Bazı geceler binaya vinç dayıyorlar, saatlerce dev bir billboard'u asmak için uğraşıyorlar. Evin pek kullanılmayan bir camını da o billboard'la karartıyorlar tabii ki. O konuşmaları, o hareketlilik bana bir taciz gibi geliyor.
Her seferinde o reklama, apartman yönetimine, bunu uygulayanlara nefretimi kusuyorum.
Evimi tarif ederken binanın üzerindeki ilandan bahsedip 'İşte o billboard'un olduğu yer' demekten de fena halde sıkıldım. Ama adresi sokak adıyla, numarayla bulmanın gelenek olmadığı İstanbul'da bunlar normal sayılıyor galiba.
Bizim bina billboard değişiminden önce bazen birkaç gün 'çıplak' kalıyor. 'Hep böyle kalsa' diyorum. Bazen o billboard'u sabote etmenin hayalini kuruyorum. Camdan bıçak darbeleri vuruyorum mesela, o ilanı tutan çelik halatları kesmeye çalışıyorum.
Benim hassasiyetimi paylaşan biri daha çıkmadığı için de eylemlerim bireysel kalıyor.
Apartman sakinleri billboard'lardan gelen paradan memnun. Her altı ayda bir kat sakinlerine ödeme yapılıyor. Fena bir rakam değil, ama insanı ne zengin eder ne fakir. Açıkçası o ödeme olmadan da yaşayabiliriz, ama ne gelse kardır diye bakıyor komşular.
Bizimki de İstanbul'da görüntü kirliliğine katkıda bulunan, ilanlarla çirkinleştirilmiş binlerce binadan biri. Sokağa çıkınca bütün apartmanların çeşitli ilanlarla kaplandığını görmemek imkansız. Artık bu reklam çılgınlığı ara sokaklara da vardı zaten. Belediyelerle açgözlü apartman sahipleri ortak şehircilik cinayetine imza atıyorlar.
O ilan panoları, apartman kaplamaları, ilanlarla kaplı otobüs durakları, LED ekranlar... Keşke bir gece hepimiz sokağa dökülsek ve Luddite'lar misali hepsini bir anda yok etsek diyorum.
İnanın o zaman gözümüz açılacak. Şehirlerimize bakış açımız değişecek. Bu ilan merakı Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun apartmanlar üzerinde yer alan mozaiklerini bile kapattı, hiç kimsenin de canı yanmadı!
Yakın zamanda öğrendim ki bir süredir Brezilya'nın Sao Paulo şehrinde ilanlar yasaklanmış.
Bütün bina kaplamaları, reklam panoları indirilmiş. Otobüslerin, taksilerin üzerindeki reklamlar kalkmış ve şehir 'logo free' bir kimliğe kavuşmuş. O hamburgercinin sarı kemeri bile yasak artık.
Eski Sao Paulo sokakların fotoğraflarıyla şimdikini kıyasladığınızda nasıl bir temizlik yaşandığı anlaşılıyor. Bu şehrin sakinleri artık binaların güzelliklerini, mimariyi fark ediyor, ilan kirliliğinden arındırılmış sokakların tadını çıkarıyorlar.
Bu cesur adımı atan Belediye'ye halkın desteği ise yüzde 90'lar civarında. Halk tabanında da karşılığı var kısacası.
Reklamcıların kirletmediği bir şehir var işte dünyada. Bir anlamda ütopya gerçek olmuş.
Böylesi bir toptan arınmaya, tamamen logosuz şehirlere tamamen kanım ısındı mı emin değilim. Bazen billboard'ların da bir estetiği oluyor. Hatta Los Angeles'ta Sunset Boulevard'ın şöhretinin bir kısmı da reklam panolarından geliyor.
Öte yandan dünyanın tamamı reklama, logoya teslim olmuşken Sao Paulo'nun cesur adımına da hayranlık duymamak elde değil. Hele hele İstanbul'daki görüntü kirliliğini görünce.
Bir kampanya olarak Sırrı
SIrrı Süreyya Önder kravat takacak mı, takmayacak mı? İşte son noktayı koydu...
Şaka değil, gerçekten böyle bir haber geçenlerde yapıldı BDP destekli Bağımsız Milletvekili adayıyla ilgili. Cihangir kahveleri, her seçim dönemi öncesi gaz verecek birilerini bulurlar ve onu da bir 'dizi kahramanına' dönüştürüverirler.
Aşkın ve devrimin partisi diye ÖDP'ye az gaz verilmemişti zamanında.
Bir ara Baskın Oran'ın Türkiye'yi kurtaracak milletvekili adayı olarak sunulması peki?
Şimdi de Sırrı Süreyya Önder... Yazıda 'Cezmi Ersöz formülünün' yükselen değerlere uygun bir şekilde Kürt hareketiyle karışmış bir formülünü uygulayarak adını duyuran Önder yakında kendisini pop yıldızı zannetmeye başlarsa hiç şaşırmayın. Bir ara Antalya'da sahneye çıkıp şarkı da söylemişti zaten; şöhrete çok meyillidir. Bakıyorum, kendisinin 'kampanyalaşmasına' da hiç itirazı yok Önder'in. Hatta hoşuna gidiyor. Oysa benim tanıdığım, sohbet ettiğim Önder kendisini böyle karikatürleştirmeyebilirdi.
Peki o kravat sorusuna gelirsek? Hemen tıkladım tabii haberi ve kravatlı bir seçim afişini gördüm. Ne bekliyordum ki gerçi...
İnadına sokak
Neden bu 1 Mayıs nihayet bir bayram gibi kutlandı da, bundan önce sürekli olaylar çıktı?
Bunun ne iktidarın gösterdiği hoşgörüyle, ne polisin olgun tavrıyla bir ilgisi var. 1 Mayıs'ın bir bayrama dönüşmesi, Taksim Meydanı'nda coşkulu kalabalığın tek bir nedeni var.
Yıllarca, kendilerine yasak denmesine rağmen aldırmadan o meydana inatla giden insanlar.
1 Mayıs şenliğinin gerçek kahramanları onlardır.
Korkmadan yürümeye devam eden, barikatlara aldırmayanlar. Geçmiş 1 Mayıs'larda bu inatlarının bedelini dayak yiyerek, biber gazına maruz kalarak, gözaltına alınarak ödeyen o kahramanlar.
Onların inadı ve ısrarı olmasaydı, onlar bu kadar direnmeseydi hala 1 Mayıs'ta Taksim Meydanı kapalı olurdu.
Bazen otoriteyi yerinden sarsmak, sistemi tıkamak, inat etmek, inatla istediklerini kabul ettirmek gerekir. Birkaç sancılı adımın sonunda dünkü 1 Mayıs'a kavuştuk.
Yine onların kahramanlığıdır bugün öğrencileri sokağa döken... Sağlık personelini yürüten... Tekel işçilerini eyleme
sürükleyen...
Yıllarca terbiye edilmeye çalışılsa da bu ülkede bir tepki damarı var demek ki.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder