Başbakan, ne Milli Savunma Bakanı bir adım geri attı ve Genel Kurmay Başkanlığıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığına, şimdilik, atama yapılmadı.
Demokrasiye gerçekten inanan, TSK’nın Başkomutanı olarak Cumhurbaşkanı’nı kabul eden herkes, bu gelişmelere alkış tutmalıdır.
Başbuğ “teklif yapar”! Ancak “takdir Başbakanındır!”
Bu Başbakanın Tayyip Erdoğan ya da bir başkası olması fark etmez. Emir komuta zinciri budur. Ne Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkan’ı ne de Başbakan’ı noter görevi yapmak amacıyla o koltukta oturuyor. “Vur mührü, bas imzayı, bizim işimize burnunu sokma!” günleri bitmeliydi; bitti de “nitekim”!

YAŞ’lı subayları bilmem, “Genç” subaylar rahat!..

 
YAŞ sonuçlarının açıklanmasından iki saat önce gazete merkezimize gönderdiğimiz yazıda dedik ki: “Yakalama kararına” muhatap olan askerlerin terfisi söz konusu değil.
Sayın Gül’ün; ‘tamam terfi ettirmeyelim ama emekliye de ayırmayalım’ çözümü benimsenecek.

Bu, elbette sızıntıya dayalı bir değerlendirmeydi… Lâkin; öyle bir sızıntı olmasaydı da, büyük ölçüde hükümetin dediğinin olacağını iyiden iyiye seziyorduk.
Zira, İlker Başbuğ’un da etkilendiği rüzgâr, çürük yaprakları önüne katmış, kışlanın dış taraflarına doğru götürüyordu!..

Değişim rüzgârı bu; önünde durmak ne mümkün.
Askeriye’ye sinmiş darbecilerde “sahipsiz kaldık” havası var.
Etkinliği ve sayısı gittikçe artan bir başka grup ise, “Darbe, muhtıra dönemi bitti. Darbe yapanların hem kendilerini hem ülkeyi ne hallere düşürdüğünü gördük” noktasında.
Değişimden etkilenmemek kimsenin elinde değil.
Özellikle “Genç Subaylar” sıkı ilerliyor!..
İnterneti avuçlarının içine alan, dünyadaki ve güçlü ordulardaki teknolojik gelişmeleri anı anına takip eden Genç Subay; siyasete bulaşmanın Kahraman Ordu’yu nasıl bir sıkıntıya sürüklediğinin farkında!..
Genç subay ruhsuz mu ki; Ordu’nun elin istihbaratına muhtaç durumda olmasının, her PKK saldırısında biraz daha zemin kaybetmesinin acısını, ezikliğini hissetmesin!..
Bir ülkenin hastanesi ne ise postanesi de o…
Ülkenin uluslararası ilişkileri güç geçtikçe gelişiyor, zenginleşiyor ve derinlik kazanıyorsa…
Bir ülkenin partilerindeki “darbeci” yapılanmalar; iki kutuplu dünyadan kalma politikacılar tasfiye ediliyorsa…
“Onbaşı bilgisiyle Paşalık yapan” birkaç kişi de zemin kaybedecektir!..

Tavuk gibi yolunan halk

Mart ayında, üç yıllık dünya turunun son ayağı olan Türkiye'ye gelen Fransız turist ailesi şaşkındı. Onları şaşırtan ne Kapadokya'nun muhteşem görüntüleri idi ne de nefis Türk yemekleri. Aile reisi Denis Mayet’i şaşkınlığa salan şey, 3 yıllık gezi boyunca hiçbir yerde görmediği yüksek benzin fiyatı idi.
Türkiye; yıllardır akaryakıt fiyatında dünya birincisi... Yani; benzinin-mazotun vergisinden bile vergi alan bir sistem kurdu AKP. Bunu da millete yutturdu. Öyle ki yapılan zamları hükümet değil de Enerji Piyasası Denetleme Kurulu yapıyormuş gibi görüntü oluşturuldu. Halbuki bütün zamlar Başbakan Erdoğan'ın oluru ile devreye sokuluyor. Hatırlayınız: 29 Ocak 2010'da doğalgaz zamları tartışılırken öfkelenen Başbakan Erdoğan bunu şöyle itiraf etmişti: 'Gazetelerde yer alan zam haberlerinin hiçbirisi doğru değildir. Eğer Başbakan bu konuyla ilgili bir açıklama yaparsa yaptığı gün bu doğrudur. Diğer haberlerin hepsi yalandır. Kim bu haberi uyduruyorsa kim veriyorsa hepsi yalandır. Şu ana kadar bunu yazanlar da bunu yalan haber olarak yapmışlardır. Bunlar hükümetimize yönelik provakatif haberlerdir. Şu anda gündemimizde böyle bir şey yok. Eğer zam yapılacaksa yapacağımız zaman, bunu artık Bakanım da açıklamayacak bizzat ben açıklayacağım. Bunu açıkça söyleyeyim.''
Akaryakıtı, maliyetin yüzde 50'si kadar bir zamla satsalar; halk bunu sineye çeker, hatta bayram eder. O zaman benzin fiyatı 1 dolar civarında olur. Ama şu an neredeyse bir litre benzine 2 buçuk dolar ödüyoruz. Almanya'da benzin en fazla 1,5 avro. Yani bizden çok ucuz.

