Erdoğan'ı kepenkleri kapatılmış karşılayan Hakkari'nin dün Kılıçdaroğlu'nu coşkuyla karşılaması nasıl mümkün oldu?
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, önceki akşam İstanbul’da yazarlara eğitim politikasını anlatırken sorulunca, Hakkâri’de meydana bir kişi de gelse çıkıp ona konuşma yapacağını söylemişti. Bu soruya muhatap olmasının nedeni, geçen hafta Cuma günü Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Hakkari’de gördüğü karşılama olmuştu. BDP eski eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın bağımsız olduğu Hakkari’de bütün dükkanların kepenkleri kapatılmış, sokaklar boşaltılmıştı. Bir kısmı AK Parti teşkilatı tarafından Van’dan taşınmış olduğu anlaşılan kalabalığın sayısı, toplamı bini bulduğu bildirilen polislerin sayısından azdı.
Başbakan bu duruma kızgınlığını hafta sonu değişik vesilelerle yaptığı konuşmalarda dile getirmiş, bu eylemi BDP’li belediyeye bağlamış ve kepenklerin zorla kapatılmasını ticaret özgürlüğüne darbe olarak nitelemişti.
Gazeteci ve yazarlar o nedenle bugünkü Van, Hakkâri, Bitlis turu öncesinde Kılıçdaroğlu’na o yakıcı soruyu sorma ihtiyacı hissetmişlerdi.
Kılıçdaroğlu Van’da ‘CHP için idare eder’ bir kalabalığa hitap edip Hakkari’ye geçtiği sırada Ankara’da konuşan Erdoğan, kepenk kapatma eylemini Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu’na şikayet ediyordu.
Destek ve nispet
Ancak televizyonlarını açıp haberleri izleyenlerin de görmüş olabileceği gibi, Hakkari’de ‘CHP için inanılması zor’ bir görüntü vardı. En azından mitingin yapıldığı meydandaki dükkânların açık olduğu görülüyordu. Dahası binlerce kişi Kılıçdaroğlu’nun dinlemeye gelmişti; meydan tıklım tıklım doluydu.
Gelenlerden hangilerinin CHP’ye destek için orada olduğu da belli gibiydi. Kürsü önünde toplanmış ellerinde CHP bayraklarıyla, tek tük Türk bayraklarıyla slogan atan, belki bir kısmı çevre il ve ilçelerden genle, belki binbeşyüz kişilik bir kalabalıktı onlar. Onların en az dört katı kalabalık ise alanın geri kalanını ellerinde hiçbir pankart, bayrak olmadan sessizce doldurmuştu.
Onların Kılıçdaroğlu’na destek vermekten çok, Erdoğan’a nispet için oraya gelen BDP’liler olduğu kolaylıkla tahmin edilebilirdi.
BDP muhtemelen ‘Buralar benden sorulur, istediğimi vezir ederim’ demek istiyordu ama, sonuçta CHP yıllar sonra Hakkari’de, daha birkaç ay önce baskına uğrayan sınır karakolunu ziyaret amacıyla gelmek istenip de güvenlik güçlerince güvenliği garanti edilemediği için gelemediği Hakkari’de inanılmaz bir fotoğraf vermiş oldu. Erdoğan, Kılıçdaroğlu başa gelene kadar CHP’nin Doğu ve Güneydoğu’ya gidemiyor olmasının ekmeğini doğrusu çok yedi. Şimdi Kılıçdaroğlu bölgede her yere girebiliyor görüntüde, roller değişme eğiliminde. Ama yalnızca miting alanlarında değil bu rol değişimi.
Sorun var mı, yok mu?
Kürt sorununda AK Parti ve CHP arasındaki rol değişimi, Kürt sorununa yaklaşımda da kendisini gösteriyor. Erdoğan’ın 2005 Ağustos’undaki ‘Kürt sorunu var, çözmek de boynumun borcu’ konuşması, 2009 yaz başındaki ‘Açılım’ rüzgârıyla yalnız bölgede değil, tüm ülkede çatışma ortamının bitmesini isteyen çoğunlukta bir umut doğurmuştu.
O günlerin Türkiye’sine dışarıdan bakan birinin, bugüne bakıp gözlerine inanması zor. Erdoğan geçenlerde, hem de eşinin memleketi Siirt’te en açık şekliyle ‘Kürt sorununun olmadığı, ancak Kürt kökenli vatandaşların sorunları olduğunu’ söyledi. Bu aslında Erdoğan’ın Van konuşmasında CHP’nin tek parti döneminde başlayıp AK Parti iktidarına dek devam eden ‘İnkâr politikasını’ uygulayanların söylemine daha yakın bir söylemdi.
Ancak bu kez Kürt sorunu söylemi CHP’nin eline geçmişti. Geçenlerde partinin taze kanı Sezgin Tanrıkulu tarafından ilan edilen demokratikleşme hedefleri ile Yüzde 10 barajının düşürülmesi, faili meçhul cinayetlerin araştırılması ve en önemlisi, BDP’nin özerklik tezine karşı, tamamen Avrupa Konseyi kriterleri ve üniter yapı içinde yerel yönetimlere özerklik tanınması gibi vaatler CHP’ye bakışı değiştirdi.
Dün Hakkari’de ‘CHP’ye göre izdihamı’ gören Kılıçdaroğlu’nun omzunda poşu ile Kürt sorununa demokratik çözümü anlatası da bunu gösteriyordu.
Çok ilginç bir seçim süreci yaşıyoruz, çok…
24 Mayıs 2011 Salı
Vallahi pes!
24 Mayıs 2011 Salı Ben “Machiavelli” diyeyim, siz Makyavel anlayın... Floransalı bir zattır... Bir siyasetçidir... Bunun bir de sonuna “izm” getirilen “görüşleri” vardır.
Bu görüşler şu şekilde özetlenebilir:
Ne adaleti? Adalet diye bir şey yoktur. Adalet güçlüden yana olduğunda adalettir.
Başarıya giden her yol mubahtır.
Size bir kötülük yapıldığında, buna “misliyle” karşılık vermelisiniz.
Maksadınız iktidar ve “sonsuz erk”e ulaşmaksa, hiç çekinmeden her türlü pisliği yapabilirsiniz.
Bu görüşlerin “bireyselcilik” ve “bencillik” gibi, ancak psikiyatri konusu olabilecek alt başlıkları da vardır ama aynı zamanda bir “gösteren” (teşhir eden) olarak Machiavelli’in değerinden ve öneminden bir şey eksiltmezler.
Denilebilir ki, “Amaca giden yolda her türlü pisliği meşru gören Machiavelli, iktidar hırsıyla yanıp tutuşanların kolektif bilinçaltını ele vermiştir, bir anlamda ‘Kral çıplak’ demiştir, üstelik kötü kişi olma pahasına bunu yapmıştır...”
