30 Eylül 2010 Perşembe

Ani'de cuma namazı


Söylenecek tek şey: 'Allah kabul etsin.' Cemaatiniz varsa cuma namazını istediğiniz her yerde kılabilirsiniz. Farzları yerine getirmek yeterli. Ani'de hazır cami de var.

Hacettepe Üniversitesi tarafından yapılan kazılarda Menuçihr Camii öne çıkmıştı. Bir katedralden dönüştürme olan bu mabed, Anadolu'nun en eski camilerinden biri; 1072 yılına ait. Çaldıran döneminden beri pek kullanılmamış. Din İşleri Yüksek Kurulu'na sorsak -Ani Harabeleri bugün şehir hükmünde olmadığı için- cuma namazına cevaz vermeyebilir. Cuma namazı özünde İslâm ümmetinin siyasî birliğini vurgulayan bir ibadet. MHP'nin amacı da siyasî bir mesaj vermek olduğuna göre, 'Ani'de cuma namazı'nın ne anlama geldiği üzerinde durulmalı.

Cemaate vaaz


EY cemaat...

Hani siz gönülleri fethedecektiniz?
Kurumların fethi de nereden çıktı?
Görmüyor musunuz?
Siz kurumları fethettikçe, gönüllerden siliniyorsunuz.
¡ ¡ ¡
Ey cemaat...
Hadi gelin, geçmiş zulüm günlerini hep beraber anımsayalım...
Geçmiş zulüm günlerini, yani sizin bugünkü gibi ortama egemen olmadığınız, mazlum olduğunuz günleri...
O günlerde...
Fethullah Gülen’e “silahlı terör örgütünün lideri” suçlamasıyla dava açılmıştı.
Oysa herkes biliyordu ki:
Fethullah Gülen’e her türlü suçlama yapılabilirdi, sadece “silahlı bir örgütün liderliği” suçlaması yapılamazdı.
Ama dönemin egemenleri bunu yaptılar, yapabildiler!
O günün güç sahipleri küstah bir zorlamayla, kibirli bir alayla, biz yaptık oldu mantığıyla “tek kişilik silahlı örgüt” icat ettiler, Fethullah Gülen’in de örgütün yegâne militanı olduğunu öne sürdüler. Ve sizler, “Yargı süreci devam ediyor, bırakalım kararı adalet versin” falan demeden buna çok haklı olarak isyan ettiniz.
¡ ¡ ¡

‘Zorunlu askerliğe hayır partisi’

Dün... Birinci Cumhuriyet’in kromozomlarını biraz daha gün ışığına çıkartacak iki gelişme oldu: Eşref Bitlis’in ölümüne ilişkin soruşturma ve JİTEM’in kurucusu Arif Doğan ifade vermesi.
Birincisi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 1993 yılında uçağının düşmesi sonucu yaşamını yitiren eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in ölümüne ilişkin soruşturma başlattı.
İkincisi, JİTEM’in kurucusu Arif Doğan tüm bildiklerini anlatmak üzere Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’e ifade vermeye başladı.
Bu konulardaki her türlü gelişme, buradaki devlet etme anlayışının ve Birinci Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin çok daha iyi anlaşılmasını sağlayacak.
Aslında...
Dün belki de en çok konuşulan konu...
Hükümetin kamuoyunda tartışmalara neden olan “tek tip askerlik” ile ilgili çalışmayı rafa kaldırma kararıydı.
Dışarıdan bakıldığında, dünkü çok önemli iki gelişmeyle doğrudan irtibatlı değilmiş gibi gözükebilir, ama kesinlikle öyle değil.
Çünkü...
Bizdeki “askeri cumhuriyet’in” temelinde “zorunlu askerlik” uygulaması var.
Anlatayım...
***
II. Abdülhamit döneminde Prusya Ordusu örnek alındı.
Bunun fiili uygulayıcısı da II. Abdülhamit döneminde askerî okullar müfettişi yapılan ve daha sonra da Çanakkale Savaşları’nı yöneterek en eğitimli, en seçkin sivil kadroları heba ettiren Alman Von der Goltz oldu.
Orduyu Alman devlet ideolojisine göre şekillendirmeye başladı.
Alman hükümdarı I. Frederich Wilhelm, “Prusya ordusu müstakbelde Prusya ‘millet-i müsellahası’ olacak” derdi... Von der Goltz da “Millet-i Müsellaha” isimli kitabında bu sözü ete kemiğe büründürdü, Osmanlı askerî bürokrasisi için 1908’den itibaren ordu-millet yaratmanın felsefesini oluşturdu.
Cumhuriyetin kurucu kadroları da “ordu-millet” felsefesini aynen benimsedi. Vatan ve millet bilincine sahip olan ordu, eğitimsiz milletin fikir ve duygularının gelişmesini, ruhunu ve maneviyatını yükseltmek yönünde güçlenmesini sağlayacaktı, daha doğrusu milleti askerileştirecekti...
Demokrasilerde ordu “devletin” parçasıdır...

