31 Ağustos 2010 Salı

Komutan “K.Irak’a operasyon” dedi

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner’e karşı kalem oynatmaya başlayanların kimlikleri şaşırtmıyor..
Türk toplumu içerisine yerleştirilen paralı askerler, komutan daha koltuğuna oturmadan, ona doğru tetik çekmeye başladılar...
Sebep, Koşaner’in geçmişteki konuşmalarındaki ulusalcı duruşu..!
Biz, Komutan’ın görevi alırken yaptığı konuşmadan sunumlara devam edeceğiz.. Burada, önemli satırbaşları bulunuyor.. Mesela Komutan, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak kuzeyine operasyon yapma yetkisinin devam ettirilmesi önem arz etmektedir” diyor.
PKK’nın bir zil takmadan sürdürdüğü “özerklik” yutturmacasına karşı, askerin duruşunun siyaset kadar tavizkar olmayacağını hissettiren sözlere de bakalım..
Komutan, AKP iktidarına sesleniyor..
“Yurt içinde, ikinci bir idari yapılanma tesis etme girişimlerine karşı etkili yasal önlemlerin süratle alınması...
Irak merkezi hükümeti ve bölgesel yönetimin Irak kuzeyinde yuvalanmış terör örgütüne karşı etkin tedbirler almasının bir an önce sağlanması...
Bazı Avrupa ülkelerince örgüte ve örgüt mensuplarına sağlanan desteğin önlenmesi...”
Komutanın ağzından, acısını şehit kanı ile yaşadığımız bir gerçeği de duyuyoruz..
“Güvenlik-özgürlük dengesindeki hassasiyet nedeniyle, mücadeleyi kolaylaştıracak yasal tedbirler alınamamış...”
Ama... Buna karşılık olan ise..!
“... buna karşılık bireysel hak ve özgürlüklerde yapılan her iyileştirme, örgüt sayesinde kazanılmış bir hak olarak algılanmıştır...”
Ve şu satırları dikkatle okuyunuz..

'Devleti ele geçirmek isteyen Fethullah Hoca'

Bu ifade benim değil. Geçenlerde Milliyet'in 60. yılı vesilesiyle hazırlanan '60 Yılın Tanığı' kitabının sayfaları arasında geziniyordum ki 1999 yılından kalma bir birinci sayfaya gözüm takıldı. Diğer gazetelere göre kırmızı çizgileri her zaman daha keskin olan Milliyet net bir tavır koymuş ve 'Son marifeti' diye bir manşet atmış.

Kastedilen kişi Fethullah Gülen.
Ve manşetin spot'unda bugünkü gazete okurlarına çok uzak, gazeteleri hazırlayanların ise kullanmayı aklından dahi geçiremeyeceği bu ifade: 'Devleti ele geçirmek isteyen Fethullah Hoca...'
11 yıl geçmiş aradan.

Dün açık ve net bir şekilde Gülen için 'Devleti ele geçirmek isteyen' ifadesini kullanan bir medya vardı. Bugün ise Gülen'i eleştirmek hatta Cemaat hakkında yazılan kitaptan bahsetmek bile çok kolay değil.
Tek bir spot bile Türk medyası üzerindeki baskının nasıl gazeteciliği şekillendirdiğini göstermesi açısından önemli. Halbuki insan bekliyor ki yıllar geçince, iletişim kanalları arttıkça özgürlük de ona paralel olarak genişlesin. Oysa tam tersine evrim söz konusu basında.

Fethullah Gülen ve Cemaat aleyhindeki haberlere uygulanan gizli boykot kuşkusuz bu topluluğun 'hissedilen gücünün' artmasıyla ilişkili. İzlenmeyen kanallarına, satmayan gazetelerine falan bakınca doğrusu aritmetik olarak Cemaat'in sayısal olarak büyük bir topluluk olduğunu düşünmek mümkün değil.

Ancak yıllardır oya gibi işleye işleye kilit yerlere insan yerleştirmeyi, o insanları yetiştirmeyi ve gün geldikçe de işlerine göre kullanmayı başarmaları kendilerine güç sağladı. Mesela bugün yargıda Alevi yoğunluğu olduğunu söyleyenler Cemaat'çi savcıların, hakimlerin hiç hesabını sormuyor nedense?