Doğrudur...
Makyavelizm çünkü, siyasette ve “devlet yönetiminde” açıklayıcı bir yordamdır hâlâ...
Bu sıkıcı girizgâhtan sonra, sözü Kemal Kılıçdaroğlu’na getireceğim anlaşılmıştır...
Zaten “saplantılı yazarınız” yemedi içmedi, sözü Kılıçdaroğlu’na getirecek uygun bir fırsat aradı ve çok şükür bulmakta gecikmedi.
Hatırlarsanız Trabzon’a gitmiş, orada yaptığı konuşmada “Trabzonspor’u da biz şampiyon yaparız” gibilerden laflar etmişti.
Her müşkülümüze anında yetişiyordu zaten.
Her problemimizi çözüyordu.
İşsizlik mi? “Ancak biz ortadan kaldırırız...”
Gelir dağılımı adaletsizliği mi? “Herkese maaş dağıtırız, hallederiz.”
Köylünün elektrik borcu mu? “Sileriz...”
Mazot mu? “Ondan kolay ne var... Fiyatını düşürürüz...”
Bu “vaatler kalemi” ister istemez “kaynak” sorununu gündeme getiriyor, “Kemal Bey bu parayı nerden bulacak?” türünden sorulara yol açıyordu ama doğru soru şu olmalıydı bence: “Kimin parasını kime dağıtıyorsun?”
Kamu kesesinden istihdam yaratabilirsin...
Bir çözümdür.
Nitekim, bir konuşmasında, “İktidara geldiklerinde, bazı işletmeleri özelleştirmeden muaf tutacaklarını” söylemişti... Dünyanın 40’lı yıllarda terk ettiği “devlet kapitalizmi” uygulamasına işlerlik kazandırarak, “kamu sübvansiyonlarıyla” işsize maaş dağıtacak. Yani, batıracak... Sovyet Rusya bile batmıştı, “cennet vallahi” dedikleri İsveç bile batmıştı da, kurtuluşu Kemal’lerini ayıklayıp “serbest piyasa ekonomisine” dönmekte bulmuşlardı.
Hadi, anakronik de olsa, hiçbir geçerliliği ve ciddiyeti bulunmasa da, bir fikirdir, bir çözümdür...
Peki, Trabzonspor’u nasıl şampiyon yapacaksın?
Hangi KHK’yla?
Hangi yasa ve yönetmelikle?
İktidara giden her yol meşrudur, tamam da... İktidara götürecek yolların, bu yollarda kullanılacak araçların istinat ettiği “somut karşılıklar” olmalıdır... Bir rasyonaliteye dayanmalıdır... Değil mi?
Dün, yeni bir beyanatını okudum...
Çorum’a gitmiş, Çorum takımının küme düşmesini AK Parti hükümetiyle ilişkilendirmiş. Demek ki Kemal Bey iktidarda olsa, Çorumspor ligden düşmeyecek, belki de bir üst lige terfi edecekti...
Bu beyanatı okuyunca “pes” dedim,
İdrak, izan, akıl, dimağ dumura uğruyor ki, başka da bir şey diyemedim.
Pes! Sadece pes!
Bu görüşler şu şekilde özetlenebilir:
Ne adaleti? Adalet diye bir şey yoktur. Adalet güçlüden yana olduğunda adalettir.
Başarıya giden her yol mubahtır.
Size bir kötülük yapıldığında, buna “misliyle” karşılık vermelisiniz.
Maksadınız iktidar ve “sonsuz erk”e ulaşmaksa, hiç çekinmeden her türlü pisliği yapabilirsiniz.
Bu görüşlerin “bireyselcilik” ve “bencillik” gibi, ancak psikiyatri konusu olabilecek alt başlıkları da vardır ama aynı zamanda bir “gösteren” (teşhir eden) olarak Machiavelli’in değerinden ve öneminden bir şey eksiltmezler.
Denilebilir ki, “Amaca giden yolda her türlü pisliği meşru gören Machiavelli, iktidar hırsıyla yanıp tutuşanların kolektif bilinçaltını ele vermiştir, bir anlamda ‘Kral çıplak’ demiştir, üstelik kötü kişi olma pahasına bunu yapmıştır...”
Doğrudur...
Makyavelizm çünkü, siyasette ve “devlet yönetiminde” açıklayıcı bir yordamdır hâlâ...
Bu sıkıcı girizgâhtan sonra, sözü Kemal Kılıçdaroğlu’na getireceğim anlaşılmıştır...
Zaten “saplantılı yazarınız” yemedi içmedi, sözü Kılıçdaroğlu’na getirecek uygun bir fırsat aradı ve çok şükür bulmakta gecikmedi.
Hatırlarsanız Trabzon’a gitmiş, orada yaptığı konuşmada “Trabzonspor’u da biz şampiyon yaparız” gibilerden laflar etmişti.
Her müşkülümüze anında yetişiyordu zaten.
Her problemimizi çözüyordu.
İşsizlik mi? “Ancak biz ortadan kaldırırız...”
Gelir dağılımı adaletsizliği mi? “Herkese maaş dağıtırız, hallederiz.”
Köylünün elektrik borcu mu? “Sileriz...”
Mazot mu? “Ondan kolay ne var... Fiyatını düşürürüz...”
Bu “vaatler kalemi” ister istemez “kaynak” sorununu gündeme getiriyor, “Kemal Bey bu parayı nerden bulacak?” türünden sorulara yol açıyordu ama doğru soru şu olmalıydı bence: “Kimin parasını kime dağıtıyorsun?”
Kamu kesesinden istihdam yaratabilirsin...
Bir çözümdür.
Nitekim, bir konuşmasında, “İktidara geldiklerinde, bazı işletmeleri özelleştirmeden muaf tutacaklarını” söylemişti... Dünyanın 40’lı yıllarda terk ettiği “devlet kapitalizmi” uygulamasına işlerlik kazandırarak, “kamu sübvansiyonlarıyla” işsize maaş dağıtacak. Yani, batıracak... Sovyet Rusya bile batmıştı, “cennet vallahi” dedikleri İsveç bile batmıştı da, kurtuluşu Kemal’lerini ayıklayıp “serbest piyasa ekonomisine” dönmekte bulmuşlardı.
Hadi, anakronik de olsa, hiçbir geçerliliği ve ciddiyeti bulunmasa da, bir fikirdir, bir çözümdür...
Peki, Trabzonspor’u nasıl şampiyon yapacaksın?
Hangi KHK’yla?
Hangi yasa ve yönetmelikle?
İktidara giden her yol meşrudur, tamam da... İktidara götürecek yolların, bu yollarda kullanılacak araçların istinat ettiği “somut karşılıklar” olmalıdır... Bir rasyonaliteye dayanmalıdır... Değil mi?