Fethullah Gülen neden kendini riske atıyor?

Bilindiği gibi, Fethullah Gülen, bir tür resmi web sitesi işlevi gören www.herkul.org’da (isimde bir yanlışlık yok!) yayınlanan mülakatında açık ve net bir biçimde 12 Eylül’de yapılacak referandumda “evet” oyu kullanılması çağrısında bulundu. Onun “Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları, imkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda ‘evet’ oyu kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum kalkarlar da, ben zannediyorum ruhları koşar da. Çünkü demokrasi adına çok önemli bir adımdır” sözleri haklı bir şekilde geniş ilgi uyandırdı. Doğal olarak “hayır” için mücadele edenler kendisine tepki gösterdi, örneğin önce MHP lideri Bahçeli, ardından CHP lideri Kılıçdaroğlu “mezardakileri kaldıracağına ABD’den gelip kendisi oy kullansın” anlamında sözler sarf ettiler.

Bir gazeteci olarak 25 yıllardır Gülen’i, onun yazıp söylediklerini izlemeye çalışırım. Son mülakatın beni hayli şaşırttığını itiraf etmeliyim. Her şeyden önce şu noktanın altını çizmek lazım: Gülen’in, Nurcu hareketin ana gövdesinden kopup kendi cemaatini örgütlediği 1970 ortalarından itibaren Türkiye’de defalarca seçimler ve halkoylamaları yapıldı ama hiçbirinden önce bu kadar açık bir şekilde tarafını deklare ettiğine tanık olmamıştık. Çünkü Gülen stratejisini “siyasetten uzak durmak” ve “bütün partilere eşit mesafede bulunmak” ilkeleri üzerine oturtuyordu. Daha doğrusu oturttuğunu söylüyordu (ki son mülakatında referandumda bu kadar angaje olmasına rağmen aynı iddiasını koruyor ama MHP, CHP ve BDP’nin aynı kanıda olmadığı kesin) fakat onu ve cemaatini yakından takip edenler, her seçim öncesi cemaatin belli bir tercih içinde hareket ettiğini, bu tercihin de genellikle “en güçlü”den yana olduğunu biliyorlardı.

Terfiler mi dediniz?


ARTIK bir haftamızı Balyoz’a, ötekileri Poyrazköy’e; Arınç’a suikast tertibine; Islak imzaya; Kozmik odaya; Örnek anılarına; Ergenekon’un bilmem kaçıncı dalgasına ayırmaya alıştık. Bunlardan bazıları bir haftada bitmezse günlerimizi bir ay, iki ay o konuyla doldurabiliyoruz.

Son haftaki oyuncağımızın adı da “YAŞ” idi.
Kamuoyu olarak Genelkurmay Başkanı kim olacak? Hasan Iğsız Paşa, Kara Kuvvetleri’ne gelecek mi? O oraya gelmezse, kimin önü açılacak? Üç sene sonra Genelkurmay’da kimi göreceğiz sorularıyla günlerdir doluyuz.
Önce bir gerçeği birlikte saptayalım:
Dünyanın hiçbir ülkesinde bir ordunun komutanlarının tayin ve terfiinin bizdeki gibi “en heyecan verici şey” muamelesi gördüğünü sanmıyoruz.
Ne oluyor?
Sanki Silahlı Kuvvetlerimizin bir numaralı komutanını ve onun yakın iş arkadaşlarını değil de ülkemizin başına geçecek imparatoru belirlemeye çalışıyormuş gibiyiz.
Bu gerçek iliklerimize o kadar işlemiş ki, kimin hangi göreve gelebileceği adeta “hanedan” kurallarına bağlanmış gibi.

Bölünmek mi, eklenmek mi?

06 Ağustos 2010 Cuma
 

DÜN yazdım "geniş oynamak"la ilgili yazacağımı.
Lütfen bu yazdıklarım "bir öneri" gibi değil, tartışılacak bir konu, bir "fikir jimnastiği" olarak okuyun.
Bazen çözümsüzlüklerin çözüm için en büyük imkânı sağladığını düşünün. Bu ülkeyi yoktan var eden kurucu ruh gibi hissedin kendinizi.
Önce iki soru sorarak başlayayım:
"Dünyanın en güçlü ülkesi ABD, bir üniter devlet midir?"
"Ya Avrupa'nın en güçlü ülkesi Almanya, üniter bir devlet midir?"
Peki bu iki ülkenin bir bölünme, bir ayrılık tehlikesi yaşadığını düşünüyor musunuz? O zaman "büyük düşünme" meselesine gelebiliriz.
Türkiye bugün Misak-ı Milli sınırlarına sahip mi?
Değil.
Olma şansı var mı?
Var.
Kuzey Irak diye tanımladığımız bölgede yaşayan Kürtlerin, Irak'ın geri kalanıyla "etnik" bir bağı var mı?
Yok.
Kuzey Iraklı Kürtlerin ve Türkmenlerin, Türkiye ile etnik bağları var mı?
Var.