Bir zamanlar kahramandı...

Bir zamanların kahraman Emniyet Müdürü'ydü. Devleti ve düzeni sorguluyordu Hanefi Avcı. Ama son gelişmeler yüzünden, ona güvenim sarsıldı. Hatta kendisine bir hayli öfkelendim. Tabii ki önemli değil benim bu duygularım... Şimdi başka çevreler onu baş tacı ediyor. Neden mi? Zira Fethullah Gülen cemaatine vurdu. Kendisine duyduğum sevgi ve saygının azalmasının sebebi, ne Devrimci Karargâh örgütüyle iddia olunan ilişkisi, ne Necdet Kılıç ile yakın arkadaşlığı, ne de Kezban Küçük ile sevdası...
Muhtemelen Devrimci Karargâh'la irtibatı yoktur; bir ihtimal, Necdet Kılıç da bu örgütün üyesi değildir. Olsa bile, Avcı, onun bu işlerin içinde olduğunu bilmiyordur. Avcı'nın evli olması, karısını aldatması özel hayatıdır; "Biz sevgili olacaksak, evlenmeliyiz" diyerek, bir başka yuvayı yıkmıştır. Fakat "Gönül ferman dinlemez" düşüncesiyle buna da şahsen kafamı takmam.

Savarona kutsal mı?

Ama artık kabak tadı verdiler ha!
Geçen gün, az satışlı bir gazetede imzasız bir ahmak, "Savarona'da önemli görüşmeler yapıldığını" yazıyordu...
Yok efendim, Rus ve Ukraynalı kızlarla yapılan yeni "görüşmeler" değil, Atatürk devrindeki görüşmeler...
Okumuyorlar.
Kendilerininkinden çok daha fazla satan gazetelerden hoşlanmıyor olmalılar. Okumak da istemiyorlar, öğrenmek de istemiyorlar.
Ya da domuzluğuna yapıyorlar.
Savarona'da önemli görüşmeler falan yapılmamıştır.
Yazan ahmak, "Atatürk Savarona'da ne yapar? Yapsa yapsa önemli görüşmeler yapar herhalde" diye düşünüyor olmalı...
Savarona, 1938 yılında, Atatürk'ün hayatının son yılının son aylarında ülkemize gelmiş, Atatürk ona yalnızca birkaç kere binebilmiştir!
Artık ayakta duracak gücü kalmadığı için de "yedekte" inip binebiliyor, koltukla götürülüp getiriliyordu. İyice kötüleyince, Dolmabahçe Sarayı'na geri götürüldü (hani şu içki ve kadın düşkünü pis padişahların içinde zevk ve sefaya daldıkları pis Osmanlı sarayı...)

29 Eylül 2010 Çarşamba

Sakın terk-i edebten..