Dün, yeni bir beyanatını okudum...
Çorum’a gitmiş, Çorum takımının küme düşmesini AK Parti hükümetiyle ilişkilendirmiş. Demek ki Kemal Bey iktidarda olsa, Çorumspor ligden düşmeyecek, belki de bir üst lige terfi edecekti...
Bu beyanatı okuyunca “pes” dedim,
İdrak, izan, akıl, dimağ dumura uğruyor ki, başka da bir şey diyemedim.
Pes! Sadece pes!
CHP, BDP ve PKK elele!
CHP ile BDP elele.. Yanlarında da KCKadı altındaki örgütlenmesi ile PKK var.
Niye böyle söylüyorum?
Çünkü “örgütün emri ile kepenk indiren”, “örgütün emri ile kepenk açan Hakkari’deki esnaf”, AK Parti mitinginde kepenkleri indirmiş. CHPGenel Başkanı geldiğinde ise kepenkleri açmış.
Ne diyelim, hayırlı uğurlu olsun.
Olsun da, benim anlamadığım bir konu var.
Bu mesajla,Hakkarililer ne demek istediler?
“CHP iktidarı döneminde bölgemizde yaşanan 18 bin faili meçhul cinayete onay mı vermiş oldular? CHP iktidarı döneminde hesabı sorulmayan, Mardinli vatandaşlara dışkı yedirilme olayına onay mı verdiler?”
Dışkı yedirilmesine onay mı veriyorlar ki, dışkı yedirenleri mahkemeye sevkeden “AKParti’ye protesto”, dışkı yedirenleri sorgulamayan “CHP’ye destek” veriyorlar!
Kimbilir, örgütün bir bildiği mutlaka vardır.
Kemal Bey’e destek verdiklerine göre, Silivri’de yargılanan Ergenekonculara da sempati ile bakıyorlar demektir.
Öyle ya; CHPGenelBaşkanı Kemal Bey, “Örgüt nerede, söyleyin de gidip, üye olayım” demişti.
O örgütü, en iyi Hakkarililer bilmeliydi..
Olağanüstü Hal’de, Ergenekon isimli derin örgütün yargısız infazlarından, en büyük zararı onlar görmüş olmalılar..
Ama; gördükleri zararı unutmuşlar, Ergenekon’a sahip çıkan CHP’ye destek veriyorlar!
Ne diyelim, haydi hayırlısı!
•
CHPGenel Başkanı, PKK emri ile kapanan kepenkler için şöyle demiş: “Kepenk kapanıyorsa, kepengi kapatandan çok, siyasi iktidarın şunu düşünmesi lazım: ‘Bu kepenkler neden kapanıyor? Siz, kapanan kepenklerden dolayı esnafı, yerel yöneticileri suçlayacağınıza, dönüp kendinize bakmanız lazım. Bir neden var bunda, bir sorun var burada.”
Bu söylem, size tanıdık geliyor değil mi?
BDP’liler de, kınayamadıkları terörist saldırılar sonrasında ne diyorlar: “Kürtler dağa çıkmışlarsa, burada bir sorun var demektir. Karakollara saldırı varsa, burada bir sorun var demektir.”
Yaklaşım aynı..
BDP ile CHPaynı çizgide.
İkisi de, olaylara, “PKK saldırıyorsa, bir sorun var demektir. Saldırandan çok, saldırtana bak” mantığı ile yaklaşıyorlar.
“Uluslararası şer güçlerinin ittifakı ile bir oyun oynanıyor” penceresinden olaylara bakmaya hiç niyetli değiller.
Zorla kepenk indirtiliyor, insanlar tehdit ediliyor, CHPGenel Başkanı ise, “Demek ki sorun var” diyerek, “örgütün tehditlerini meşru” görüyor.. Haklı gibi göstermeye çalışıyor!
•
Kemal Bey Hakkari’de diyor ki, “Kimsenin, halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarını aylarca hapiste tutmasını istemiyoruz.”
BDP’ye sahip çıkarak, oy toplayacağını sanıyor. Ama o belediye başkanlarına yönelik suçlamaların, aslında BDP’lilikten de ayrı, PKK lehine çalışma olduğunu unutuyor.
Kemal Bey, PKKsanıklarına sahip çıkıyor.
Ama, “PKK’lılara sahip çıkma”nın adını “seçilmiş belediye başkanı” olarak koyuyor.
Seçilmiş belediye başkanlarına sahip çıkacak idiysen, 1999’da seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’ı hapse atan Yargıtay üyesi Naci Ünver’in partine olan üyeliğini sildir.
Şiir okuyan belediye başkanını, 4 ay cezaevine attıran oyu kullanan Yargıtay üyesi Yusuf Kenan Doğan’ın CHP üyeliğini sildir..
Sildir ki, “seçilmiş belediye başkanları”na saygılı olduğunu görelim.. “Güneydoğu’daki belediye başkanlarına sahip çıkma”nın arkasında, “PKK’lılara sahip çıkma olmadığı”nı anlayalım.
•
Kemal Bey, dün Hakkari’de bir anısını anlatıyor: “Ben ilk kez Hakkari’ye geliyorum. 80 ili görmüştüm, Hakkari’yi görmemiştim. Bürokratken Van'a geldiğimde, Hakkari’ye gelmek istemiştim, o zaman güvenlik güçleri bırakmadılar, 'Hakkari'ye gitmeniz riskli olur' dediler, bırakmamışlardı.”
Demek ki ne imiş?
Demek ki; Kemal Bey’in bürokratlık yaptığı 1992-1998 arasında, yani CHP’nin kenarından köşesinden iktidarda olduğu dönemlerde Hakkari güvensiz bir ilmiş.
Ama 2011’de,AKParti iktidarında, Hakkari güvenli bir ilmiş.
Eee. Bazen farkında olmadan, gerçekleri de söyleyiveriyor,Kemal Bey!
Veyahut da, oradaki güvensizliğin kaynağı olan PKK söz vermiştir kendisine..
“Gel, sana dokunmayacağız.” O da, daha önce güvensiz bulduğu şehire, bu sebeple gelmiştir.
Niye böyle söylüyorum?
Çünkü “örgütün emri ile kepenk indiren”, “örgütün emri ile kepenk açan Hakkari’deki esnaf”, AK Parti mitinginde kepenkleri indirmiş. CHPGenel Başkanı geldiğinde ise kepenkleri açmış.
Ne diyelim, hayırlı uğurlu olsun.
Olsun da, benim anlamadığım bir konu var.
Bu mesajla,Hakkarililer ne demek istediler?
“CHP iktidarı döneminde bölgemizde yaşanan 18 bin faili meçhul cinayete onay mı vermiş oldular? CHP iktidarı döneminde hesabı sorulmayan, Mardinli vatandaşlara dışkı yedirilme olayına onay mı verdiler?”