Gözlerimde yaş kalbimde sızı...


Ahlaksız

Vatan haini


Rezil
Kalleş
Onursuz
Pespaye
Salak
Hastalıklı
Garabet
*
Tiksiniyorum...
*
İğrenç, katil, cani, suç şebekesi, ahmak, kafatasçı, zırva, namussuz, millet düşmanı, vicdansız, madara, zalim, lekeli, utanmaz, ikiyüzlü, çürümüş, sefil, palavracı, köle tüccarı, çarpık, yamuk, sakat, kanunsuz, zihinleri travmatik, kevgir, lanetli, haddini bilmez, terbiyesiz, art niyetli, din sömürücüsü, dinsiz, İslam düşmanı, beyinsiz, korkak, yüreksiz, kendilerini padişah sanıyorlar, mezhep kışkırtıcısı, iftiracı, gayriciddi, komik, başarısız, kaypak, kirli dolaplar çeviren kafa, pişkin, suratsız, suçlu, bunlar orada oturduğu sürece rahat uyuyamayız, tecavüzcü, sahtekâr, beceriksiz, ekonomiye zarar veriyor, işsizliğin asıl sebebi, temizlenmeli, ayıklanmalı, mafya, saygısız, çete, kirli tertip, şaşı, kör, bombadan tehlikeli, gırtlağına kadar çamura batmış tipler, iyi ki bunlarla savaşa girmemişiz.
*
Kepaze...

Şarlamaya hazırlanıyorlar

Az satışlı bir kısım CHP basınında gene "klasik" bir eğilim belirdi...
Huylu huyundan vazgeçmiyor.
Her seçimden sonra denerler, başaramazlar ama gene denemekten de kendilerini alamazlar: "Seçim sonuçlarına şarlama" geleneği...
Halk kime oy vereceğini bilemeyecek kadar cahil ve aptaldır ya, hoşlarına gitmeyen sonuçlarda da mutlaka bir "katakulli" aranmalıdır.
Hani halk cahil olmasa ya da berikiler hile yapmasalar CHP kazanacak da...
Ama burada bir çelişki vardır.
Hile yapılmasa CHP kazanacağına göre halkın cahil ve aptal olmaması gerekir, onların mantığına göre...
Bunun içinden bir türlü çıkamazlar. Halkı mı suçlamalı, hilecileri mi?
Hani cumhuriyet mitinglerine katılan beş milyon kişinin seçimde "nereye gittiğini" çözememek gibi bir şey...
Şimdi bakıyorum, referandumda evet çıkacağını anladıkları günlerde gene bir telaş....
Hile yapılacakmış, önlem almak gerekirmiş!
Hile yapılacağını nereden biliyorlar?

Ve TSK karşı taarruza geçti!

Hiç kimse Atila Işık Paşa’nın Kara Kuvvetleri Komutanlığı gibi çocuklarına bırakabileceği en şanlı manevi mirası elinin tersiyle itmesini sadece Işık Paşa’nın TSK’ya olan müthiş gönül bağı, sorumluluk duygusu ve ahde vefa olarak yorumlamamalıdır, tersine yapılan hiçbir siyasinin yapamayacağı şekilde bireysel bir feragat olmasının yanı sıra TSK’nın kurum olarak karşı taarruza geçmesi hadisesidir.
Evet Atila Paşa’nın aldığı istifa kararı aslında kurumsal bir isyanın dışa vurumudur ve göreceksiniz bundan sonra, ki muhtemelen  referandumun akabinde bazı şeyler peşi sıra gelecek mesela TSK’nın  bildiği ve açıklanacağı ifade edilen kimi bilgiler artık ifşa olunacak, dahası AKP’ye operasyon yapan yerli işbirlikçilerle göğüs göğse bir muharebe başlayacaktır.
Atila Işık’ın istifası Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt’ın AKP’ye ram olmasıyla başlayan sürece, aşağının bastırmasıyla İlker Başbuğ’un giderayak isyan etmesi hadisesidir!
Bundan sonra beklenen safların keskinleşeceği ve AKP ile TSK’nın örtülü olarak muharebesidir.
Asker AKP’ye yeni bir istismar imkanını vermeksizin kollarını sıvayacak ve karşı psikolojik operasyonlar yapacaktır.

Askere ikinci bir sivil ayar gerekiyor

İçişleri Bakanlığı’nda... Dışişleri Bakanlığı’nda...Müsteşarın imzalamayacağını bile bile bir kişiyi “onaya” sunmak mümkün müdür? Buralarda olamayacak olan bir dayatma, demokratik ülkelerde...
...Savunma Bakanlığı’na bağlı Genelkurmay Başkanlığı’nda nasıl olabiliyor?
Nihayetinde Genelkurmay Başkanı da dâhil askerler 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na bağlı memurlar değil mi?
Diğerlerinden farkları ne?
Silahları mı?
Galiba öyle...
Zaten öyle olduğu için de burası “askeri cumhuriyet”...