5 Ağustos 2010 Perşembe

MHP'nin derdi ne?

Hadi biraz “empati” yapalım... Anayasa değişikliği, haklı ya da haksız, birçok çevreyi ürkütebilir. Ürkütmüştür de...
Yargı hoşlanmadı bundan...
CHP hoşlanmadı...
“Asker gelsin yönetsin” diyenler hoşlanmadı...
Sol gösterip sağ vuran “sosyalistler” hoşlanmadı...
Emre Kongar’ın da hoşlanabileceğini sanmam.
Esaslı bir değişiklik oluyor çünkü...
Devlet otoritesini kullananların statükosu sarsılıyor... Yargıdaki “arka bahçe” düzeni sona eriyor... Kuvvet erkleri arasındaki “hiyerarşi” kalkıyor.
En önemlisi de şu:
Demokratik normale müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmiş çevrelerin kafa konforu bozuluyor...
Bundan hoşlanmayacak çevreleri anlıyoruz da, MHP’ye ne oluyor?
MHP’li Mehmet Şandır diyor ki, “Bu Anayasa değişikliğinin hazırlanma usulünden ve içeriğinden dolayı ülkemizin, milletimizin geleceği açısından bir tehdit ve tehlike görmekteyiz.”
Nasıl?
Hazırlanma usulünde ve içeriğinde ne gibi eksiklikler var? Bunlar ne tür bir “tehlike” oluşturuyor?
Bu tehlikeyi bertaraf etmenin yolu, CHP’ye “stepne” yazılmak mıdır?
Nedir?

Kuvvet Komutanını kim atar?

aa  
 

Muamma dolu Ahmedinejad suikasti... Emekli Koramiral Atilla Kıyat’ın, terörü bitirmek için 1993-1997 yılları arasında faili meçhul cinayetlerin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirildiğini söylemesi...
İsrail’in MİT Başkanı ile ilgili iddialarında ısrar etmesi...
Afyon Orduevi’nden para çekmek için çıktığında yakalanan Balyoz sanığının mahkemece tutuklanması...
Hakkında “yakalama” emri olan diğerlerinin ise firari durumunun devamı...
Tunceli Belediyesinin hizmet binasına bırakılan patlayıcı madde...
Her biri başlı başına ağırlıklı konular...
Ama gün boyu YAŞ hepsini gölgede bıraktı.

YAŞ’da Başbakan’ın çıkardığı maraza ve restleşme!

Başbakan Erdoğan’ın YAŞ toplantısında maraza çıkaracağı, bu toplantıdan iki gün önce yazdığımız yazıda dile getirilmişti.
Eksik olmasın Tayyip Bey yanıltmadı bizi ve sorun çıkararak işi siyasi ranta dönüştürmek için zemin inşasını sürdürüyor.
Dün saat 14.30 itibarı ile manzara kilitlenmedir.
YAŞ toplantılarında geleneksel teamül dördüncü gün kararların öğle öncesinde açıklanması şeklindedir lakin ilk defa bu teamüle bu dönem uyulamadı zira kriz ya da buhran var.
Tayyip Erdoğan sadece Balyoz’da adı geçenlerin emekli edilmesini değil aynı zamanda Hasan Iğsız gibi isimlerin de tasfiyesini talep etti.
YAŞ üyeleri ise bu isteme isyan etti ve müzakere kilitlendi.
Araya Cumhurbaşkanı Gül girdi ve malum zirveler yapıldı!

Heron'ların sessizliği


Derin devlet ile PKK arasındaki ilişki, yıllardır ima ediliyordu. Mesela 24 Mayıs 1993'te Bingöl'de 33 erimizin şehit edilmesi olayı hâlâ aydınlanmış değil.

Silahsız ve korumasız olarak üç otobüse dolduran 90 erimizin yolu kesilerek 33'ü katledildiler. İhmalleri var diye birkaç subay yargılandı o kadar. Ama bu katliamdan bir gün sonra, 25 Mayıs'ta Cumhurbaşkanı Demirel'in katılacağı ilk hükümet toplantısında af konusu ele alınacaktı. Katliam, Kürt meselesinin çözümünü bir daha erteletti.
Bir de Sünni-Alevi çatışması için yapılan provokasyonlar var. Bingöl katliamından 38 gün sonra 2 Temmuz 1993'te Pir Sultan Abdal şenlikleri için Sivas'a giden sanatçı ve aydınların kaldığı Madımak Oteli ateşe verildi. 35 kişi yanarak can verdi. Çorum ve Maraş tertiplerinden sonra, Sivas'taki katliam Sünni-Alevi çatışması için sahneye konmuştu. Devletin gözü önünde, tıpkı Heronların gönderdiği görüntülerden PKK katliamlarını seyreder gibi, insanlarımızın diri diri yanması seyredilmişti. Üç gün sonra da misilleme denilerek Başbağlar'da 33 insanımız kurşuna dizilmişti. Şimdi bu iki olay da Ergenekon'un 3. iddianamesinde yer alıyor. 1993, ne kadar önemli bir tarih...
Önceki gün bir televizyon kanalında emekli Koramiral Atilla Kıyat, dehşetengiz şeyler söyledi. 1993-1997 yılları arasında işlenen faili meçhul cinayetlerin, devlet politikası olduğunu iddia etti. Bugün Ergenekon davasından yargılananların, o yıllarda üsteğmen ve yüzbaşı olarak verilen emirleri yerine getirdiklerini ileri sürdü. O yıllarda cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, genelkurmay başkanlığı yapanlara seslendi: "Yataklarınızda nasıl rahat uyuyorsunuz?"