Faizcilerin eline düşmeyin




Yaşlı çift evliliklerinin kırkıncı yıl dönümünde paraya kıymışlar, Avusturalya’da tatil yapmaya karar vermişlerdi. Uçağın penceresinden saatlerdir okyanusu seyrediyorlardı. Sessizliği pilotun anonsu bozdu: “Sayın yolcularımız! Korkarım size kötü bir haberim var. Motorlarımızdan biri sustu, diğeri de susmak üzere. Acil iniş yapmak zorundayız. Neyse ki altımızda haritada görülmeyen bir ada var ve sahiline inmeye çalışacağız. Bunu başarabilirsek tek sorunumuz bizi bulabilmeleri için duâ etmek olacak.” Uçak başarılı bir iniş yapar, kimsenin burnu kanamaz. Uzun bir rahatlama sessizliğinden sonra adam karısının ellerini tutar, gözlerine endişeyle bakar: “Mona, bu ayki kredi kartı borcunu ödemiş miydin?” “Hayır sevgilim, unutmuşum. Kızdın mı?” Adam endişeyle yine sorar: “Araba kredisinin taksitini ödemiş miydin?” “Özür dilerim canım, onu da ödememiştim.” Yaşlı adam karısına sarılır ve gayet samimî ve yüksek bir ses tonuyla: “Aferin karıcığım, aferin sana!” Karısı şaşkın, korkarak sorar: “İyi misin tatlım?” “Hiç olmadığım kadar. Çünkü, bankacılar bizi kesin bulur!” ««« İslâm’da alış veriş helâl kılınmış, faiz yasaklanmıştır. Kur’ân’ın dilinde “fazlalık” demek olan riba-faiz, “ödünç verilen mal veya para karşılığında şer’an yasak olan kârın, fazlalığın alınmasıdır” şeklinde târif edilir. Faiz, iktisat hayatını allak-bullak eder. Bunun içindir ki, çağdaş Avrupa ekonomileri, faizi “sıfır”lamaya çalışıyor. Bediüzzaman’ın ifâdesiyle faiz, “Sen çalış, ben yiyeyim” felsefesini yaygınlaştırır. Gerek banka, gerekse bankerler vasıtasıyla toplanan küçük tasarruflara, cüz’î bir pay, “faiz” verilse de, onlar tarafından birkaç defa devir yoluyla çalıştırılmakta, başkasının sırtından kat kat kâr elde edilmektedir. Para ile para kazanıldığından sanayi ve yatırımlar durmakta; bu arada, üretim düşmekte, mal pahalanmakta, bunun bedeli de tüketiciye yansıtılarak ödetilmektedir. İşte dehşetli bir zulüm! Faiz, sermayenin tek elde toplanmasına sebep olur ve piyasa, umumun ihtiyaç ve taleplerine göre değil, sermayedarların hırs ve kanaatsizliğine göre teşekkül eder. Hırsın ve kanaatsizliğin sınırı yoktur. Bu da, hem ticarî hayatı, hem de ticârî ahlâkı zedeler.

Zekat ve fitre kimlere verilir, kimlere verilmez?


Soru: Zekat ve fitrenin yoksula ödememiz gereken borçlarımız olduğunu biliyoruz. Ancak yakınlarımıza zekat, fitre verilmez diye bir hüküm olduğunu da duyuyoruz. Bu konularda bilgi verebilir misiniz?

Yakın akrabalardan kimlere zekat fitre verilmez, kimlere verilir?
Cevap: Anneye, babaya, dedeye, nineye; oğula, kıza, bunların çocukları olan torunlara zekat, fitre verilmez. Çünkü bunlar bir bakıma soframızın ortaklarıdırlar. Bunlara zekatla, fitreyle değil de servetin kendisiyle bakılır, yabancı muamelesine maruz bırakılmaktan kaçınılır.
Bunların dışında zekat ve fitre verilecek yakınları da şöyle sıralamak mümkündür:
Evlenip başka aileye karışmış ihtiyaç sahibi kız kardeşe, ayrı ev kurmuş oğlan kardeşe, bunların çocukları olan yeğenlere, kayınpedere, kayınvalideye, damada, ihtiyaç sahibi geline, halaya, teyzeye, dayıya, bakıma muhtaç öğrencilere, bunlara bakan vekillerine, Pakistan'da sel felaketine uğrayan kardeşlerimize zekat ve fitre verilerek tüm ihtiyaç sahibi insanların imdadına koşmaya gayret edilir.
Soru: Zekatımızı verirken Pakistan'daki kardeşlerimiz gibi çok muhtaç yerlere gelecek senenin muhtemel zekatını da şimdiden verebilir miyiz?
Cevap: Evet, verebilirsiniz. Gelecek sene bu miktarı zekatınızdan düşebilirsiniz.
Soru: Zekat verirken kalpteki niyet yeterli midir? Yoksa alana bildirmek de gerekli mi?
Cevap: Kalpteki niyet yeterlidir. Dille söyleme mecburiyeti yoktur. Verilen kimseyi incitmeden 'şunu bayram harçlığı yapın' gibi münasip bir sözle de verilebilir.
Soru: Bir işyerine ortağım. Hisse senetlerim var. Zekatımı nasıl vereceğim?
Cevap: Ortaklar kendi hisselerine ait olan miktarın zekatlarını kendi başlarına hesap edip verirler. Herkes kendi hissesinin sorumlusudur çünkü.
Soru: Dükkânımdaki malın zekatını verirken alış fiyatını mı, yoksa satış fiyatını mı esas alacağım? Tümünden mi yoksa sadece kazancından mı zekat vereceğim?
Cevap: Malın maliyet değerinden zekatını hesap edebilirsiniz, ayrıca kazancından değil, servetin tümünden zekat vereceksiniz.
Soru: Ticaret için değil de binme ihtiyacım için aldığım arabam var. Ayrıca oturduğum evim, kirada olan mülküm de mevcut. Bunların kendisine zekat vermem gerekir mi?
Cevap: Bindiğiniz arabaya, oturduğunuz evinize, kirası için beklettiğiniz mülkünüze zekat vermeniz gerekmez. Bunlar ticaret malı değil, kullanmak ve gelirinden geçinmek istediğiniz sabit mülklerinizdir. Varsa getirdiği kazancından zekat vermek gerekir. Şayet bunlar alıp satmak için bekletilen ticaret malı iseler o zaman değeri üzerinden zekata tabi olurlar. İşyerinde çalışan makine gibi demirbaşlara da zekat gerekmez.
Soru: 80 gramı geçen altın ziynetin sahibi olan hanım bunun zekatını verecek durumda olmadığı takdirde, ben de bu sene Şafii mezhebiyle amel ediyorum diye niyet edebilir mi?
Cevap: Şafii mezhebinde ziynetler kadının asli ihtiyacından sayıldığından dolayı zekata tabi değildir. Mecbur kalan Hanefi hanımlar ben de bu sene Şafii görüşüyle amel ediyorum diye niyet ederek ziynetlerini asli ihtiyaçlarından sayıp veremedikleri sene için borçluluk hissinden kurtulabilirler.
Soru: Zekat ve fitre vereceğim yoksul mutlaka dindar mı olmalıdır?
Cevap: Günahkâr Müslüman'a zekat fitre vermek caizdir. Ancak takva sahibi insanları öne almak da yanlış olmasa gerektir. Aldığı yardımı içki gibi harama harcayacağını sandığınız muhtacın evine yiyecek ve giyecek ihtiyaçları olarak vermek de isabetli bir tedbir olur.
Soru: Zekat ve fitre tek kişiye mi verilmeli, yoksa bölünerek de verilebilir mi?
Cevap: Fitre bölünmez. Çünkü 7 lira gibi küçük bir miktardan başlamaktadır. Ancak zekatın miktarı büyükse birkaç ihtiyaç sahibine taksim edilerek verilebilir.
Ayrıca: Aile içinde kendi adına serveti olan her zengin fert, kendi zekatının sorumlusudur. Ancak fitre öyle değildir. Fitrede aile reisi, aile fertlerinin tümünün fitresini vermekten sorumludur. a.sahin@zaman.com.tr