sami.ozey@tg.com.tr
05 Temmuz 2010 Pazartesi
Geçen yazılarımdan birinde de kendisinden bahsettiğim Urfalı Nabi 17. yüzyıl şairlerindendir.. Nabi, kuvvetli bir şair olmasının yanında Peygamberimize ve Allah dostlarına gösterdiği hürmetle de tanınan bir edebi şahsiyettir..
Bugün de sizlere bu şairin başından geçen bir güzel olayı sunacağım..
Nabi, bir paşanın davetine icabet ederek Hacca niyetlenir.. O zamanın şartlarıyla bu yolculuk hayli zorlu geçer.. Develerin oluşturduğu konvoyla önce Mekke‘ye gidilir, oradaki görevler ifa edildikten sonra da Medine‘ye geçilir..
Nabi‘nin de içerisinde bulunduğu hac kafilesi Medine sınırlarına yaklaşmıştır.. Vakit gecedir ve Hz. Rasulullahın aşkıyla yanıp tutuşan Nabi’yi bir türlü uyku tutmaz.. O sırada kafilede bulunan ve devenin üzerinde bulunan genişçe sedirde uyuyan paşanın ayaklarını kıbleye doğru uzatarak yattığını görür.. Bu manzara karşısında üzülür ve yüksek sesle o meşhur nat’ını okumaya başlar.. Bunların hepsi doğaçlama olmuştur.. O an içine doğmuştur..
“Sakın terk-i edebten kuy-ı mahbub-ı Hüdadır bu,
Nazargah-ı İlahidir Makam-ı Mustafa’dır bu”..
Bu muhteşem sözleri duyan paşa ve konvoydaki diğer kişiler de uyanır ve mahçup bir biçimde toparlanırlar.. Çok geçmeden kervan tekrar yola koyulur.. Mescid-i Nebevi’ye yaklaştıklarında ise onları hayrete düşürecek esas sürpriz beklemektedir.
Mescid-i Nebevi’nin minarelerinden yanık yanık bir beyit okunmaktadır.. Ardından da sabah ezanı okunur ve namazlar kılınır.. Nabi, Paşa ve konvoydaki kişiler namaz sonrası doğruca ve de şaşkın br vaziyette müezzini ararlar ve bulurlar da..
Nabi sorar müezzine;
“Allah aşkına söyle, bu nasıl bir iştir?.. Ezandan önce okuduğun beyti nereden biliyorsun?..”
Söylemem, der müezzin.. Kafamı bile kesseniz söylemem!..
Bunun üzerine Nabi bu nat-ı şerifi kendisinin söylediğini söyleyince, müezzin toparlanır ve ardından edepli bir şekilde sorar;
“Yoksa sen Nabi misin?..”
“Evet, ben elbette Nabi’yim,” diye cevap verir Nabi..
Müezzin “Elhamdülillah” diyerek Nabi’ye sarılıp gözyaşı döktükten sonra şunları söyler;
Bu gece Resul-ü Ekrem Efendimiz (sav) benim ve Mescid-i Nebi’nin diğer müezzinlerinin rüyasına girip bize; “Medine’ye ümmetimden ve beni çok seven Nabi isimli bir şair geliyor, onu kendisinin beytiyle karşılayın” diyerek bu beyti bize ezberletti.. Ve sabah ezanından önce de okumamazı emretti..
Bunu duyan şair Nabi hıçkırıklara karışmış bir şekilde müezzine sarılarak;
“O Habib-i Hüda, O Tabib-i Kulüb, O Firdevs-i Aşiyan, gerçekten benden mi bahsetti.. Günahkar ve biçare bir kul olan Nabi’yi hakikaten ümmetinden mi saydı” diyerek uzun süre gözyaşı döktü..
Kolay değil elbette değerli okuyucularım..
Peygamber(sav) tarafından methedilmek, övülmek için insan nelerini vermez ki?..

Hanefi Avcı neden tutuklandı?

Hanefi Avcı Karargâh Örgütü'ne yönelik operasyonlar kapsamında tutuklandı.
Avcı'nın tutuklanması her yönüyle izaha muhtaçtır.
Avcı iki ay önce, Gülen cemaatinin emniyet ve yargı içinde etkili biçimde yapılandığını iddia ettiği "Haliç'te Yaşayan Simonlar" adlı kitabıyla siyasi gündeme oturmuştu.
Avcı'nın kitabında aktardığı olaylar ve gelişmeler, bizce kitabın iddiasını doğrulayacak güçte değildi.
Ancak bu tutuklama kitapta sunulan kanıtların yerine geçecek kadar güçlüdür ve o iddialarla ilgili yeni sorular sorduracak niteliktedir.
Bir emniyet müdürü "teşkilat içinde, özellikle istihbaratta cemaat örgütlenmesi var, beni bile dinliyorlar" diyen bir kitap yazmakta, bir süre sonra, "bir kadınla ilişkisi olduğuna ve bu yüzden izlendiğine dair bilgiler gazetelere servis edilmekte", ardından "silahlı bir sol örgütle dolaylı teması olduğu iddiasıyla tutuklanmakta"dır.
Bu durumda doğal olarak tutuklama işleminin bir rövanş operasyonu ve bir itibarsızlaştırma girişimi olduğu akla gelmez mi?

Vatan yahut Preveze

Hiçkimsenin oturup da okumadığı ama mektep medrese görmüş ya da görmemiş herkesin papağan gibi adını ezberlediği şu ünlü oyun var ya, "Vatan yahut Silistre"...

Oradaki yahut, "bu oyunun adı şudur ya da budur" anlamına gelir.
Yani, "bu oyunun adı yalnızca Vatan'dır, tek kelime, ya da isterseniz, daha çok beğenirseniz Silistre'dir, tek kelime" demektir.
Ama biz hürrp diye bir solukta ezberlediğimiz için oyunun adını üç kelimeden oluşan bir bütün sanıyoruz.
Oysa Namık Kemal merhum "birinden birini seçmek zorunda kalırsak ya vatanı savunacağız ya da yalnızca Silistre'yi arkadaşlar" falan demek istemiyor!...
Laf aramızda, günümüz ölçülerine göre bayat, ilkel, berbat bir oyundur. Sahneye koymaya kalksanız tutmaz, üç günde kaldırırsınız, paranız da batar.
Neyse, benim demem o değil.
Geçen gün Preveze zaferi kutlandı efendim. Zaferin tam 472. yıldönümü!
Kutlayan elbette deniz kuvvetleri, iş edinip yazan da bir tek Babıali'nin uskuru kopmuş amiral gemisi... Devletin de sözcüsü ya...