Şûra'yı etkilemek için mi?

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin "yakalama emri"nin Askeri Şûra'yı etkilemek üzere alındığı ileri sürülüyor ve böylece "Yargı siyasallaştı" deniliyor. Özellikle Yüksek Yargı'nın siyasallaştığına dair ortada çok sayıda delil var ama yakalama emrinden yola çıkarak, 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin töhmet altında bırakılmasına katılmıyorum.
Balyoz belgeleri, 20 Ocak 2010'da Taraf gazetesinde yayınlandı. Daha sonra bu belgeler savcılığa teslim edildi. 22 Şubat'ta ilk operasyon gerçekleşti. İçlerinde Çetin Doğan'ın da olduğu 2'si muvazzaf 9 kişi tutuklandı; peyderpey tutuklamalar devam etti ve tabii tahliyeler de. 6 Nisan'da, 70'i muvazzaf, 16'sı emekli asker, büyük bir tutuklama dalgası geliyordu ki, Başsavcı vekili Aykut Cengiz Engin müdahale etti. Söz konusu kişilerin ifadeye tutuklanmadan, peyderpey çağrılmasını istedi. Gözaltı kararını talep eden savcılar Mehmet Berk ve Bilal Bayraktar'ı açığa aldı; başka savcıları yetkilendirdi. Onlarca kişinin ifadesi alındı; binlerce sayfalık belge okundu ve yazışmalar yapıldı. İddianame tamamlanarak, ancak 19 Temmuz'da 10. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunuldu. Söz konusu mahkemenin hâkimleri, 800 sayfalık iddianameyi ve 184 klasördeki binlerce sayfayı okuyup, yakalama emri verdiler. Bu emrin, Şûra'ya denk gelmesi, bilinçli bir ayarlama mı? Yoksa, Ocak ayında başlayan bir sürecin devamı mı? Ben, ikinci şıkkın doğru olduğu düşüncesindeyim. Kaldı ki, terfilerin engellenmesi için sadece söz konusu kişilerin tutuklanmış olmaları gerekmiyor. Haklarında bir dava açılmış olması da, terfi ve kademe ilerlemesi yapılmaması için yeterli. Bunu bilmek, hukuk allamesi olmayı gerektirmiyor. Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun terfilerle ilgili 65/e maddesinde şöyle deniliyor: "Tutuklu bulunan, ya da TAHLİYE EDİLMEKLE BERABER KOVUŞTURMA VEYA DURUŞMASI DEVAM EDEN veya hakkında verilen hüküm henüz kesinleşmemiş bulunanların terfileri ve kademe ilerlemeleri yapılmaz. Bu gibilerin, terfi ve kademe ilerlemesi işlemlerinin ne şekilde yapılacağı, Subay Sicil Yönetmeliği'nde gösterilir."

3 Ağustos 2010 Salı

Röntgencilerin Vay Haline !!!

Malumunuz olduğu üzere, Sağlık Bakanlığı'nın son kararı çok tartışılıyor. Tam gün yasası... Az çok ne olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Ben bilinmeyenleri yazacağım.

Doktorlar muayenehaneleri kapatacaklar veya kapatmayacaklar... Tam gün hastanede çalışacaklarmış. İyi kötü kanunu çıkardılar... CHP Anayasa Mahkemesine gitti. Kanunun bir kısmı iptal edildi. Bir kısmı onaylandı.

Onaylananlar içerisinde Röntgen Teknisyenleri de var. Bu adamlar eskiden günde 5 saat çalışırlardı, şimdi ise 7 saat çalışıyorlar. Radyasyon ile çalıştıkları için bunlara böyle bir hak verilmişti. Bu uluslararası bir haktı. Bütün ülkelerde böyledir. 5 saat çalışıyorlar. Ama bizim bakan ve adamlarına göre radyasyon zararlı değilmiş.TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) diye bir kurum var, ondan aldıkları raporlarla böyle bir düzenleme yapılıyor.

Nasıl oluyor bu iş peki?

Bu kurum, hastanelere gidiyor, röntgen servislerini inceliyor, ellerindeki uyduruk cihazlarla oralarda ölçümler yapıyor ve sonuç; burada radyasyon yok(!)... Dolayısıyla bu personel de radyasyon almıyor. Bütün hastanelerde böyle bir yol izleniyor. Önce zemin hazırlanıyor, sonra da.....malum, kanunu çıkarıyorlar.