Kimse kızmasın, başkasını yazdım

Sözel zekasıyla şöhret bulmuş İngiliz devlet adamı Churchill’e atfederler...
Avam kamarasına hitap ederken, ‘Bu meclisin yarısı şerefsiz’ demiş kızgınlıkla.
Özür dilemesi istenince de, ‘Tamam, bu meclisin yarısı şerefsiz değil’ diyerek geri almış sözlerini.
Siyasetin konuşarak yapıldığını kanıtlayan büyük bir ikna kabiliyetine sahip olduğu açık.
Fakat, cerbeze de siyasete dahil midir?
***
Belagat ile mugalata arasında tül bir perde var.
Kelimelerin esnekliğine, oynaklığına yaslanarak o hududu geçen, kendi diline dolanıyor.
Dün, dil oyunlarındaki o tuzakları bir karikatürle göstermeyi denemiştim.
‘Gandi bir gün dağa çıkar’ başlıklı yazım,bazı celalli okurların hışmına uğradı maalesef.
Çünkü hayali bir fıkradan ziyade, gerçek kişi ve olaylardan esinlenmiş bir uyarlamaydı.
Mizah duygusu yüksek okurların gözünden kaçmadı haliyle, bu durum.
Başkahramanımız, CHP’li  Kemal Kılıçdaroğlu’ndan başkası değildi elbette.
Kolayca teşhis edildiği için de tepki aldı zaten.
Yalnız, adresin doğruluğundan şüpheliyim.
Karikatür şablonunda bile kimliği o kadar bariz, o kadar sahici duruyorsa, kabahat çizerin mi?
***

Türkler uçuyo...


Dünya basketbol şampiyonası, NBA’in efsane ismi, Los Angeles Lakers’ın ribaund kralı Müslüm Gürses’in “hem sarhoşum, hem yastayım” şarkısıyla açıldı sayın basketbolseverler...

*
Gerçi, ramazan mübarek gün “bar taburesi üstünde sarhoşum, yastayım” şeklindeki üçlük atış, tribünleri kederlendirip, “hazır potayı bulmuşken, iki tek de biz atalım” isteği uyandırdı ama, salonda sadece meyve suyu dağıtılması, ahalinin dağıtmasını önledi.
*
2’şer metrelik “dev” adamlara, “minik” serçeyle konser verdirmek de, önemli olanın “boy değil, soy” açılımını kanıtlar bi görüntüydü.
*
Ancak... Milletin aptesi bozulmasın diye memeleri zincirle zırhlanan dansöze “salla salla, gül memeler çağlasın” nakaratıyla göbek attırılırken, erkek semazenlerin etek giymesi, yabancı seyircilere durumu izah etme noktasında güçlük yarattı.

Başbakan siyasal rejimi tanımlıyor

Hem günün akışını izliyor, hem de yazı konusunda karar kılmaya çalışıyordum. Birinci Dünya Savaşı’nda yirmi milyon insan ölmüştü. İkinci Dünya Savaşı sırasında ise bu sayı altmış milyona fırlamıştı.
İkinci Dünya Savaşı 1 Eylül 1939’da başlamıştı... Epeydir 1 Eylül gününü “Dünya Barış Günü” ilan ederek geçmişteki çok derin acıları unutmaya çalışıyorduk... Silahçıların, silah komisyoncularının “barış” istemediği bir dünyayı yazabilirdim...
Gene...
Eylül’le birlikte bağbozumu yeniden gelip çatmıştı... Eylül hüznünün kırılganlığını yazabilirdim...
Ama...
Başbakan Erdoğan’ın, Gündoğdu Beldesi’ni ziyaretinin ardından düzenlediği basın toplantısında söylediklerini okuyunca, Rize’de kaldım...
***
Rize’de kaldım çünkü “siyasal rejimin adı Rize’de ölmektir” başlıklı yazımda şunları söylüyordum:
“Ormanlardaki yasal ve yasadışı kesimlerin önlenmesi, çaylık alanlardaki genişlemenin durdurulması, heyelanlar dikkate alınarak köy yollarının güzergâh seçimi, mevcut yolların istinat duvarları ve drenaj sistemlerinin düzeltilmesi, çay bahçelerinde fazla suyu boşaltıcı, akıtıcı kanallar yapılması ve bunun denetimi, ana dere yataklarının hali hazır genişliğinin uygunluğu, 100 yılda bir gelmesi muhtemel bir saatlik yağış şiddetine göre (90mm/saat) taşkın alanlarının belirlenmesi, dere yataklarının ıslahı, menfez, köprü gibi mühendislik hizmetlerinde 100 yılda bir gelecek maksimim debiyi ve heyelanla taşınacak ağaçları da geçirebilecek genişliklerin hesaplanması...