Başbakan aradığı gazeteciyi buldu



Referandum oylamasından önce Başbakan Erdoğan'ın Diyarbakır'da yaptığı konuşmada Diyarbakır Cezaevi'nin yıkılmasına ilişkin sözleri hiç yankı bulmadı. Şaşırdım. Ya seçim yatırımı diye bakıldı ve üzerinde durulmadı ya da yoğun gündemde kayboldu.

Oysa önemliydi.
Diyarbakır Cezaevi kolektif hafızamızda bu ülkenin utançlarından biridir; 12 Eylül'ün işkencelerinin merkezi, hepimizin hesaplaşması ve yüzleşmesi gereken kirli bir geçmişimizdir.

Başbakan, bu kirli geçmişle hesaplaşmak için bu binayı yıkmayı önerdi işte.
Oysa toplumların kendi geçmişleriyle yüzleşmeleri, hesaplaşmaları için bu gibi utanç anıtlarının da yerinde kalması gerekiyor. Sayısız örnek verebilirim. Buraların söz gelimi müzeleştirilmesi yaşananları unutmamıza engel oluyor; bilinçaltımızda canlı tutmamıza ve en önemlisi kuşaktan kuşağa bir ders olarak aktarılmasına yarıyor.

Bu yüzden Kamboçya'da 'Ölüm Tarlaları'nın üzerine gökdelen dikmiyorlar. Girişteki cam kulenin içine yığılmış kuru kafaları gören her ziyaretçiye ibret olsun diye.

Diyarbakır Cezaevi de böylesi bir ibret anıtına dönüştürülebilir. Hiç unutmamak
ve hep hatırlamak için. Böylesi, kuşkusuz yıkımdan daha etkili ve uzun vadeli bir simge olur.

Ancak Başbakan'ımız yıkıma haddinden fazla prim veren bir kültürün temsilcisi. Kendisi muhafazakar bir siyasetçi ama 'muhafaza etmek' konusunda hiç başarılı değil. Yıkıp, yenisini bakmaya, yok etmeye ve hatıraların üzerine gökdelen dikmeye çok hevesli.

Diyarbakır Cezaevi'nin yıkımı tartışılmadı ama yıkma takıntısına kurban gidip hayaletleştirilerek kaderine terk edilen AKM yeniden gündemde. 

27 Eylül 2010 Pazartesi

Numan Bey yol ayrımında!..Gitmek mi zor, kalmak mı?