Dışkı yedirilmesine onay mı veriyorlar ki, dışkı yedirenleri mahkemeye sevkeden “AKParti’ye protesto”, dışkı yedirenleri sorgulamayan “CHP’ye destek” veriyorlar!
Kimbilir, örgütün bir bildiği mutlaka vardır.
Kemal Bey’e destek verdiklerine göre, Silivri’de yargılanan Ergenekonculara da sempati ile bakıyorlar demektir.
Öyle ya; CHPGenelBaşkanı Kemal Bey, “Örgüt nerede, söyleyin de gidip, üye olayım” demişti.
O örgütü, en iyi Hakkarililer bilmeliydi..
Olağanüstü Hal’de, Ergenekon isimli derin örgütün yargısız infazlarından, en büyük zararı onlar görmüş olmalılar..
Ama; gördükleri zararı unutmuşlar, Ergenekon’a sahip çıkan CHP’ye destek veriyorlar!
Ne diyelim, haydi hayırlısı!
•
CHPGenel Başkanı, PKK emri ile kapanan kepenkler için şöyle demiş: “Kepenk kapanıyorsa, kepengi kapatandan çok, siyasi iktidarın şunu düşünmesi lazım: ‘Bu kepenkler neden kapanıyor? Siz, kapanan kepenklerden dolayı esnafı, yerel yöneticileri suçlayacağınıza, dönüp kendinize bakmanız lazım. Bir neden var bunda, bir sorun var burada.”
Bu söylem, size tanıdık geliyor değil mi?
BDP’liler de, kınayamadıkları terörist saldırılar sonrasında ne diyorlar: “Kürtler dağa çıkmışlarsa, burada bir sorun var demektir. Karakollara saldırı varsa, burada bir sorun var demektir.”
Yaklaşım aynı..
BDP ile CHPaynı çizgide.
İkisi de, olaylara, “PKK saldırıyorsa, bir sorun var demektir. Saldırandan çok, saldırtana bak” mantığı ile yaklaşıyorlar.
“Uluslararası şer güçlerinin ittifakı ile bir oyun oynanıyor” penceresinden olaylara bakmaya hiç niyetli değiller.
Zorla kepenk indirtiliyor, insanlar tehdit ediliyor, CHPGenel Başkanı ise, “Demek ki sorun var” diyerek, “örgütün tehditlerini meşru” görüyor.. Haklı gibi göstermeye çalışıyor!
•
Kemal Bey Hakkari’de diyor ki, “Kimsenin, halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarını aylarca hapiste tutmasını istemiyoruz.”
BDP’ye sahip çıkarak, oy toplayacağını sanıyor. Ama o belediye başkanlarına yönelik suçlamaların, aslında BDP’lilikten de ayrı, PKK lehine çalışma olduğunu unutuyor.
Kemal Bey, PKKsanıklarına sahip çıkıyor.
Ama, “PKK’lılara sahip çıkma”nın adını “seçilmiş belediye başkanı” olarak koyuyor.
Seçilmiş belediye başkanlarına sahip çıkacak idiysen, 1999’da seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’ı hapse atan Yargıtay üyesi Naci Ünver’in partine olan üyeliğini sildir.
Şiir okuyan belediye başkanını, 4 ay cezaevine attıran oyu kullanan Yargıtay üyesi Yusuf Kenan Doğan’ın CHP üyeliğini sildir..
Sildir ki, “seçilmiş belediye başkanları”na saygılı olduğunu görelim.. “Güneydoğu’daki belediye başkanlarına sahip çıkma”nın arkasında, “PKK’lılara sahip çıkma olmadığı”nı anlayalım.
•
Kemal Bey, dün Hakkari’de bir anısını anlatıyor: “Ben ilk kez Hakkari’ye geliyorum. 80 ili görmüştüm, Hakkari’yi görmemiştim. Bürokratken Van'a geldiğimde, Hakkari’ye gelmek istemiştim, o zaman güvenlik güçleri bırakmadılar, 'Hakkari'ye gitmeniz riskli olur' dediler, bırakmamışlardı.”
Demek ki ne imiş?
Demek ki; Kemal Bey’in bürokratlık yaptığı 1992-1998 arasında, yani CHP’nin kenarından köşesinden iktidarda olduğu dönemlerde Hakkari güvensiz bir ilmiş.
Ama 2011’de,AKParti iktidarında, Hakkari güvenli bir ilmiş.
Eee. Bazen farkında olmadan, gerçekleri de söyleyiveriyor,Kemal Bey!
Veyahut da, oradaki güvensizliğin kaynağı olan PKK söz vermiştir kendisine..
“Gel, sana dokunmayacağız.” O da, daha önce güvensiz bulduğu şehire, bu sebeple gelmiştir.
AK Parti neden kazanıyor?
24 Mayıs 2011 Salı Bu soruya çok değişik cevaplar üretmek mümkün.
Sayın Başbakan’ın karizması ön plana çıkarılabilir.
AK Parti teşkilatının çalışkanlığına, seçmenle kurabildiği özel ilişkilere dikkat çekilebilir.
Vesayet rejimine karşı yürüttüğü mücadele belirleyici olabilir.
2010 senesinde yakalanan çok yüksek büyüme oranı önemli bir neden olarak görülebilir.
Genel seçimlere çok az bir süre kala, Nisan 2011’de bütçenin bir milyar TL fazla vermesi de çok önemlidir; bendeniz sadece bu son nedenden AK Parti’ye oy verebilirim mesela.
Ama muhtemelen, bir partinin katıldığı üçüncü genel seçime de açık ara önde girmesinin tüm bunları da aşan bir şeyleri gerektirdiği düşünülebilir.
Meseleyi sadece ekonomiye dahi indirgesek, büyüme çok iyi, bütçe disiplini harika ama bunların seçmene doğrudan teması da şart.
Ve bu yakın temas 2002-2011 arası büyük ölçüde gerçekleşmiş gibi; görebilmek için önyargısız bakabilmek lazım galiba.
Bir-iki örnek vermeye çalışacağım; ne demek istediğimi örnekler anlatacaktır sanırım.
2002 senesinde yüzde 1.4 oranında olan gıda yoksulluk (açlık) oranı şimdi 0.5’e inmiş; açlık çekenlerin oranı yaklaşık üç kez azalmış.
Gıda ve gıda dışı genel tanımlı yoksulluk oranı 2002’de yüzde 27 iken bugün yaklaşık yüzde 18.
Kişi başına günde dört doların altında harcama yapanların oranı 2002 senesinde yüzde 30 iken şimdi yüzde 5.
Eğitim ve sağlık harcamaları da vatandaşa doğrudan temas eden konuların başlarında geliyorlar.