Ellerindeki uyduruk cihazlar dedim... TAEK'den gelen adamlar ellerindeki radyasyon ölçüm cihazı ile, film çekim odasında ölçüm yapıyor...
Ama  o da ne?
Radyasyon yok...
Film çekim odasında da radyasyon olmaz mı demeyin. Beyzadelerin cihazı öööle diyor.
Başka özel firmalardan Röntgen cihazlarının bakımı için gelen adamların radyasyon ölçüm cihazı ile ölçüm yapılıyor...
50 m. uzaklıktan cihaz ciyak ciyak ötmeye başlıyor. Radyasyon sinyali veriyormuş.
Bu nasıl iş anlayan varsa beri gelsin.

Eee, minareyi çalan kılıfını uydururmuş.
Önce sen radyasyon yok diye rapor alacaksın, sonra da kanun çıkaracaksın... olay bu kadar basit.

Ondan sonra Anayasa Mahkemesi ve Danıştay'daki Üye hazeratı kanunun bir kısmını iptal ediyor ya...
Acaba bizim 7 saat de geri döner mi diye ümitle bekleyen bu garibanlar da aynen oldukları yere oturuyorlar.
Ümitleri suya düşüyor.
Bakan hazretleri de en sonunda bakanlığı boyunca belki de en büyük hayaline kavuşmuş oldu. Çünkü, bu hazret geldiği günden beri Röntgen Teknisyenleriyle uğraşıyor. 2-3 defa böyle bir teşebbüs oldu, ama onlar mahkemeden dönmüştü. Ama bu defa Röntgenci arkadaşlar bu kadar şanslı değillerdi. Mahkeme üyeleri mi değişti ne?
Duyduğumuza göre Bakanın kuyruk acısı varmış, doktorluk yıllarından kalma Röntgen Teknisyenlerine karşı... Ama gerçek mi değil mi biz bilemeyiz. Sadece duyduk...

Hatta ve hatta ilginç bir olay daha var ki, paylaşmadan geçemeyeceğim.
Daha önce Röntgen Teknisyenlerinin mesai saatleri arttıldığı zaman, bakanlık röntgendeki çalışanlarına, bu durumu bildirmek için şöyle bir yazı gönderiyor:
"Bundan böyle Röntgen Teknisyenlerinin çalışma saati 9 saat olarak düzenlenmiştir."
sayfanın altında da:
"Normal memurların çalışma saati 8 saattir" ...
Şu saçmalığı görüyor musunuz, meclisten 7 saat olarak geçiyor, personele 9 saat olarak şey ettiriyorlar.
Bununla da iktifa etmeyip  altına, küfreder gibi normal memurların 8 saat çalışacağını duyuruyorlar.
Bu adamlar radyasyonla çalışıyor, ona rağmen mesaileri 9 saat, ama diğerlerinin radyasyonla bir ilgi ve alakaları yok, 8 saat...
Allah bu arkadaşların yardımcısı olsun.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Terörist de namaz kılar

1994 de Diyarbakır'a konferans vermek için gittiğimde bir Başçavuş anlatmıştı:
"Cudi dağının eteğinde bir gurup teröristi yakaladık.
Onları yaya olarak karakola götürme görevi bana verildi.
Ellerinde kelepçe ve birbirlerine bağlı olarak dağdan iniyoruz.
Öğle vakti bir yerde konakladık. Kendi yiyeceklerimizden onlara da verdik.
Ben öğle namazı kıldım.
Yakalananlardan iki tanesi de namaz kılmak istediklerini söylediler.
Kaçabilmek için bu numarayı yaptıkları aklıma geldi ama doğru olma ihtimalini de düşünerek kelepçelerini çözdürdüm, iki tane askeri beş metre uzaklarında elleri tetikte beklemelerini, kaçarlarsa vurmaları emrini verdim.
Ben uzaktan onları izledim.
İkisi de usulüne uygun abdesti aldılar ve namazlarını da kıldılar sonra kelepçelerin yanına gidip takılmasını da kolaylaştırdılar" demişti.
Bizi birbirimize düşüren hainlerle uğraşmak daha kestirme yoldur.
Ramazan ayının ilk günü Diyarbakır Ulucami'de yatsı namazında Teravih'de yer bulunmadığı gibi Konya Kapı Camii'nde, İstanbul'da Sultanahmet Camii'nde de yer bulunmayacak.
Ama Muğla'da evinde veya camiinde Kur'an-ı Kerim'i anlamak için okutulan Arapça dersleri yasak olduğu gibi Doğu Anadolu'da bin yıldır devam eden medreseler de yasaklandı ve kapatıldı.
22/04/2007 Pazar günü Van Ticaret ve Sanayi Odası Konferans Salonu'nda yaptığım konuşmadan sonra ticaretle meşgul bir medrese hocasının evinde beş tane medrese hocasıyla da beraber oldum.
Medreselerinin kapatılmasından sonra medreseye gelecek çocukların dağa çıktığını, medreseyi kapatanlarla PKK'nın davranış birliği içinde olduğunu anlatmışlardı.
Kapatmak kolay, açmak zor.

Ezan Çiçeği

Siz, hiç Ezan Çiçeği gördünüz mü? On yıl öncesine kadar ben de görmemiştim.
Edremit'te hemen her evin bahçesini Ezan Çiçeği süsler.
Güneş battıktan biraz sonra açarlar.
Sabahtan akşama kadar çiçekler tomurcuk haline gelirler. Güneş batınca tomurcuğun tepesindeki kilitte hareketlilik başlayınca ben ve torunlarım hemen o tomurcuğa yöneliriz.
Üç saniye içinde açıldığını görür ve onu videoya kaydederken hemen ötekileri de hareketlenir ve bizim gözlerimiz çiçek bahçesinde hangisini takip edeceğini şaşırır.
On dakikaya kalmaz bahçenin her tarafında güller arasında sapsarı renkli Ezan Çiçeği de renk cümbüşüne katılır.
Tabiat mektebinde eğitimimi devam ettiriyorum.
Yanımda en az yedi bin kitapla dolaşıyorum.
Eskiden üç yüz deveyle taşınamayan kitaplar şimdi bilgisayarın diskinde beş yüz devenin taşıyamayacağı kitabı taşıyor.
Tabiat mektebinin sayfaları daha fazla diyemem.
Her bir yaprak, her çiçek bize binlerce şey söyler.
Söyler ama ağaçlar kalem olsa yedi deniz mürekkep olsa Allah'ın kelamını yazmaya yetmez" buyurmuş Rabbimiz.

GENELKURMAY BAŞKANI’NIZI NASIL ARZU EDERSİNİZ?


Ordunun başındaki isim değişiyor ya, yine mintaksla canım mintaksla sezonu açıldı…
Bir başka deyişle Genelkurmay Başkanı yarıştırmaca… Karpuz seçer gibi şöyle hafiften yoklamaca; hangisi daha asker gibi asker?
Hilmi Özkök fazla “demokratik” ve “anlayışlı” çıktı…
“Ordu göreve” diye pankart açtılar darbe yapmadı…
En romantiğinden (Yakamoz), en aksiyonvarisine (Balyoz) darbe seçenekleri sundular…
“Hiçbiri” şıkkını işaretledi…
Üzdü insanları, gitti…
Yerine “kodu mu oturtan” tezahüratları arasında Yaşar Büyükanıt verelim dediler…
Ara gazı olarak da, “Atatürk dünyanın en nazik insanıydı ama gerekince o da kodu mu oturturdu” diye yazdılar…
Büyükanıt geldi, “Özde – sözde” olayına girdi, e muhtıra bile verdi…
Tam omuzlara alınmak üzereydi ki… Dolmabahçe’de Başbakan ile baş başa iki satır sohbet edince onun da kredisi bitti…
Şimdi AKP işbirlikçisi olmaktan yargılanıyor…

ARTIK DARBE YAPAMAZLAR

Bundan sonra başarılı darbe olabilir mi? Pek küçük bir ihtimalle darbe teşebbüsü olabilir ama kesinlikle başarılı olamaz. Teşebbüs edilirse kaos olur, anarşi olur, iç savaş olur.
27 Mayıs 1960. Gecenin köründe radyolardan avaz avaz marşlar çalmaya, bildiriler okunmaya başlandı. O zamanın Ergenekoncuları, CHP'liler, suyun öte tarafından gelenler pencerelerini açtılar, radyolarını sonuna kadar açtılar, ağızları kulaklarında. Millet çoğunluğu şaşkın ve gafil avlanmış. O zaman Türkiye'de üç radyo var: Ankara, İstanbul, İzmir radyoları. Hepsi de devletin müessesesi. Birkaç cemse askerle hepsi de ele geçirildi. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar Kurulu, Meclisteki iktidar partisi milletvekilleri Genelkurmay Başkanı, büyük bürokratlar derdest edildi. Din adamlarının, tasavvuf ileri gelenlerinin bir kısmı da tutuklandı. Erzincan ve Sivas'taki temerküz kamplarına konuldu.