 
Hiç “labirent bulmaca” çözdünüz mü?.. Mutlaka çözmüşsünüzdür... Bilirsiniz, “labirent bulmaca”larda, “3 yol” vardır... Ne var ki, bu “yol”lardan “sadece biri” hedefe ulaşır... Diğer “2 yol” ise, önü kesilen birer “çıkmaz sokak”tır!.. Ne yaparsınız “labirent bulmaca”yı çözerken?.. “Çıkış yolları”ndan hareket ederek, “hedef”e varıp varmadığını kontrol edersiniz; değil mi?.. Bu kontrolden sonra da, “kesin kararınızı” verir, kalemi elinize alır ve başlarsınız “hedefe giden yol” üzerinde çizmeye... Aslında, “siyasi lider”lerin yaptığı da budur... Onlar da “labirent bulmaca” çözerler... “Çıkmaz sokak”larda ilerlemek yerine, “hedefe giden yolu” kestirmeye çalışırlar ki, bunun siyasetteki adı “strateji”dir... İyi bir strateji çizen lider, “hedefe” ulaşır... “Yanlış strateji” üzerinde yürüyen lider ise, “çıkmaz sokak”larda kaybolmaya mahkûmdur...
Şu anda, Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un önünde de bir “labirent bulmaca” vardır... Evet, önünde “3 çıkış yolu” vardır... Ama bu yollardan “hangisine” karar verecek ve onu “hangi yol” hedefine ulaştıracaktır?.. Sanıyorum Numan Kurtulmuş, bir “karar arefesinde”dir!. “Kritik bir süreç”ten geçmekte ve bir “yol ayrımı”nda bulunmaktadır...
“DÂVÂLAR CHP’DEN SERVİS EDİLDİ!”
Dün, biraz da “Kurtulmuş’un nabzı”nı ölçmek için, Topkapı’daki Eresin Otel’de verdiği öğle yemeğine katıldım... Acaba kararı netleşmiş miydi, yoksa “kafası hâlâ karışık” mı?..
Numan Bey; “Erbakan Hoca’nın sünneti”(!) gereği “hep geciktiği” toplantılar kadar olmasa bile, “biraz gecikmeli” geldiği toplantıda, “dünden-bugüne yaşanan süreç” hakkında kısa bir açış konuşması yaptı.
Özellikle “11 Temmuz’daki Büyük Kongre”ye vurgu yaptı... “Kongre’de 2 liste vardı” deyip, ekledi:
“Her iki listedeki genel başkan adayı bendim... Yani, benim üzerimde bir mutabakat vardı... Peki, ne oldu da 13 Temmuz’dan itibaren aleyhimde kampanya açıldı?.. Ne oldu da; Kongre’yi iptal ettirmek için bir dâvâ bombardımanı başlatılıp, 14 dâvâ birden açıldı?”
Numan Bey; bu “dâvâ bombardımanı”nın, “Şevket Kazan-Önder Sav görüşmesi”nden sonra başlatılmış olmasına özellikle dikkat çekiyor ve ekliyor:
“Mahkemeye delil olarak sunulan bu dâvâların hemen hepsi; CHP’nin yerel mahkemelere açtığı dâvâların örnekleri!.. Demek ki, Yargıtay’ın internet sitesinde bulunmayan bu dâvâ örnekleri, özel bir kurye ile CHP Genel Merkezi’nden gönderildi.”
Bu dâvâların, “aynı hakime düşmüş olması”nın da tesadüf olamayacağını söylüyor Numan Bey ve ekliyor: “Bu da, yargının nasıl siyasallaştığını göstermeye yeterlidir!”
ANKARA’DAKİ YEMEKTE KİMLER VARDI?

Kurtulmuş parti kurar mı? Kursa tutar mı?

  rcakir@gazetevatan.com
Ruşen Çakır
Numan Kurtulmuş önce Genel İdare Kurulu’nun, ardından il başkanları ve belediye başkanlarının büyük çoğunluğunun desteğini aldı ve galiba kendisini Saadet Partisi’nden ayrılıp yeni bir parti kurmanın eşiğinde buldu. Dün bir grup muhafazakâr gazeteci ve aydınla görüşen Kurtulmuş, bugün-yarın kamuoyunun karşısına çıkıp yeni partiye start verdiklerini açıklayabilir.

Kurtulmuş liderliğindeki yeni bir partinin şansını tartışmadan önce zamanlamayı ele alalım: Anlaşıldığı kadarıyla Kurtulmuş, kayyum eliyle düzenlenecek olan SP kongresine katılmayacak ve ondan önce yeni parti için kolları sıvayacak. Bu haliyle kongreyi kazanma ihtimali çok ama çok düşük olduğu için böyle yapması isabetli olur. Aksi takdirde “kongreyi kazanamayınca çekip gitti” denir ki daha baştan Kurtulmuş ve yeni partisinin imajı ciddi bir şekilde zedelenmiş olur. Kongre demişken, eğer bazı SP’liler, Necmettin Erbakan faktörünü öne çıkarıp yapılmış olan kongrenin iptalini istediğinde Kurtulmuş bizzat olağanüstü kongreye gitmeye yanaşmış olsaydı, durum bugünkünden hayli farklı olabilirdi. Neyse, zamanı geriye sarmak mümkün olmadığı için ileriye bakmaya devam edelim..

Hem solcu, hem İslamcı

Türban ve Ötesi

Marmara Üniveritesinden öğretim üyesi dostumuz arıyor:
- Türban yasağının uygulandığı tek üniversite bizimkiydi, diyor, bizde de rektörün değişmesiyle birlikte yasak kalktı... Artık türbanlı öğrenciler hem kapuse hem sınıflara girebiliyor...
Ortada Kemal Kılıçdaroğlu’nun çözmesi gereken bir sorun kalmadı. Ne var ki CHP Genel Başkanı bu konuda hala ısrarlı.
Aynı azimle “Anayasayı değiştirelim” çabasına da girmiş bulunuyor. Sanki demokratikleşme AKP’nin umurundaymış, sanki AKP çoğunluğuyla yapılacak bir anayasaya CHP’nin görüşleri sokulabilirmiş gibi...
Güncel onca sorun ise nedense CHP’nin ilgi alanına girmiyor.
Örneğin 800 bin memur adayı şu sırada kopya skandallarına sahne olan KPSS ile boğuşuyor. Doktorlar TUS bunalımında.
Türkiye’nin sınav sistemi çöktü. Gençler yalnız bırakıldı.
Ege’de çevre protestoları aldı başını gidiyor.
HES’ler yurt çapında tepkilere yol açıyor...
CHP bu konularda da sessiz.
Telefonlar dinleniyor...
Son olarak Deniz Baykal veya Hanefi Avcı vakasında görüldüğü gibi... Hoşa gitmeyen kimi kişiler ses kayıtları ve kasetlerle vuruluyor...