2002 senesinde 19 milyar TL olan toplam sağlık harcamaları bugün seksen milyarın üzerinde; bu büyüklükler özel artı kamu sağlık harcamalarına tekabül ediyorlar.
ABD doları bazında da 13 milyar dolardan altmış milyar dolara yükselen bir büyüklük söz konusu.
Kişi başına sağlık harcamaları 2002 senesinde 188 ABD doları iken bugün bu büyüklük bin dolara yaklaşıyor.
Söz konusu harcamaların özel-kamu ayırımı da 2002’den günümüze, devletin özel sektörden yoğun sağlık hizmeti satın alması sonucu kamuya doğru kaymış bulunmakta.
2002 senesinde hane halklarının toplam sağlık harcamaları içindeki payı yüzde yirmi iken bugün bu oran yüzde 15 dolayındadır.
Günümüzde toplam sağlık harcamalarının milli gelir içindeki payı yüzde yedi dolayındadır ve bu oran AB ortalamalarını yakalamış bulunmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) bütçesi Cumhuriyet tarihi içinde ilk kez Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bütçesinin üzerine çıkmış bulunuyor.
2011 senesinde MEB bütçesi 34 milyar TL iken MSB bütçesi 17 milyar TL; başka bir ifadeyle MEB bütçesi MSB bütçesinin yaklaşık iki katı olmuş durumda.
Savunma harcamalarının MSB bütçesi ile sınırlı olmadığı malum ama eğitim harcamaları da MEB ile sınırlı değil.
Görülebileceği gibi mesele sadece büyüme ve bütçe disiplini değil, bunları da aşan gelişmeler var.
AK Parti’nin seçim başarıları devlet sırrı değil.
Sayın Başbakan’ın karizması ön plana çıkarılabilir.
AK Parti teşkilatının çalışkanlığına, seçmenle kurabildiği özel ilişkilere dikkat çekilebilir.
Vesayet rejimine karşı yürüttüğü mücadele belirleyici olabilir.
2010 senesinde yakalanan çok yüksek büyüme oranı önemli bir neden olarak görülebilir.
Genel seçimlere çok az bir süre kala, Nisan 2011’de bütçenin bir milyar TL fazla vermesi de çok önemlidir; bendeniz sadece bu son nedenden AK Parti’ye oy verebilirim mesela.
Ama muhtemelen, bir partinin katıldığı üçüncü genel seçime de açık ara önde girmesinin tüm bunları da aşan bir şeyleri gerektirdiği düşünülebilir.
Meseleyi sadece ekonomiye dahi indirgesek, büyüme çok iyi, bütçe disiplini harika ama bunların seçmene doğrudan teması da şart.
Ve bu yakın temas 2002-2011 arası büyük ölçüde gerçekleşmiş gibi; görebilmek için önyargısız bakabilmek lazım galiba.
Bir-iki örnek vermeye çalışacağım; ne demek istediğimi örnekler anlatacaktır sanırım.
2002 senesinde yüzde 1.4 oranında olan gıda yoksulluk (açlık) oranı şimdi 0.5’e inmiş; açlık çekenlerin oranı yaklaşık üç kez azalmış.
Gıda ve gıda dışı genel tanımlı yoksulluk oranı 2002’de yüzde 27 iken bugün yaklaşık yüzde 18.
Kişi başına günde dört doların altında harcama yapanların oranı 2002 senesinde yüzde 30 iken şimdi yüzde 5.
Eğitim ve sağlık harcamaları da vatandaşa doğrudan temas eden konuların başlarında geliyorlar.
2002 senesinde 19 milyar TL olan toplam sağlık harcamaları bugün seksen milyarın üzerinde; bu büyüklükler özel artı kamu sağlık harcamalarına tekabül ediyorlar.
ABD doları bazında da 13 milyar dolardan altmış milyar dolara yükselen bir büyüklük söz konusu.
Kişi başına sağlık harcamaları 2002 senesinde 188 ABD doları iken bugün bu büyüklük bin dolara yaklaşıyor.
Söz konusu harcamaların özel-kamu ayırımı da 2002’den günümüze, devletin özel sektörden yoğun sağlık hizmeti satın alması sonucu kamuya doğru kaymış bulunmakta.
2002 senesinde hane halklarının toplam sağlık harcamaları içindeki payı yüzde yirmi iken bugün bu oran yüzde 15 dolayındadır.
Günümüzde toplam sağlık harcamalarının milli gelir içindeki payı yüzde yedi dolayındadır ve bu oran AB ortalamalarını yakalamış bulunmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) bütçesi Cumhuriyet tarihi içinde ilk kez Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bütçesinin üzerine çıkmış bulunuyor.
2011 senesinde MEB bütçesi 34 milyar TL iken MSB bütçesi 17 milyar TL; başka bir ifadeyle MEB bütçesi MSB bütçesinin yaklaşık iki katı olmuş durumda.
Savunma harcamalarının MSB bütçesi ile sınırlı olmadığı malum ama eğitim harcamaları da MEB ile sınırlı değil.
Görülebileceği gibi mesele sadece büyüme ve bütçe disiplini değil, bunları da aşan gelişmeler var.
AK Parti’nin seçim başarıları devlet sırrı değil.
Kaset olmasaydı...
Balçiçek İlter'in Habertürk'teki pazar yazısı...
"Evet, kaçamak yaptım" başlığını taşıyordu. Adı verilmiyordu ama konuşulan kişinin, istifa edenlerden biri olduğu anlatılıyordu. Demek ki bir MHP yöneticisi idi. Anlattığına göre ilişki, "bir gecelik" değildi. Diyor ki o şahıs:
"O kadar uzun bizi izlemeye almışlar ki..."
Evet, "o kadar uzun" süren bir ilişki söz konusu demek ki... Evler belirlenmiş, ilişki kurulan kadınlar belirlenmiş, telefonlar belirlenmiş... İlişki devam edip gitmiş...
Ne olacaktı? Kasetler olmasaydı?
İlişki devam edecekti. Seçimler olacaktı. Söz konusu kişiler banko milletvekili seçileceklerdi. Öyle bir ihtimal gözükmüyor ama diyelim CHP ile MHP ortaklığı ile bir hükümet kurulacaktı. Bunların içinden mesela Dışişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Başbakan Yardımcısı vs. çıkacaktı.
Ve o zaman, diyelim bu kasetler Amerika'nın elinde olacak ve bu şahısların önüne konacaktı...
Nasıl, olmaz mıydı bu?
Ve bu, Türkiye için iyi mi olacaktı?
...
Bir partinin tüm tepe kadrosunun, böyle ilişkiler içinde olması ya da parti tabanının dünya görüşünü aşağılayan bir tavır içinde olması normal miydi?
Bir parti liderinin, tepe kadrosunun bu hale gelmesini görmemesi, gördüyse önemsememesi makul müydü? Nasıl bir ilişkiler ağı içinde kirlenmiş vasat işler bu hale gelmişti?