Öcalan asıl şimdi lazım öyleyse Heron düşürelim!

Türkiye tam bir puzzle ülkesi. Parçalara tek tek baktığınızda, bütün hakkında bir fikir edinmeniz mümkün değil.
Onun için irili ufaklı parçaları sabırla birleştirip bütün resmi görmeniz gerekiyor.
Tek bir parçada ağaç gibi gördüğünüz şekil aslında bir sandala ait olabilir.
Sandal ise okyanusta dev dalgalar arasında batmak üzere durumda olabilir.
Onun için parçaları bir arada görmek şart.
Aslında Star Gazetesi’nin dünkü manşeti tam da bunu yapıyordu.
Sürmanşetinde, ben bu yazıyı kaleme aldığım esnada henüz yalanlanmamış bir görüşme vardı.
İnternete düşen bu görüşme, Yargıtay’ın biri ceza, diğeri hukuk dairesinden iki yargıç arasında geçiyordu.
Ana manşetse, Genelkurmay’ın Hantepe baskını ile ilgili açıklamasının gerçeği yansıtmadığını gösteriyordu.
Bu olayların birbirinden bağımsız gelişmeler olduğunu düşünebilirsiniz.
O zaman da çuvallarsınız.
Gelişmeler, bu birbirinden tamamen ayrı iki gelişmenin ortak bir noktası olduğunu gösteriyor: Referandum.
Daha doğrusu referandumda “hayır”ların çoğunlukta olması.
Bu nasıl gerçekleştirilecek?
İktidarın şiddetle mücadelede başarısız olduğunu gösterip desteğini düşürmek, bu anayasa değişikliğinin ülkeyi böleceğini göstermek.
O zaman kime ihtiyaç var, Abdullah Öcalan’a elbette.
Öcalan yakalandıktan sonra şiddet eylemleri durmuştu.
Tekrar ne zaman başladı?
2004’te...
O zaman ne olmuştu?

MHP bu kumpasın neresinde?

Anayasa değişikliği paketinin gündeme geldiği ilk günden bu yana MHP’nin buna neden karşı çıktığını bir türlü anlamış değilim. Tepkilere, miting konuşmalarına, bağrışmalara, çağrışmalara baktığımda gördüğüm tek neden, bu değişikliğin AK Parti çoğunluğuyla meclisten geçirilmesi. Propaganda ise bildik üslupla, terör ve milliyetçilik ekseninde yürütülüyor.
Deniyor ki, “AKP Anayasasına hayır deyin.”
Hepimiz arzu ederdik, keşke anayasa meclisten bir mutabakatla geçse. Maalesef muhalefet bu sürece pozitif katkı sunmadı, konuklarını “çay içirip” yolcu etti. Bu da bir siyasi tavırdır, o zaman “AKP Anayasası” demeye hakkınız var mı?
Gelinen noktada önemli olan, bu değişikliği hangi siyasi partinin gerçekleştirdiği değil bu düzenlemelerin devlet ve toplum hayatına getirdiği yeniliklerin içeriğidir. İlla hesaplaşmak istiyorsanız, çok değil yakın zamanda seçim var, sandıkta bu hesabı görürsünüz.
İhtilal anayasasının ruhunu çökertmeye yönelik bu demokratik teşebbüsü, siyasi hesaplaşmaya heba etmeye kimsenin hakkı yoktur.
Sözüm MHP’ye
Burada sözüm süreci iyi okuyamayan MHP yönetiminedir.
22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce derin devletin partili görünümündeki ulakları tarafından iletilen stratejiye itimat ettiniz ve “Kızıl Elma Koalisyonu” için ter döktünüz.
Sandınız ki, AK Parti Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacak ve dikensiz gül bahçesinde iktidar olacaksınız.
22 Temmuz sandığında halkın tokadını yiyince titreyip kendinize döndünüz, asıl görevinizin devleti değil milleti korumak olduğunu anladınız veya anlamaya çalıştınız.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve türbanla ilgili anayasa değişikliğinde elinizi taşın altına sokarak tarihi bir görev yaptınız.
Sonra?

Kılıçdaroğlu ve Bahçeli bunları niçin dillendirmiyor?

“İnsanca, hakça düzen kuracağız!”
Hayır Kemal Bey, Ecevit’in 40 yıl öncesinin bu soyut ve hamasi sloganı ile Tayyip Erdoğan gibi bir fenomeni alaşağı edemezsin!
CHP lideri iyi başladığı referandum kampanyasında PKK için yaptığı malum af gafından sonra tekrarlara da düşmeye başladı.
Aynı kısırlık ve heyecansızlık Devlet Bahçeli için de geçerli!
Devlet Bey 15 günlük Ramazan uykusundan uyanmasına uyandı lakin o da can evinden vuramıyor.
Propagandasının ana unsuru yaptığı AKP’nin Öcalan’la müzakere olayını bile yeterince sunamıyor. Keza onun dışında bir eleştiri ya da mesajı yok!
Sadece PKK ile siyaset yapılacaksa, bu işi Pamukoğlu Paşa daha iyi yapar!
Oysa bakın AKP her cepheden nasıl hücum ediyor!
Ortada hiçbir şey yokkken bile bedelli askerlik bekleyenlerden oy almak için o konu bile istismar edilmeye ve yalandan ümitler yeşertilmeye çalışılıyor.
Bizzat Başbakan hiç yapılmayacak şeyleri, mesela kafatasçılık ve mezhepçilik yapıyor!
Düşünüyorum da Tayyip Bey, Kılıçdaroğlu ya da Bahçeli’nin konumunda olsa vallahi ortalığı dümdüz ederdi!
Ederdi çünkü Kemal ve Devlet Beyler için o kadar çok malzeme var ki!
Mesela neler mi?
Yahu medyadaki şu rezillikler niçin ağza alınmıyor?
Devletten damada verilen 750 milyon dolar neden seslendirilmiyor?
Kovdurulan, susturulan gazetecilere neden değinilmiyor?
Merkeziyle yandaşıyla bütün medyanın Tayyip’le kol kola girmesi neden afişe
edilmiyor?