Ergenekon'u Ensarioğlu'ndan dinledim

2000 yılında, Fazilet Partisi milletvekili sıfatıyla, TBMM'de bir basın toplantısı yaparak, Şemdin Sakık'ın sözde itiraflarına dayandırılan Andıç'ı açıklamıştım. O tarihte, henüz, Andıç ne anlama geliyor, bilinmiyordu. Daha sonra, Türk Silâhlı Kuvvetleri bünyesinde "Bilgi notu" manasında kullanıldığını öğrendim. Açıkladığım Andıç'ta, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Altan kardeşler gibi gazeteciler, Fazilet Partisi ile HADEP gibi partilerin yanı sıra, bazı isimler de hedef alınmıştı. Bunlardan biri, İnsan Hakları Derneği'nin Başkanı Akın Birdal, diğeri ise, milletvekili Salim Ensarioğlu idi. Belgeyi Jandarma İstihbarat Daire Başkanvekili Tümgeneral Fevzi Türkeri ve Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir imzalamıştı. en, olayı 2000'de deşifre etmiştim ama, eylem planının başlangıç tarihi olarak gösterilen Nisan ayında (1998'de), Sabah gazetesi, Hürriyet gazetesi ve Kanal D'de, Andıç'ın öngördüğü kara propaganda amaçlı iddialar yayınlanmıştı. Yayınlanır yayınlanmaz sonuçları da görülmüştü. Teşhir edilen gazetecilerden bazıları işlerini kaybetti; Akın Birdal kurşunlandı ve Salim Ensarioğlu, Antalya'da "kaza" geçirdi.
Bir süre önce, Ensarioğlu ziyaretime geldi; uzun uzun konuştuk. Hüsamettin Cindoruk'un başkanlığını yaptığı Demokrat Parti'den "kan uyuşmazlığı" sebebiyle istifa etmişti. 28 Şubat sürecinde yaşadıklarını anlattı. Merak ettim, Andıç'ta neden isminin olduğunu sordum.
"Milli Güvenlik Kurulu'nun Güneydoğu raporuna imza atmadığım için" cevabını verdi. Rapor, 1996'da MGK'dan çıkmış ve hükûmetin onayına sunulmuştu. Sene 1996; Refahyol iktidarda. Devlet Bakanı Salim Ensarioğlu, rapora büyük tepki göstermişti.
-Neden?
-Bütün Kürtler, bu raporda bölücü gibi takdim ediliyordu. Başıma ne geldiyse, o itirazım yüzünden geldi.
-Ne geldi?
-Antalya'da havaalanına giderken, arkadan bir turist otobüsü içinde bulunduğum arabaya çarpıp geçti. (13 Haziran 1998) İki kişi öldü, ben de ağır yaralı olarak kurtuldum. Bu kazayı Ergenekon yaptırdı. Siz Andıç'ı ortaya çıkardıktan sonra bunu daha iyi anladım. Çünkü benim kazamdan kısa bir süre önce de, Akın Birdal kurşunlanmıştı. (12 Mayıs 1998) Antalya'dan, Ankara'daki Bayındır Hastanesi'ne götürüldüm. 6 ameliyat geçirdim peş peşe. Bir türlü iyileşemedim; gözümü açamıyorum. Daha sonra Ahmet Küçükel'in eşi, benim eşime, telkinde bulunmuş; onların sahibi olduğu Güven Hastanesi'ne gittik. 7'nci ameliyatı Güven'de oldum ve kendime geldim. Necmettin Cevheri beni ziyaret etti ve dedi ki, 'Bayındır'dan Güven'e taşındığın iyi oldu; orada sıkıntı vardı' Sıkıntı derken, bir şeyler kastediyordu.
Antalya Valisi Hüsnü Torun, beni aradı,
'Suikast değil bu, kaza' dedi. Ben de ona, 'Suikast teşebbüsünü nereden çıkardınız. Ben böyle bir iddiada bulunmadım ki!' cevabını verdim. Meğer suikast mı, değil mi araştırılsın talimatını veren Ecevitmiş. Bayındır'da yatarken, Ecevit, Hüsamettin Özkan ve Mustafa Yılmaz'la beni görmeye gelmişti. Baktım ağlıyor. O, bir suikasttan şüphelenmiş.
***

Ergenekon... Andıç... Suikast... Kara propaganda... Bunlar iç içe geçmiş unsurlar. Ensarioğlu da, kurbanlardan sadece biri. Çok şükür, Akın Birdal gibi, o da hayatını kurtarabilmiş. Ama, çok sayıda kişi de faili meçhul cinayetlere kurban gitti. Şimdi hesap verme zamanı. Hâlâ "Ergenekon yok"diyenlere, Ensarioğlu cevap veriyor:"Olmaz olur mu? Benim kazamı da Ergenekon düzenlemişti."

Sizin gibi olmayanları kendi koşullarınız ışığında anlayamazsınız...

Eğer bir bilim dalında uzman değilseniz, sizin gibi olmayanları da kendi koşullarınız açısından değerlendirirsiniz.
Mesela doktor değilseniz size hastalığını anlatan bir kişiye kendi sağlık koşullarınıza uygun çözümler önerirsiniz.
Her başı ağrıyana midesinde ülser var mı diye sormadan asprin verirsiniz.
Başınız açıksa, başı kapalı olanların neden başlarını örttüklerine bakmadan "Bu çağda böyle giyinilir mi" diye hesap sorarsınız.
Geçenlerde başı örtülü ve başı açık iki kadının tartışmalarına tanık oldum.
Başı açık olan başı örtülü olanı "Bu sıcak yaz gününde bu giysiler sizi rahatsız etmiyor mu?.. Her sabah saçınızı siyah örtüyle bastırıp üstüne de türban dolamak eziyeti çekilir mi" benzeri sorularla sıkıştırıyordu.
Başı örtülü olan da "Bu yüksek topuklarla kaldırım taşlarına takıla takıla yürümek sizi rahatsız etmiyor mu?.. Açık vermemek için otururken, araçtan inerken, rüzgar eserken ve hemen her durumda eteğinizi bastırmaya çalışmak rahatsız edici değil mi" diye benzer sorularla cevap veriyordu kendisini sorgulayan kadına.