Cemil İpekçi’nin defilesine karşı çıkışın perde arkası!

YENİ ÖĞRENDİM

Cumartesi ve pazar günleri Mardin’deydim. Cemil İpekçi’nin “olay yaratan” defilesini izlemek için gittim.

Açıkçası “çok da iyi ettim” diyorum kendi kendime. Çünkü gerçekten bir defilede bugüne kadar izlemediğim “görsel bir şölene” tanıklık ettim öncelikle.

Sonra; üçüncü kez gittiğim Mardin’de bu kez halkla daha çok sohbet etme olanağı buldum. Mardin ve Mardinlilerle ilgili bilgi ve gözlemlerim hayli zenginleşti.

HARİKA DEFİLE: Öncelikle defileden söz etmek istiyorum. Gerçekten müthişti. Kıyafetler çok çarpıcıydı. Sahne düzeni ve üç boyutlu bilgisayar gösterisi alışılmışın dışındaydı. Ama en önemlisi Mardinli kadınların ortaya çıkardığı yeteneğin, uluslararası alanda değer görmesi çok anlamlıydı.

Defileyle ilgili haberleri zaten günlerdir gazetelerde okuyor televizyonlarda izliyorsunuz. Ben size “toplu namazlarla” gösterilen tepkilerin gerçek nedenini, bizzat Mardinlilerin tanıklığı ile anlatmak istiyorum.

Aslına bakarsanız gösterinin yapıldığı Kasımiye Medresesi üzerinden koparılan fırtına tamamen sahte. Anladığım kadarıyla defile burada değil de herhangi bir mekânda da yapılsa, belli çevreler aynı gürültüyü yine çıkaracaktı.

PİSLİK İÇİNDEYDİ: Çünkü Kasımiye Medresesi’ni daha önce de görmüştüm. O sırada henüz restorasyon çalışmaları başlamıştı. Her tarafı yıkık döküktü, kimi ayyaşların, berduşların mekânıydı, pislik içindeydi.

Restore edildikten sonra medresede pek çok etkinlik yapıldı. “Toplu namazcıların” savunduğu “burada içki içilecek, burası mankenlerin yeri değil” savlarının tamamen palavra olduğunun en büyük kanıtı da zaten bu etkinlikler.

Üstatlara isyan çağrısı


TARAF Gazetesi yazarı Roni Margulies, şair Necip Fazıl’ın Yahudi düşmanlığı yaptığına dair sert bir yazı yazmış.


Necip Fazıl’ın her taşın arkasında Yahudi arayan, Hitler’e hafiften arka çıkan, Yahudilerin bütün kötülüklerin anası olduğunu öne süren satırlarını alıntılamış.
Ardından da...
“Böyle birinin adı nasıl oluyor da sokaklara, okullara, kültür merkezine veriliyor” diye sormuş.
* * *
Roni bir Yahudi’dir...
Durun, hemen üstüne atlamayın bu bilginin.
Roni, aynı zamanda sıkı bir İsrail karşıtıdır. İsrail’e en yaman eleştirileri o getirir.
Ne zaman Filistin’in üstüne bombalar yağsa...
Muhafazakâr medyamız, hemen Roni’nin kapısını çalar.
Ve Roni, İsrail’e saydırdıkça saydırır.
Muhafazakâr basınımız da bu saydırmaları manşete çeker, “Bakın, bir Yahudi de İsrail’i eleştiriyor” havasıyla...
* * *