JİTEM’le görüşen HSYK üyesi

HSYK üyesi Ali Suat Ertosun, dün yine bir basın toplantısı düzenledi ve Adalet Bakanı’yla müsteşarına verip veriştirdi.
Hadi verip veriştirsin...
Hadi HSYK’nın “günah keçisi” ilan edildiğini söylesin.
Eteğindeki taşları döksün.
Fakat, gerçekleri çarpıtmak koskoca HSYK üyesine yakışıyor mu?
Mesela, Bakanlığın toplantıyı terk etmesine ilişkin olarak (mealen) şunları söylüyor: “Referandumda evet çıkması halinde, hâkim ve savcıların kaderi Adalet Bakanı’nın iki dudağı arasından çıkacak talimatlara göre şekillenecek... O nedenle atamaları bize yaptırmadılar.”
Birincisi, Adalet Bakanlığı toplantıyı terk etmedi.
Ne yaptı?

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Tükenmez Kalemi Süper Zengin

İki bin liralık lüks telefonuyla konuşuyor. Muhatabı kendisine bir adres mi, numara mı verdi, onu yazacak. Cebinden 25 kuruşluk bir tükenmez kalem çıkartıyor ve notunu alıyor.
Ne korkunç sefalet!.. Cep telefonu iki bin liralık, kalemi 25 kuruşluk.
Kalem mi daha faydalı, daha değerli, daha asil, cep telefonu mu? Bizimkine göre telefon.
150 bin dolarlık lüks otomobili var, evinde kütüphanesi yok.
Büyük bir dolmakalem firması her yıl çok az sayıda acayip güzel ve antika dolmakalemler üretiyormuş. Mesela bir yıl deniz fili dişinden yapılıyormuş. Ben zengin olsam öyle kalemler alırım.
Kalemsiz, kitapsız, deftersiz, kütüphanesiz, sanatsız bir zengin düşünemiyorum. Milyar doları olsa bile o zengin değil acınacak bir züğürttür.
Zengin dediğin ayda bir adet Osmanlı cildi yaptırıp vitrin-kütüphanesine yerleştirmeli, onu zevk ve hazla seyretmelidir. Bir yılda 12, on yılda 120 kitap eder. Evinde küçük bir müze oluşur. Kime yaptıracak böyle ciltleri? Mesela şu anda mücellitlerin piri olan İslâm hocaya.
Ben zengin olsam, özel zarflarımı ve mektup kağıtlarımı Japon imparatorluk kağıthânelerinin el yapımı harika kağıtlarından yaptırırım.
Fakirlere bir şey demiyorum. Orta hallilere de fazla sözüm yok. İlle de zenginler... Hele Müslüman zenginler... Kitapsız, dolmakalemsiz, kütüphanesiz, zarfsız kağıtsız, mektup açacaksız, miklepli ciltsiz, yan kağıdı harika ebrudan olan ciltsiz, akaju ağacından kütüphanesiz fakir, miskin, sefil, zelil zenginler.
Be adam bunca paran var, niçin çayını antika bir Kuznetsof porselen fincan ile içmiyorsun?
Yüz milyon dolarlar içinde yüzüyorsun, bulaşık gibi çay içiyorsun. Yazık sana, yuf sana, vah sana!
Zengin dediğin ikindi çaylarını damgalı antika Rus semaverinde demletir. Porselen demlik yine antika, bardaklar kesme billur, bardak tabakları elle dekore edilmiş, kaşıklar bir âlem... Çayın yanında İstanbul'un en iyi madlenlerinden birkaç tane bulunmalı. Çay da -meselâ- Yunnan'dan gelen Çin çayıyla demlenmeli.
Zengin, nefis çayını içer, madlenini yerken yanındaki iki dostu ile tarihten, edebiyattan, sanattan, mimarlıktan, (dindarsa) tasavvuftan bahs etmeli.
Zenginlik budur.
Dövizler, faizler, ithalat ihracat, girdiler çıktılar, mallar, para para para, iş iş iş... Ne sıkıcı konular bunlar.
Gerçek zengin bir pazar otomobiline biner, İznik'e gider, Çini atölyelerini gezer, biraz alış veriş yapar.
Başka bir pazar Taraklıya gider, oradaki harika eski Türk evlerini seyr eder.
Bazen tebdil-i kıyafet eder eskicileri gezer.
Zengin odur ki, gezmek tozmak için gittiği şehirdeki müzeyi mutlaka ziyaret eder.
Kitaplı zengin, kitapsız zengin, değerli dolmakalemli zengin, tükenmez kalemli zengin, kütüphaneli zengin, kütüphanesiz zengin...
Çay diye bulaşık suyu içen zengin, nefis ve harika çayları içen zengin.
O zengin bu zengin...
Zengin mengin...
* (İkinci yazı)

İSLÂM'IN MÜJDELERİ VE UYARILARI

İçerden fethetmek

Bir örgüt için en büyük tehlike bir güç tarafından ele geçirilmesi ve onun amaçları için kullanılmasıdır. Sistem şöyle çalışır: Genellikle istihbarat servisleri herhangi bir örgütü, ideolojisine bakmadan, kendi siyasi hedeflerine hizmet edecek biçimde yeniden şekillendirmek üzere ele geçirirler. Yani Batılı bir servis komünist ya da dinci bir örgüte sızabilir ve onu kontrolüne alır. Sonra bu örgütü kendi siyasi hedeflerine hizmet edecek biçimde yönlendirir. Çok yaşadığımız bu süreci yeni iki örneğiyle açıklamak istiyorum.
PKK sosyal bir tabanı olan, taraftar toplaması için uygun bir ortamın bulunduğu bir örgüttü. Lideri zamanın başbakanının bile bilmediğini söylediği bir sebeple yakalanıp Türkiye’ye teslim edildi. Liderinin hayatının garanti altına alınmasının nedeni demokratlıktan ya da insani nedenlerden kaynaklanmıyordu. Çünkü ABD’de idam cezası vardı. Onu hapishanede tutarak örgütün eski kimliğiyle devam etmesi sağlanıyor ve başka bir güç tarafından kontrol edilen ya da bağımsız bir liderin elinde yeniden şekillenmesi ya da dağılması engelleniyordu. Bundan sonra örgüt ideolojisiyle eski lider, eylemlerinin yaratacağı sonuçlar açısından onu kontrolüne alan güç tarafından yönlendirilir. Lider bir ikilemi yaşar. Örgütün varlığı ve hala onun üzerinde etkisinin olduğunu söylenmesi onu tatmin eder ve yanlış gördüğü şeyleri söylese bile örgütü tamamen dışlayamaz. Bu farkında olmadan kontrol eden güç odağına hizmet etmesi anlamına gelir. Aynı zamanda bu durum onun yaşam garantisidir.

“Simonlar”ın Haliç’te ne işi var?

28 Ağustos 2010
Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın kitabı kadar adı da ilginç: “Haliç’te Yaşayan Simonlar” (x)
Kim bu Simon, kim bu Simonlar?
“Simon” PKK militanı, sıradan bir militan değil...
PKK’nın Bekaa kampının komutanı, bu görevinden başka, kampta suç işleyenlerin yargılandığı, “Devrim Mahkemesi”nin başkanı Yılmaz Çelik, kod adı “Simon.”
*   *   *
Hanefi Avcı, Diyarbakır’da görev yaptığı sırada Bekaa kampından gelen bu militanı sorgulamış.
“Simon” devrim mahkemesinin bir süre başkanlığını yapmış, çok kişi hakkında idam kararı vermiş, bazıları idam edilmiş, bazılarının cezasını PKK yönetimi yumuşatmış.
Bir örnek “Simon” yani Yılmaz Çelik’in kız kardeşidir. O da aynı mahkemede yargılanmış, suçu: “Baygın baygın bakmak suretiyle erkek kadroların kafasını karıştırmak, devrimcilikten soğutmak.”
Ceza idam!
Öcalan PKK’nın kuruluş yıldönümünde cezayı affeder.
*   *   *
Hanefi Avcı “Simon”u sorgularken ona şöyle der:
“Sen kardeşinin, o daha ilerisinde heval/yoldaş olarak bildiğin Güler Çelik’in bir örgüt mensubu olarak bu suçu işlediğine inanmadığın halde neden mahkeme başkanı olarak orada açık bir tavır koyup kardeşini veya hevalini savunmadın. İdama mahkûm edildiği halde buna karşı koymadın. Halbuki tanımadığın insanların hakkını korumak için çatışmayı, ölmeyi ve öldürmeyi göze alıyorsun...
(....) Demek ki senin hakkı hukuku savunma noktasındaki tavrın her zaman aynı değil; sana örgütün empoze ettiği konulardaki haksızlıklara karşı savaşıyorsun, ama başka bir noktada, başka bir haksızlığa karşı duramıyorsun.”
*   *   *

"Ama Fethullah Gülen'e bir şey dememiştin..."

"İsrail'den izin almadan Gazze'ye yardım götürmenin otoriteye başkaldırı anlamına geldiğini söyleyen Fethullah Gülen'e tepki göstermekten imtina etmiştin, ama iftar baskını münasebetiyle Erbakan Hoca'yı eleştirmekten geri durmadın; ne iş?" diye soruldu.
Bu iki mesele arasında irtibat kurmak bana biraz tuhaf geliyor, ama yine de cevap vereyim:
1- Fethullah Gülen Hocaefendi'nin o açıklamasından misafir olarak bulunduğum bir televizyon programında -canlı yayında- haberdar oldum ve sıcağı sıcağına tepki gösterdim: "Biz oraya zaten İsrail'in gayri meşru, gayri ahlaki, aşağılık otoritesini sarsmaya gidiyorduk..." (İlgili video kaydı internette mevcuttur. Dileyenler arayıp bulabilirler.) Fakat konunun 'topyekûn hesaplaşma'ya varan büyük bir fitneye dönüşme temayülü göstermesi -veya bana öyle gelmesi- üzerine, bu köşede, konu hakkında uzun uzun yazmayı tercih etmediğimi, ümmetin maslahatı için bağrımıza taş basıp konuyu kapatmamızda fayda gördüğümü ifade ettim. Bunda, Hocaefendi'nin Mavi Marmara şehitleri için yayınladığı şu taziye mesajı da etkili oldu: "Filistin'de yaşanan bu drama son verebilmek beklentisiyle yola çıkan, uğradıkları müessif saldırıda hayatlarını kaybederek şehit olan insanlarımıza Allah'tan rahmet diler, başta aileleri olmak üzere, milletimize ve bütün insanlığa taziyelerimi bildiririm."