Gediktepe bilmecesi (!)

Bazı olaylar vardır ki önü, arkası çok nettir.
Ne yapılacağı, ne yapılması geregi çok alenidir, yol haritası bellidir.
Meseleyi çözüme kavuşturmak, belirli bir çözüme ulaşmak öyle büyük deha, zeka falan gerektirmez; yani ortada öyle bilmece falan pek yok.
19 Haziran günü Hakkari Gediktepe’de bir baskın oluyor ve 11 askerimiz şehit oluyorlar
Ama, bu baskının diğerlerinden çok önemli bir farkı var.
16 Haziran günü Emniyet İstihbarat Şemdinli Jandarma Karakolu’nu bir faksla yarın ( 17 Haziran) karakola yönelik bir baskın olabileceği konusunda uyarıyor.
Faksın fotokopisi var, çeken baş komiserin ismi, cismi belli, saati belli.
Zaten İçişleri Bakanlığı da böyle bir faksın çekilmediği yönünde bir açıklama yapmıyor.
Aynı şekilde Jandarma da böyle bir faks bize ulaşmadı demiyor.
Böyle bir faks neden daha merkezi yerlere de, mesela Genelkurmay’a, mesela İçişleri Bakanlığı’na  Emhiyet İstihbarat tarafından gönderilmemiş anlamıyorum; belki gönderilmiştir de, skandalın boyutları büyümesin diye daha fazlası açıklanmıyordur.
Yukarıda yazdım, bir kez daha tekrarlıyorum, İçişleri Bakanlığı böyle bir faks göndermedik demiyor, Genelkurmay da böyle bir faks gelmedi diyemiyor.
Anlaşılan, sessizlikten benim anladığım, bu faks hikayesinin doğru olduğu.
Ama bu faks, yani nokta bilgilendirme 19 Haziran günü yaşanan baskını engelleyemiyor ve 11 gencimiz şehit oluyorlar.
Sorumlu komutan da askerlik literatürüne geçecek bir ifade kullanıyor ve “teröristleri koyun zannettik” diyor.
Bu aşamada kanımca yol haritası çok belli.
Bu faks işi gerçek ise bölgedeki komutandan başlayarak en üst rütbeli komutanlara kadar, Genelkurmay Başkanı, Jandarma Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı hemen istifa etmeli, ettirilmeli ve haklarında soruşturma açılmalıdır.

Anayasa Mahkemesi'nin kararını okurken...

Anayasa Mahkemesi’nin 12 Eylül’de referandumda oylayacağımız Anayasa değişikliklerine ilişkin kısmi iptal kararının gerekçesi açıklandı. Pazar pazar, mahkemenin gerekçeli kararını okurken, AYM’nin tarihinin en tartışmalı ve en çok itirazlı kararlarından birine tanık olduğumu fark ettim.
Elbette AYM’nin bütün gerekçeli kararlarını okumuş olmak gibi bir iddiam yok. Umarım bu işi yapan hukukçu ve siyaset bilimciler vardır; geçen hafta The New York Times’ın yazdığı cinsten bir siyasi/hukuki analiz için bence çok faydalı olur kararları sınıflandırarak okumak. (Kim bilir, belki doktora öğrencisi olmayı düşünen bir siyaset bilimci bu işi yapar, hep birlikte çok şey öğreniriz.)
Mahkemede tartışmanın daha davayı kabul aşamasında başladığı anlaşılıyor. İki üye, Engin Yıldırım ve Nuri Necipoğlu, mahkemenin bu davayı hiç kabul etmemesi gerektiğini söyleyerek karşı oy veriyorlar. Hatırlayın, henüz referandumda kabul edilmediği ve dolayısıyla yürürlüğe girmediği için mahkemenin bu metni denetleyemeyeceğini söyleyen bir hukuki görüş vardı. Bu iki üyenin geri kalan dokuz üyeye karşılık bu görüşü savunduğu ve kayda geçirttiği anlaşılıyor.

Bugün özerklik yarın bağımsızlık!

İlk günden beri aynı sözleri tekrarlaya tekrarlaya dilimizde tüy bitti. Siz hangi adımı atarsanız atın, ne verirseniz verin, nasıl bir açılım yaparsanız yapın, sonuç değişmeyecek. Onlar yine "istemezük" demeye devam edecek.
Çünkü...
Onlar, verilemeyecekleri, verilmesi mümkün olmayanları istiyorlar!
Bunun için ellerinde silah var. Bu yüzden Kuzey Irak'ta kamplar kurdular. Bu amaca ulaşmak için yıllardır kan döküyorlar...
Hep kaypak ve ikiyüzlü bir politika izlediler. Asıl hedeflerini sürekli olarak gizlediler. Fırsat buldukça da çıtayı yükselttiler. Kendi aralarında "Özgür Kürdistan" nutukları attılar...
Kamuoyunun karşısına çıktıklarında ise, küçük ve basit bir takım haklar için mücadele ettiklerini söylediler. Verdikçe "daha" dediler.
Yıllar önce "Özerklik mi istiyorsunuz?" diye sorduğunuzda "hayır, zinhar" cevabını veriyorlardı:
- O da nereden çıktı? Bizim böyle bir talebimiz yok.
Ama, dün dünde kaldı. Bugün kendilerini daha güçlü hissettikleri için "özerklik" çağrıları yapmaya başladılar. Hiç şüphe yok ki biraz daha güçlenseler, "bağımsızlık" talepleri ile karşımıza dikilecekler!
***

Kafalar öyle bir karıştı ki..