Dehşetli Dünya Sarhoşluğu

Mİlyonlarca Müslüman dünya sarhoşluğu içinde. Sadece pek gafiller ve cahillerden ibaret değil bu güruh. İçlerinde beş vakit namaz kılanları, oruç tutanları, hacca ve umreye gidenleri, ben pek dindarım diye böbürlenenleri de var.
Dünya sarhoşluğu ve dünya şehvetleri... Nedir bunlar?
• Birincisi: Parayı, altını gümüşü, lirayı doları euroyu ana değer kabul etmek, paraya ve maddeye çılgınca ve beyinsizce âşık ve meftun olmak.
• İkincisi: Hiç ölmeyecekmiş gibi şu fânî, aldatıcı, oyalayıcı dünya için çalışmak, âhireti unutmak ve ona hazırlanmamak.
• Üçüncüsü: Müslüman oldukları halde, kafirlerin en beyinsizleri gibi kâfirâne bir hayat sürmek, onları her işte, her hususta taklit etmek.
• Dördüncüsü: Serveti, malı, parası, zenginliği onu gurura, kibre düşürmek.
• Beşincisi: Lükse kaçmak. Lüks meskenleri, lüks yazlıkları, lüks binitleri, lüks dekorasyonu, lüks giyim kuşamı, lüks âlet ve cihazları ile kara toprağa girinceye kadar öğünüp durmak.
• Altıncısı: Dünya hayatının bir sınav olduğunu unutmak, başarılı olmak için gayret göstermemek, çalışmamak.
• Yedincisi: Yularını benliğinin/nefsinin eline vermek.
Evet milyonlarca zamane Müslümanı ahlak ve fazilet şişelerini taşa çalıp kırmıştır. Kanaat, zühd, takva, tevâzu büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Ramazanda açlıktan, sefaletten intihar eden Müslümanlar varken, birileri lüks ve debdebe içinde beş yıldızlı iftar ziyafetleri vermiştir.
Milyonlarca zekata muhtaç fakir ve miskin Müslüman varken, zekatlar Kur'ana aykırı olarak toplanıp harcanıyor.

Minareler süngümüz; Cami avluları podyumumuz!

Tayyip Erdoğan, Anayasa değişiklikleri halk oylamasında kabul edildikten hemen sonra yeni bir Anayasa için herkesin çalışmalara başlamasını istedi hatta ABD’deki başkanlık sistemini savunmasıyla bilinen Burhan Kuzu’ya alenen talimat bile verdi.
Erdoğan, ısrarla Yeni Anayasa’yı genel seçimlerden sonra oluşacak parlamentonun yapabileceğini söylerken, Kemal Kılıçdaroğlu, “Elimizi tutan mı var, hemen yapalım” diye cevap verdi ve dokunulmazlıkların yeniden düzenlenmesi ve seçim barajının düşürülmesi ile ilgili Anayasa maddelerinin hemen değiştirilebileceğini söyledi. Bu iki konudan rahatsız olan Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu samimiyetsiz bulduğunu ifade edince, o da “Gerekçen nedir?” diye sordu.
Erdoğan ve Kılıçdaroğlu TESK Genel Kurulu’nda aynı odada buluştu. Erdoğan, Kılıçdaroğlu’na “Başörtü meselesini devamlı dillendirdiniz, söylediniz. Bugünden tezi yok hemen adımı atalım. Hemen ekipleri kuralım, çalışmaya başlayalım” dediğini açıkladı. 

Gül’den CHP liderine övgü

ABD’deki temaslarını tamamlayan Gül, dönüş yolunda önemli açıklamalarda bulundu. Atlantik üzerinde Gül, HSYK’ya atamadan, görev süresi, başkanlık sistemine kadar soruları cevapladı
Cumhurbaşkanı Gül, DGM’lerle özel yetkili mahkemeler arasındaki tek farkın üniforma olduğunu söyledi.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılıp yerine özel yetkili mahkemeler kurulurken kendisinin başbakan olduğunu hatırlatan Gül, bu konuda şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu mahkemeler kurulurken hukuk danışmanlarım ‘Bu yetkiler çok fazla’ diyerek kaygılarını dile getirdiler. Ancak bazı kurumlar, ‘Bunlar çok önemli’ diye bastırdılar.
Güzel de DGM’lerin sadece insanları değişti, üniformları çıktı. Bütün bunlara bakmak lazım.”
Dosya:http://91.93.103.35/icerik/100927-114435-erg.jpg







Amerika’dan dönüşte Cumhurbaşkanı Gül ile iç politika ağırlıklı bir söyleşi yaptık. Sorularımız ve Gül’ün cevapları şöyle:
• Referandumdan sonra siyasi hava yumuşadı izlenimi var. Ne diyorsunuz?
Böyle olması lazım... Siyaset bütün enerjisini karşılıklı mücadeleye değil ülke için de harcamalı. Buna ihtiyaç var. Kutuplaşma seçimlerde oluyor, ama seçimden sonra geçmesi lazım. Hiçbir zaman onarılamaz bir yara gibi görmedim. İddialı seçimlerde bu hep böyle olur. İnşallah olacak. Türkiye’nin geleceğine olan inancım her zamankinden kuvvetli.