...
Vayy, hükümet neden ortaya çıkarmıyor?
....
İşte yargı ortaya çıkaracak.
Nasıl çıkaracak?
Kaset mağduru kişilerle konuşacak, onlara hangi evde buluştuklarını, kim ile buluştuklarını, hangi telefonu kullandıklarını, telefon kayıtlarında bugüne kadar neler konuştuklarını soracaklar...
İyi mi?
Yargı bunları araştırsın ve sonra dava açıp iddianameye koysun...
Böylece kaset işi 32 kısım tekmili birden bir film haline gelsin.
MHP kazançlı mı çıkacak buradan?
...
MHP'nin tepe kadrosunun, bu hale gelmiş olması bir facia değil mi?
...
MHP, uzunca bir süreden beri sancı yaşıyor.
12 Eylül sonrası cezaevindeki ülkücüler nasıl bir "nefis muhasebesi" yaşadılar ve İslam'la nasıl kalbi bir buluşma gerçekleştirdiler?
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu neden ayrıldı partiden?
Bu işin ucu oralara kadar gitmiyor mu?
Yazıcıoğlu, parti "muhafazakâr" kimlikten uzaklaşma çizgisine sokulduğu için ayrılmadı mı? Büyük Birlik, MHP'deki kafa karışıklığına mukabil, İslam aidiyetini diri tutma çabasının ürünü değil mi? MHP ile BBP hangi noktada farklılaşıyor ki?
Demek ki MHP de bir "Açılım!" yaşadı ve tepe kadrolarda "Açılım!" buralara kadar geldi.
Şimdi belki de MHP'de hâlâ var olmaya devam eden ana damar ülkücüler, böyle "uzun süre" evlilik dışı ilişkiler kuracak ve tabanı aşağılayacak kadar pervasızlaşmış "tepe kadrolar"a isyan ediyordur.
.....
Uzun süre izlemişler, şu bu... Yani çok örgütlü bir izleme deniyor ya...
Belki de, pervasızlığın neredeyse alenileştirdiği ilişkilerin kaydı olan biten... O yüzden de çok kolay.
.....
MHP'de hâlâ var olan "Farklı ülkücüler", Yazıcıoğlu ve arkadaşları gibi gidişe isyan edip, partiden ayrılmayı da tercih edebilirlerdi.
Gördüler ki öyle yapmak, partiyi birilerine bırakmak anlamına geliyor. Büyük kitle kopmuyor, yönetim başkalaşıyor.
"Farklı ülkücüler", partiyi tepedeki kirlenmeden arındırıp, yola öyle devam etmek istemiş olamazlar mı?
...
Balçiçek İlter'in yazısından son alıntı:
"Üstelik karıma da söyledim. 'Böyle bir şey yaşadım ve her an ortaya çıkabilir, hazır ol' dedim bundan aylar önce. O da bana, 'Ne yaparsan yap ben senin arkandayım, kimse sana hesap soramaz. O bizim özelimiz' diye cevap verdi. Bugüne kadar sağlam gelmemin sebebi eşimdir yani!"
Şimdi MHP kitlesi, bu mesele hakkında karar verecek. Acaba kaçamaklar, tepe kadrosunun "aile özeli" midir yoksa MHP kitlesinin "haysiyet geneli" mi?
"Evet, kaçamak yaptım" başlığını taşıyordu. Adı verilmiyordu ama konuşulan kişinin, istifa edenlerden biri olduğu anlatılıyordu. Demek ki bir MHP yöneticisi idi. Anlattığına göre ilişki, "bir gecelik" değildi. Diyor ki o şahıs:
"O kadar uzun bizi izlemeye almışlar ki..."
Evet, "o kadar uzun" süren bir ilişki söz konusu demek ki... Evler belirlenmiş, ilişki kurulan kadınlar belirlenmiş, telefonlar belirlenmiş... İlişki devam edip gitmiş...
Ne olacaktı? Kasetler olmasaydı?
İlişki devam edecekti. Seçimler olacaktı. Söz konusu kişiler banko milletvekili seçileceklerdi. Öyle bir ihtimal gözükmüyor ama diyelim CHP ile MHP ortaklığı ile bir hükümet kurulacaktı. Bunların içinden mesela Dışişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Başbakan Yardımcısı vs. çıkacaktı.
Ve o zaman, diyelim bu kasetler Amerika'nın elinde olacak ve bu şahısların önüne konacaktı...
Nasıl, olmaz mıydı bu?
Ve bu, Türkiye için iyi mi olacaktı?
...
Bir partinin tüm tepe kadrosunun, böyle ilişkiler içinde olması ya da parti tabanının dünya görüşünü aşağılayan bir tavır içinde olması normal miydi?
Bir parti liderinin, tepe kadrosunun bu hale gelmesini görmemesi, gördüyse önemsememesi makul müydü? Nasıl bir ilişkiler ağı içinde kirlenmiş vasat işler bu hale gelmişti?
...
Vayy, hükümet neden ortaya çıkarmıyor?
....
İşte yargı ortaya çıkaracak.
Nasıl çıkaracak?
Kaset mağduru kişilerle konuşacak, onlara hangi evde buluştuklarını, kim ile buluştuklarını, hangi telefonu kullandıklarını, telefon kayıtlarında bugüne kadar neler konuştuklarını soracaklar...
İyi mi?
Yargı bunları araştırsın ve sonra dava açıp iddianameye koysun...
Böylece kaset işi 32 kısım tekmili birden bir film haline gelsin.
MHP kazançlı mı çıkacak buradan?
...
MHP'nin tepe kadrosunun, bu hale gelmiş olması bir facia değil mi?
...
MHP, uzunca bir süreden beri sancı yaşıyor.
12 Eylül sonrası cezaevindeki ülkücüler nasıl bir "nefis muhasebesi" yaşadılar ve İslam'la nasıl kalbi bir buluşma gerçekleştirdiler?
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu neden ayrıldı partiden?
Bu işin ucu oralara kadar gitmiyor mu?
Yazıcıoğlu, parti "muhafazakâr" kimlikten uzaklaşma çizgisine sokulduğu için ayrılmadı mı? Büyük Birlik, MHP'deki kafa karışıklığına mukabil, İslam aidiyetini diri tutma çabasının ürünü değil mi? MHP ile BBP hangi noktada farklılaşıyor ki?
Demek ki MHP de bir "Açılım!" yaşadı ve tepe kadrolarda "Açılım!" buralara kadar geldi.
Şimdi belki de MHP'de hâlâ var olmaya devam eden ana damar ülkücüler, böyle "uzun süre" evlilik dışı ilişkiler kuracak ve tabanı aşağılayacak kadar pervasızlaşmış "tepe kadrolar"a isyan ediyordur.