 
Referandum öncesi kafalar iyiden iyiye karıştı.
Kim ne yapacağından emin değil, komplo teorilerinin bini bir para..
Herkes bu işin perde arkasını, aslını ve geleceğini merak ediyor..
Toplum 3’e ayrıldı, EVET’çiler, HAYIR’cılar ve ne yapacağını bilmeyenler..
EVET’çiler çoğunlukta. Bana kalırsa oy oranı % 60’ın üzerinde gerçekleşecek gibi.
Beni asıl ilgilendiren, bu süreçte yaşanan sorgulamalar..
Eğer bundan sonraki değişikliklerin önünü açacak olan bu değişikliğin ardından beklenen değişiklikler gelmezse, işte o zaman asıl sorun yaşanacak demektir..
Bu süreç, geçmişin hesaplaşması kadar, geleceğin şekillenmesine yön verecek bir iradenin ete kemiğe bürünmeye başladığı bir süreç olacaktır..
Referandum bu açıdan sadece Anayasa referandumuna “evet” anlamına gelmiyor. AK Parti’ye de bir görev yüklüyor.. AK Parti ağır bir sorumluluk yükleniyor.. Önümüzdeki seçimlerde halk iktidar partisinden bu konuda teahhüd bekleyecek. Kadrosunu bu teahhütlerine uygun kişilerden oluşturmasını isteyecek. Bu işin bahanesi olamaz artık..
Ya bu işe kalkışmayacaktınız, ya da şimdi neticelendireceksiniz..
Bu rüzgar sadece AK Parti’nin teahhütleri ve teahhütlerine uygun bir kadro oluşturması yönünde bir sonuca sebeb olmayacak, aynı zamanda diğer muhalefet partileri de bu konudaki iddialarına göre bir teahhüt ve kadro profili ile halkın önüne çıkacaklar.
Yani 12 Eylül referandumu, 2011 parlamento seçimlerinin gündemini ve kadro yapısını da belirleyecek..

Balon’dan...

Ürgüp’te kalmakta olduğum Dinler Otel’de sabah saat dört buçukta telefonum çalıyor... Uyandırma servisi.  Apar topar hazırlanıp, on beş dakika içinde aşağıda oluyorum.
Kapıda, yeni kurulan Royal Balon Şirketi’nin minibüsü bekliyor.
Göreme’ye doğru yola koyuluyoruz...
***
Güneşin doğuşunu beklerken, şirketin tesislerinde epey erken bir kahvaltı yapıyoruz.
Balona binmek için güneşin doğması ve sabah rüzgârlarının nispi bir istikrar kazanması lazım.
Balonun havalanacağı bölgeye doğru yeniden yola koyuluyoruz...
Kavun tarlaları içinden kıvrıla kıvrıla alana vardığımızda, yerde uzanmış balon yavaş yavaş şişiriliyordu... Bir balonun uçuşa hazır edilmesinin tüm sürecini izliyoruz.
İçine doluştuğumuzda ise kaptan pilotumuz Suat, helyum gazını ateşleyerek balonu havalandırıyor.
Balonun “direksiyonu” yok, kaptan pilotumuz rüzgârla dans ederek peri bacalarının üzerindeki seyahatimizi başlatıyor...
***
Balonda sabahın ulviyetini boyutlandıran bir müzik çalıyor.
Güvercinleri ilk kez sere serpe uyurken görüyorum.
Peri bacaları bir doğa harikası olarak uzanıp gidiyor...
Dağa yürüyerek tırmanan kuşlara da rastlıyoruz.
Bol tilki olduğunu da öğreniyoruz ama onları göremiyoruz.
Çok erken olmasına rağmen kabak toplamak için iş başı yapan kadınlı, erkekli köylü grupları da görüyoruz.
***

Referandum’da neden “hayır” denmeli?

Sevgili okurlar; bu hafta sizlere Anayasa değişiklikleri ile ilgili bazı noktaları sunmak istiyorum. Siyasete atılarak CHP Parti Meclisi’ne seçilen anayasa profesörü Süheyl Batum’un hazırladığı “AKP Anayasası ile ilgili sorular cevaplar” niteliğindeki çalışmasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Batum’un saptamaları referandum konusunda ufkunuzu açacaktır. Hepinize şimdiden iyi haftalar dilerim...

ANAYASA NEDEN ÖNEMLİDİR?