Gülen cemaatine yönelik ilk değil ama en inandırıcı ve en ağır suçlamalar

Ruşen Çakır'ın gözüyle olay kitap 3

Hanefi Avcı’nın kitabının ana ekseninde Fethullah Gülen cemaatinin devlet içindeki kadrolaşması ve bu kadrolar aracılığıyla yürüttüğü yasadışı faaliyet iddiaları olduğu ortada. Her ne kadar kitaptan hoşlanmayan çevreler “belge yok” dese de 557-563. sayfalarda yer alan ve cemaatten birileri tarafından daha üst bir merciye yollandığı ileri sürülen raporvari şikayet mektubu başlıbaşına yeterlidir. Avcı’nın, cemaatin Emniyet içindeki “imamı”nın “Kozanlı Ömer” kod adını kullanan Osman Hilmi Özdil adlı bir şahıs olduğunu ileri sürmesi de, bu iddiaların doğru ya da yanlış olduğunu anlayabilmek için çok önemli bir ipucudur.
Avcı ile yaptığımız NTV’deki Yazı İşleri programı öncesi Özdil’in avukatından bir ihtarname aldık. Bu da gösteriyor ki o isimde biri var. Ama kendisi ortaya çıkmış ve hakkındaki iddialara cevap vermiş değil. Adli ve idari mercilerin de kendisinin ifadesine başvurduğunu duymuş değiliz.

Avcı, Emniyet (ve devletin MİT, TSK gibi diğer kritik kurumlarındaki) cemaat yapılanmasının kendi önlerinde engel gördükleri kişi, grup, çevre ve kurumlara karşı bir dizi komplo düzenlediklerini ileri sürüyor. Ona göre Şemdinli İddianamesi, Van 100. Yıl Üniversitesi eski Rektörü Yücel Aşkın’a yönelik dava, çoğu üst düzey rütbeli subay olan birçok kişinin özel hayatlarının kayıt altına alınıp internet ve diğer medya araçları üzerinden yayılması, Erzincan’da Başsavcı İlhan Cihaner, Org. Saldıray Berk ve bazı MİT mensuplarını da kapsayan dava gibi birçok olayın arkasında Gülen cemaatinin komploları bulunuyor.
Avcı, Emin Aslan, Mustafa Gülcü, Sabri Uzun, Celal Uzunkaya, Faruk Ünsal, Ahmet İlhan Güner gibi polis şeflerine yönelik soruşturma, yargılama, görevden alma, kızağa çekilme gibi uygulamaların ardında da yine cemaatin olduğuna inanıyor.

Birkaç adımda ‘cemaat’ raconu


Bir “cemaat” kurabilirsiniz...

“Cemaat” adı altında örgütlenebilirsiniz... Demokratik toplumlarda ananızın ak sütü gibi helaldir size bu...

Eğer “cemaat” adı altında örgütlenmişseniz bir yükümlülüğünüz var: Sonuna kadar hesap verebilir olacaksınız... Başınız sonunuz belli olacak... Şeffaf olacaksınız... İkna edici olacaksınız...

Yani hakkınızda ortaya atılan onca iddia, itham ve tevatür karşısında “görmedik, duymadık, bilmiyoruz” ya da “biz sadece hayır işleri yapan kendi halinde bir cemaatiz” dışında bir cevap geliştirmeniz gerekir. Yani “cemaatçi” olmak hakkındır ama “şeffaf” olmak zorunluluğundur.

Bir cemaatçinin polis, savcı ya da yargıç olmasında hiçbir beis yoktur.

Eğer bazı “cemaatçi” polisler, savcılar ve yargıçlar kendi aralarında “işbirliği” yaparak “önümüze gelen bin iftira” derlerse ve her türden çirkefliği pervasızca yapmaya başlarlarsa, artık olay “sosyoloji” konusu olmaktan çıkar, “kriminoloji” kapsamına girer.

“Kriminolojik olaylar” ile mücadele “her taşın arkasında cemaat var” diye topluma korku salarak yapılmaz. “Cemaatçilik” adı altında müfterilik yapan kamu görevlisinin yakasına yapışılarak yapılır.

Hanefi Avcı’nın kitabına işte böyle yaklaşılmalıdır... “Cemaat” de, hükümet de, hükümet karşıtları da, Hanefi Avcı’yı eskiden çok sevip bugün hiç sevmeyenler de, Hanefi Avcı’yı bugün çok sevip eskiden hiç sevmeyenler de bu ölçüyü kaçırmamalıdır.

Yani yapılması gereken “cemaatle mücadele” değil, “cemaatçilik yapıyoruz” diye komplo kuran, telefon dinleyen, her türlü ahlaksızlığa imza atan, hukuku alenen çiğneyen “mücrimler şebekesi” ile mücadeledir.

Derdim şudur: Hedefi büyültüp suçlunun yırtmasına yol açmak yerine hedefi küçültüp suçlunun yakasına yapışılmasını sağlamak!