.....
Uzun süre izlemişler, şu bu... Yani çok örgütlü bir izleme deniyor ya...
Belki de, pervasızlığın neredeyse alenileştirdiği ilişkilerin kaydı olan biten... O yüzden de çok kolay.
.....
MHP'de hâlâ var olan "Farklı ülkücüler", Yazıcıoğlu ve arkadaşları gibi gidişe isyan edip, partiden ayrılmayı da tercih edebilirlerdi.
Gördüler ki öyle yapmak, partiyi birilerine bırakmak anlamına geliyor. Büyük kitle kopmuyor, yönetim başkalaşıyor.
"Farklı ülkücüler", partiyi tepedeki kirlenmeden arındırıp, yola öyle devam etmek istemiş olamazlar mı?
...
Balçiçek İlter'in yazısından son alıntı:
"Üstelik karıma da söyledim. 'Böyle bir şey yaşadım ve her an ortaya çıkabilir, hazır ol' dedim bundan aylar önce. O da bana, 'Ne yaparsan yap ben senin arkandayım, kimse sana hesap soramaz. O bizim özelimiz' diye cevap verdi. Bugüne kadar sağlam gelmemin sebebi eşimdir yani!"
Şimdi MHP kitlesi, bu mesele hakkında karar verecek. Acaba kaçamaklar, tepe kadrosunun "aile özeli" midir yoksa MHP kitlesinin "haysiyet geneli" mi?
Van, Hakkari ve Şanlıurfa’dan seçim izlenimleri
Aradan geçmiş, tam 31 yıl... 1980 yılında, şu anda Iğdır’a bağlı Tuzluca’daki bölükte “yedek subay” olarak görev yapıyordum... Bir ara, “eşim”le birlikte karar aldık, “15 günlük Doğu turu”na çıkacağız... Tarih 5 Mayıs 1980... Tuzluca’dan çıktık yola... Sarıkamış, Kars, Erzurum, Ağrı, Van ve Doğubayazıt derken, 4 gün de “Yarbay’ın izni” ile tam 19 gün süreyle Doğu’yu dolaştık.
31 yıl sonra, yine bir Mayıs ayında Van’ı ziyaret etmek, elbette hoşuma gitti, hatıralar canlandı gözümde... Ancak, 31 yıl önce benim gittiğim Van ile bugünkü Van arasında dağlar kadar fark var... 31 yıl önce; ne BDP vardı, ne “PKK korkusu” yaşayan bir halk...
TUĞLUK’TAN KÜRTÇE AFİŞ!
Bugün ise, şehrin caddelerindeki “bilboard”lar, BDP’li adayların “Kürtçe afişleri” ile donatılmış!.. Meselâ, Aysel Tuğluk’un afişleri!.. Üzerinde, “Özgürlük ve Demokrasi” yazıyor.
Gayrî ihtiyari sordum;
“Bildiğim kadarıyla Aysel Tuğluk, 1965 Elazığ doğumlu... Kendisi Kürtçe biliyor mu ki, Kürtçe afiş bastırmış?..”
Ne cevap verdiler biliyor musunuz;
“Kendisinin Kürtlerin lideri olduğunu söyleyen Abdullah Öcalan Kürtçe biliyor mu ki, Aysel Tuğluk bilsin?!?..”
Ama, hanımefendi “Kürtçe afiş” bastırıp, “bilboard”lara astırmış!.. Acaba, o afişte yazılanları okuyabilir mi?.. Okuyamasa da olur!.. Çünkü, “Kürtçe afiş”in hemen yanında “Türkçesi” de var!..
Resmen, “Kürt istismarı” yapıyor!..
VAN’A YAPILAN HİZMETLER
Van, gerçekten güzel bir şehir... Ama, bu güzelim şehir maalesef “BDP’li belediye”nin elinde ve hiçbir “hizmet” yok!.. “Cadde”ler tamam da, “ara sokak”lardaki yollar, bir “köstebek” geçmiş gibi, delik-deşik... Bir “kasaba” ve hatta bir “köy” görünümünde...
Başbakan Erdoğan, haklı olarak soruyor;
“Gönderdiğimiz paralar nereye gidiyor?”
Van halkı, “devletin getirdiği hizmetleri” elbette takdir edecektir... Meselâ, açılışını Erdoğan’ın yaptığı Bölge Hastanesi’nin bir benzeri, İstanbul’da bile yok... Hastane, hem dış görünüşü, hem de iç dizaynı ile; bir “hastane”den çok, “5 yıldızlı bir otel”i andırıyor!.. Karayolları’nın yaptığı “Çevre Yolu” da, çevre il ve ilçelere gidişi oldukça rahatlatacak, mesafeleri kısaltacak...
Haa, “Kürt” olduklarını söylemekten çekinmeyen vatandaşlar, bu “hizmet”leri elbette takdir ediyor ve Erdoğan’a teşekkür ediyorlar... Ama, “BDP’ye sempati” duyanlara “gökteki yıldızları” versen nafile!.. Onlar, “yontma taş devri”nde yaşamaya ve sürekli “ideoloji” konuşmaya razı!..
Buna karşılık; “genişletilen” ve “daha modern” hale getirilmeye başlanan Van Havaalanı ile şehir merkezine giden yol boyunca; binlerce vatandaşın Erdoğan’a gösterdiği “sevgi gösterisi” görmeye değerdi.
Hele, 30-35 yaşlarında bir vatandaş vardı ki; “seçim otobüsü”nün önünden kendilerine el sallayan Erdoğan’ı görünce; “şükürler olsun” dercesine ellerini açtı ve başladı “sevinç gözyaşları” dökmeye...
“Miting alanı”nda “50-60 bin kişi”nin olduğu söyleniyordu... Buna, yol boyu biriken “10 binden fazla” insanı da eklemek gerek... Kısaca ifade etmek gerekirse, Van halkı Erdoğan’ı bağrına bastı...
VAN HALKI MİSAFİRPERVER
Sadece Erdoğan’ı değil, onun kurmaylarını ve biz gazetecileri de bağırlarına bastılar... “Yemek” yedirmek, “çay” içirmek için, kelimenin tam anlamıyla deli divane oldular... Öyle bir “içtenlik”, öyle bir “misafirperverlik” ki; “Doğu insanı”nın bu sıcaklığını çok seviyorum.
Meselâ, Vanlı okurlarımdan Muzaffer Aydın ve kardeşi Zübeyir’den söz etmeden geçemem... Öylesine bir “ilgi ve muhabbet” ki, tarifi imkânsız... Önce yemeğe götürdü, ardından Edremit’te “Van Denizi”nin kenarında “çay” içmeye... Sabahleyin de erkenden gelip, meşhur “Van kahvaltısı” ile tanıştırdı bizleri...