Çünkü toplumun, toplumdaki değişik grupların, katmanların isteklerini yansıtır. Onların ayrı ayrı haklarını korur. İşçilerin haklarına yer verir. Sendikaların haklarına yer verir. Sendikasız çalıştırılanların, emeklilerin, işverenlerin, kadınların, çocukların, engellilerin, değişik mezheplerdeki yurttaşların, öğrencilerin, küçük esnafın, yargının, basın emekçilerinin, gazilerin ve bu ülke için canını vermiş şehit ailelerinin, TEKEL işçilerinin, çiftçilerin, tarım kesiminde çalışanların haklarını korur.

ANAYASA NASIL YAPILIR?

Yapar; Anayasa’yı yaparken, tüm bu grupların temsilcileri çağrılır, görüşleri alınır, talepleri alınır. Anayasa bu taleplerin tümüne yer verebildiği oranda demokratik bir anayasa olur. Ve anayasa, ancak böylece bir “toplum sözleşmesi” olur.

AKP ANAYASASI BÖYLE Mİ YAPILDI?

Hayır. AKP tek başına Anayasa’yı yaptı. Hiçbir partinin görüşlerini almadı. Tüm sivil toplum örgütlerine “üç gün süre” verdi. CHP’nin “üç maddeyi ayırıp, diğerlerini beraber oylama” önerisine cevap bile vermedi. Bugüne kadar yapılan tüm çalışmalara, diğer partiler ya da sivil toplum örgütleri tarafından hazırlanan taslaklara dönüp bakmadı bile.

ANAYASA TEK PARTİ TARAFINDAN YAPILABİLİR Mİ?

Kenan Evren’den Baydemir’e derin devlet operasyonu!

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir Tunceli’de “Özerk Doğu Karadeniz olacak, Özerk Orta Karadeniz olacak, aynı zamanda Demokratik Türkiye Özerk Kürdistan olacak. TBMM devam edecektir. İstiklal Marşı, Türkiye’de okunmaya devam edecektir. Buna hiçbir itiraz yok Türk bayrağı Türkiye’de dalgalanmaya devam edecektir. Buna da hiçbir itirazımız yok ama bununla birlikte her bölgede bölgesel parlamento olacaktır. Bu bölgesel parlamentolardan bir tanesi de Kürdistan Bölgesel Parlamentosu olacaktır. Belediye binamızın önünde ay yıldızlı Türk bayrağımızla sarı kırmızı yeşil bayrağımız dalgalansa ne olur” diye bir konuşma yaptı.
Baydemir’in bu konuşması, daha önce Kenan Evren’in seslendirdiği, “Bavyera’da üç bayrak gördüm. Nedir diye sordum, ‘AB bayrağı, Almanya bayrağı ve Bavyera bayrağı’ dediler. Biz, bölge valiliklerini eyalet olur diye düşünmüştük. Türkiye’yi 8 eyalet olarak planlamıştık. Türkiye ilerde eyalet sistemine geçebilir” görüşleriyle yüzde yüz paralellik arz etmektedir.

GÜNDEM TERÖR

Gündem terör çünkü: referandum var,referandumda ne var, içeriğini bilen veya gören varmı ,mutlaka görmüssünüzdür. Bende bazı maddelerini inceleme fırsatı buldum MHP ve CHP bir de BDP biliyor,hepsinin geçim kaynakları terör ve onun yandaşları. Kim demiş MHP teröre karşı diye, geçmişte görmedik mi Sezerin Cumurbaşkanı seçilmesin de estirdiği terörü ah sadi abi sen gerçek vatan severdinde ülkücü camia bunu anlamadı bir cemal yumruğuyla kaybettin gittin şimdilerde oktay amcam çıkmış vuvuzela öttürüyor ardından hayır diye bağırıyor anlat Oktay amca pakette ne var tık yok Kemal dayı dersen bir alem çıkmıs bağırıyor.Anlat Dayı anlat da dinleyelim pakette nevar ,recep beymi ,recep mi anlat sen halkı düşünmessin ki yeterki, avam takımı bol keseden yaşasın,hele vekille yakalanan baykal beyden ne haber,yaşanan olayları takip ediyorumda dağlıca baskını aktütün baskını ve son olarak hatay bunlardan ergenokon denen nebilem örgüt PKK nın para babası silah deposu ve bunların avukatı önce BAYKAL sonra Bahçeli şimdi de Kemal,Bütün bunları topla PKK= ERGENOKON=REFERANDUMU etkileme, Ahhh. güzel ülkem seni bunca yiyici yıkamadıya korkma bundan sonra zor,çünkü:demokrasi ,insan hakları en önemlisi insana verilen değer artıyor, kıymetimiz artıyor, deger kazanıyoruz.Kemal amcanın deyişiyle Recep bey Ülkeyi demokratikleşmeye götürüyor, amma bir çok eksiğiyle artıları hep yazıldı ya eksileri onlarıda ben yazayım:başörtüsü,katsayı ve diğerleri İNŞAALLAH onlarda çözülür de gelecekten ümitleniriz yoksa... Gelelim referanduma ben evet diyeceğim Kemal dayı,,bahçeli amca sizlere inat olsun diye çünkü:sizin hayır dediğinizde mutlaka hayır vardır. saygılarımla