Helal olsun Ali Abi

Cemaat öpsün sizi

Hanefi Avcı’nın kitabını okumadım... Medya Towers’taki Simon’larla meşgul olduğum için, bir süre daha okumayacağım.
Esasında, okuyabileceğimi de düşünmüyorum.
Hanefi Bey’in “tayin terfi öfkesiyle” kalkıştığı kişisel laf çakmalarından bana ne.
Hrant Dink cinayeti ve Ergenekon bahsiyle ilgili bazı ilginç açıklamalarda bulunmuştur diye düşünüyordum. Hiç oralara girmemiş.
Hrant konusunda mesela, Ertuğrul Özkök gibi düşünüyor: “Üç beş mahalle serserisinin milliyetçi duygularla kalkıştığı” adi bir cinayet...
Ergenekon konusunda da soruşturmayı “itibarsızlaştıran” spekülatif açıklamalar dışında yeni bir şey söylemiyor.
Ergenekon’un “yaratılmış bir heyula” olduğu, Danıştay suikastinin de cemaatçi polisin çabalarıyla Ergenekon ana davasıyla birleştirildiği görüşünde.
Hep “dürüst, namuslu ve doğrucu” nitelikleriyle anılan Avcı, darbe teşebbüslerini deşifre eden ilk kişidir oysa... İstihbaratçı olduğu için, ordu içindeki cunta hareketlerinden haberdardır ve bu bilgileri mutlaka siyasi iradeyle paylaşmıştır.
Danıştay suikastine gelince...
Hanefi Bey bu davanın Ergenekon ana davasıyla birleştirilmesini zorlama bir çaba olarak görüyor, bir cemaate bağlı muhayyel görevlileri suçlayarak durduk yerde kafa karışıklığı yaratıyor ama Sağır Sultan da bilir ki, “birleştirme” ameliyesi Yargıtay’ın marifetidir.
“Okumayacağım” filan diyorum ya, kulak asmayın.
Elime geçirsem tozunu bile atarım.
Bu arada, önceki gün kitabı sordum, “kalmadı” dediler.
Kim sorsa aynı cevabı alıyormuş.
Baskısı tükenmiş... Müşterisi çok olduğu için, kitapçılar siparişleri karşılamakta güçlük çekiyormuş... Yayınevi “yeni bol satışlı baskılara” hazırlanıyormuş, filan...
Kendi kendime, “bu işi de cemaate yazarlar” diye düşündüm.
Nitekim yazdılar.
Medya Towers’ta mukim Simon’un teki, dün,
“Ahali kuyrukta ama kitap yok... Görünmez bir el kitabı uçurdu” gibilerden bir şeyler karalamış... Kitabı cemaatin toplattığını ima ediyor... Ben okumadım... Bildirdiler.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Memurun ıkıntısı ve de sıkıntısı

Bundan beş ay kadar önce, "memur 'çalışan' olmaya razı mı" diye sormuştum.
Değilmiş!
Meselenin bam teli de burasıdır. Maaşa zam, Atatürkçülük falan filan, bu temel çıkar kavgasına, daha doğrusu "ayrıcalık kavgasına" uydurulan kılıflardır.
"CHP taraftarı memurlar" niçin Anayasa'ya hayır diyecekler?
Değişiklik onları da bizler gibi işçi yapacağı için.
Bu ülkede memur işçiyi her zaman hem kıskanmış, hem de küçümsemiştir.
Daha fazla para kazandığı için kıskanmış, "alt tabaka" saydığı için, "kendisinden de aşağıda birilerinin olması" ona bir üstünlük duygusu sağladığı için küçümsemiştir. Zavallı küçük memur, büyük memurlar tarafından da böyle kandırılmış, kendisine "devlet de senin memleket de senin" propagandası aşılanmış, "sesini çıkarması" böylece önlenmiştir.
Kenan Paşa'nın, astığı astık kestiği kestik döneminde ağzından kaçırdığı ve yaşı tutanların pek iyi hatırlayacakları "Intercontinental otelinin şef garsonu benden çok maaş alıyor, bu ne rezalet?" sözü bunun en veciz ifadesidir. "Büyük Önder Evren'in Söylev ve Demeçleri" kitabının altın sayfalarında "asmayalım da besleyelim mi" özdeyişinin yanında mutlaka yerini almalıdır.
Solcuların eşek kesimi de, işçiyi savunduğunu sanarak aslında hep CHP memurunu savunmuştur. Solcu maskesini çekin alın, altından İttihatçı sırıtır.
Şimdi, halkoyuna sunulan Anayasa değişikliği kanunuyla, memura toplu sözleşme hakkı getiriliyor, pazarlık gücü arttırılıyor, üstelik bu haklar emeklilere de veriliyor.
Daha ne? Memurun zil takıp oynaması gerekmez mi bu durumda?
Hayır. Beğenmiyorlar. İstemiyorlar.
Çünkü işçiyle eşit duruma gelirlerse "iş garantisini kaybetme tehlikesi" de belirecek.
O zaman bizim kendimizi bildik bileli hangi şartlarda çalıştığımızı da görecekler...
Ben otuz beş yıldır çalışıyorum, iki kere işten kovuldum. Ama hep senden daha çok para kazandım. Var mısın aynı riske girmeye memur arkadaş?
Yoksun tabii.

Çocuğumuzu bu kapıdan uğurladık



TÜRKİYE’de yer yerinden oynuyor.

Memleket bir ucundan ötekine “Evet mi”, “Hayır mı” diye cayır cayır yanıyor.

Bense New York’ta bir otelin tepesinden Manhattan’a bakıyorum.


Manzara bu değil mi...
Evet böyle bir ortamda kalkıp binlerce kilometre yaptım ve çok sıkışık bir programın içine iki buçuk günlük New York sıkıştırdım.
Neden biliyor musunuz?
İki genç kıza ve bir delikanlıya destek vermek, başardıkları işin ne kadar önemli olduğuna inandığımı göstermek için.
Bayanlar baylar, bugün ve yarın size üç genç hayat hikâyesi anlatacağım.
Bir de bu gençlerin arkasında duran kuruluşları öveceğim.
Lütfen siz de bana katılın, bu genç insanlara destek verelim, bu kurumların yaptığı işi biz de alkışlayalım.
* * *