Hz. Muhammed ve Türkler


hasandemir54@hotmail.com

Kırk yılını, “Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler” bahsine vakfetmiş Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı aynı isimli eserinin “Osmanlı Türkleri” bölümünde, “İşte Hz. Peygamber’in Sahabeden Yüseyr b. Câbir’den gelen uzun bir hadisi ve o hadiste tasvir ettiği savaş sahneleri” dedikten sonra, “Müslümanların koca bir Haçlı zihniyetine karşı yaptıkları” bir harbi anlatan o ünlü Hadisi nakleder:
“İşte o harplerinizde Müslümanlar ölüm için bir öncü fırka kuracak, ta gece aralarına girinceye kadar çarpışacak, hiçbir taraf galip gelemeyecek ve öncü fırkalar bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için tekrar bir öncü fırkası daha kuracak, gece aralarını ayırıncaya kadar çarpışacak, onlar da, bunlar da, hiçbiri galip gelemeyecek, bu fırka da bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için yine bir öncü fırka teşkil edecek, öyle ki galip gelmedikçe geri dönmeyecekler ve akşama kadar çarpışacaklardır. Nihayet onlar da bunlar da geri dönmeyecek, hiçbiri galip gelemeyecektir.

Öcalan’dan Mandela çıkar mı?

Hükümetle BDP arasındaki görüşme, muhalefet cephesinin ortanca partisi tarafından “sert bir dille” eleştirilmişti, biliyorsunuz.
Sert açıklamaların aranan ismi Oktay Vural “Anayasanın, PKK’nın istekleri doğrultusunda masaya yatırıldığını”, görüşmeye katılan isimlerin (Cemil Çiçek’in, Sadullah Ergin’in filan), “ellerinde Öcalan’ın yol haritasıyla” PKK’yla direkt müzakereye başladıklarını ileri sürmüştü.
Bunları biliyorsunuz ama küçük bir hatırlatma yapmakta yarar gördüm...
Konu şu:
Oktay Vural’ın açıklamasından da anlaşılacağı üzere, MHP, Meclis’teki Kürt partisini (yani BDP’yi), sadece PKK’nın sözcüsü değil, bizatihi “PKK’nın kendisi” olarak görüyor.
Böyle midir?
Bunun cevabını, anayasa değişikliği oylamasında ve referandum sürecinde MHP’yle ortak hareket eden, daha doğrusu MHP’yi hiç üzmeyen BDP’nin şahin Eş Başkanı Selahattin Demirtaş versin.
Burada, sert açıklamaların aranan ismi Oktay Vural’a da açıklama hakkı doğuyor tabii. İsterse kullanabilir...
Mahut paket parlamentoda görüşülürken boykotçular arasında BDP de vardı. Hatta BDP, direkt kendisini ilgilendiren “parti kapatma konusu” müzakere edilirken Meclis’e girmeyerek maddenin paketten düşmesini sağlamış, zımni ortağı MHP’nin memnuniyetine memnuniyet katmıştı.
Demek ki MHP, anayasa değişikliği oylamasında ve referandum sürecinde “bizatihi PKK olan” partiyle işbirliği yaptı.
Böyle mi okumalıyız?

SAADET’TEN AKP’YE BEŞ PUAN HEDİYE..

27 Eylül 2010
Başbakan seçim tarihini açıkladı.. Haziran’da sandık dedi..
Dediği anda da her kesin kafasına aynı soru düştü..
Ne olur?
Gören, tanıyan bana da soruyor; ne olur?
Elimde ölçü aleti yok.. Araştırma şirketim de yok.. Bu yüzden diyorum yüzde işini bilmem..
Tahmin et diye ısrar ediyorlar; üç aşağı beş yukarı!.
Valla diyorum bu işin üç aşağısı, beş yukarısı yok.. Şu kadarını söyleyebilirim.. AKP için ne tahmin ediyorsanız, yüzde kaç öngörüyorsanız üzerine beş puan koyun..
Beş puan!..
Neden mi?
Saadet oyları..
Erbakan Saadet’i bitirdi.. O parti daha da iflah olmaz, seçime kadar hiç olmaz.. Numan Kurtulmuş ile parti bir damar yakalamıştı.. AKP’nin tabanına hitap eden o damarla Saadet yüzde yedilere, çıkmıştı..
Kurtulmuş kalsa da gitse de fazla bir şey değişmez.. Yeni parti kursa da fark etmez.. O damar çatladı.. Yüzde yedi olsa olsa bundan sonra ancak yüzde iki olur..
Yüzde beş AKP’ye geri döner..