Muzaffer Aydın ve kardeşi Zübeyir’e sevgi ve selâmlarımı sunarken, Anatolia’da yediğimiz ve tadı hâlâ damağımızda duran “kaburga”yı yapan ustanın da ellerine sağlık diyorum...
HAKKARİ, HAYALET ŞEHİR!
Van, “BDP’ye rağmen” güzeldi... Ama, Van’dan “helikopter”le gittiğimiz Hakkari için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Hakkari’ye indiğimizde, şehir bomboş, kepenkler kapalı ve adeta “hayalet şehir” görünümündeydi.
Meydanda, “tehdit”lere rağmen gelen “3 bin” kadar insan vardı... Biz, bu sayıyı “az” bulduk ama Erdoğan, aynı meydanda daha önce miting yaptığında, “bunun yarısı kadar” insan varmış!..
Erdoğan kürsüde konuşurken, biz vatandaşlarla konuştuk; “Nerede bu insanlar, kepenkler niye kapalı?”
Meğer, KCK talimat verip, “bir gün önceden boşalttırmış” şehri!.. Şehirde kalanlara da; “pencerelere ve balkonlara çıkma yasağı” koymuş!.. Tabiî, dükkân ve mağazaların “kepenk”lerini, otomobillerin de “kontak”larını kapattırmış!..
Erdoğan, miting konuşmasında işte bu duruma isyan etti ve dedi ki;
“Bu, kepenk kapatma eylemi değil, kepenk kapattırma eylemidir... İnsanları bu eyleme zorlayanlar hangi barıştan, hangi demokrasiden, hangi özgürlükten bahsediyor?..
Ben Hakkari’nin cadde ve sokaklarına baktığımda insanlığımdan utanıyorum... Biz hizmet diyoruz, onlar ideolojik saplantı içinde... Bu belediye, gönderdiğimiz paraları nerelerde harcıyor acaba?..
BDP, Kürt kardeşlerimizin temsilcisi olamaz... Hakkarili, elini-kolunu sallaya sallaya özgürce dolaşamıyorsa, böyle bir günde kepenklerini kapatmak zorunda kalıyorsa, sen hangi yüzle özgürlük ve demokrasiden söz edersin?..
Bir de kalkmış; ‘Kim kandan besleniyorsa, Allah belâsını versin’ diyorsun... Kandan ve terörden beslenen sensin, sen!..
Siz ki, PKK’yı terör örgütü ilân edemezsiniz!.. Çünkü siz PKK’dan besleniyorsunuz!”
Erdoğan, hem “meydandakilere” ve hem de “kepenk kapatmak zorunda kalanlara” seslenip, dedi ki;
“Korkmayın!.. Çekinmeyin!.. Korkunun ecele faydası yoktur! Kapı kapı dolaşıp, oy istemeye devam edin... Oy namustur, oy şereftir!.. Oylarınıza sahip çıkın!”
Erdoğan’ın konuşması, meydanda geniş yankı buldu... BDP, KCK ve PKK isimleri geçtikçe, öyle bir “yuuhh” sesi yükseldi ki, bu ses, herhalde dağlarda yankılanmıştır.
AÇ KAL, BDP’YE BOYUN EĞ!
Açık ve net söyleyeyim;
Hakkari’yi gördükten sonra, “BDP’nin ne istediğini” daha çok merak etmeye başladım... Öyle ya; bir insan, öncelikle “karnının doymasını” ister... “Okul” ister, “yol” ister, “hastane” ister!..
Hükümet, bu “hizmet”leri getirmiş...
Meselâ, 2000’li yılların başında, Hakkari’deki hastanelerde, sadece “fıtık” ve “apandist” ameliyatları yapılıyormuş... Ama 2007 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa “beyin ameliyatı” yapılmış Hakkari’de!..
2010 yılında 13.5 Trilyon pay verilmiş, Hakkari Belediyesi’ne... 4 tane de “çöp kamyonu” gönderilmiş!.. Ama, buna rağmen Hakkari çöpe batmış durumda.
120 Trilyon harcanıp, Yüksekova’ya bir “havaalanı” yapılacak... İnşaat devam ediyor... Ama, PKK ve KCK, onu bile engellemek istiyor!..
Tamam da, daha ne istiyor bunlar?.. İnsanların “insanca” yaşamayıp da, “fakir ve aç” kalmasını ve dolayısıyla “KCK’nın saltanatı”nın devam etmesini mi istiyorlar?..
KÖY KORUCULARI NEREDE?
Tabiî, şunu da sormak ve hatta “sorgulamak” gerekir: Hakkari’de, sanıyorum “10 bin civarında köy korucusu” var... Bu “korucu”lar kimi koruyor acaba?.. “Milleti” mi koruyorlar, yoksa “PKK’yı” mı?..
Şu hâle bakın;
PKK veya KCK, yolları kesmiş, halkın mitinge katılmasını engelliyor... İşin garibi, ellerinde “silah” olmasına rağmen, “korucu”lar da gelemiyor!..
Ohh, ne alâ memleket!..
Ne işe yarar bu “korucu”lar?..
Hakkari civarında “2 KCK kampı” varmış ve adeta “Halk Mahkemesi” kurmuşlar ama ne “asker” müdahale ediyor, ne de “korucu”lar!..
Bu durumda, Erdoğan ne yapsın?..
Eline “silah” alıp, orada “nöbet” tutacak hali yok ya!.. “Asker” ne güne duruyor, “korucu” ne güne duruyor?..
KILIÇDAROĞLU’NDAN KCK’YA KORUMA!
Asıl garibime giden ne oldu biliyor musunuz?.. Aynı Hakkari’ye, dün de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu gitmiş... BDP’li Belediye Başkanı Fadıl Bedirhanoğlu başta olmak üzere, bütün BDP’liler kendisine “sevgi gösterisi”nde bulunmuş, “Erdoğan aleyhinde sloganlar” atmışlar!.. Tabii “kepenk”ler de açık!..
Bu, ne iştir, bu nasıl “işbirliği”dir bir türlü anlayamadım.
Bir yanda “ulusalcı” bir partinin genel başkanı, bir yanda “Kürtçülük” yapan BDP’liler!.. Bu “işbirliği” anlaşılır gibi değil!..
Tabiî, bunda Kılıçdaroğlu’nun “KCK’ya sahip çıkması”nın da büyük rolü olsa gerek...
Düşünebiliyor musunuz;
Kılıçdaroğlu, Hakkari Cumhuriyet Başsavcısı ile görüşüyor ve ondan; “yurttaşların evine yapılan baskınlara son verilmesini” istiyor... Kılıçdaroğlu’nun, “yurttaşların evi” dediği, aslında “KCK’lıların hücreleri”dir!..
Sizin anlayacağınız, Bay Kılıçdaroğlu, “KCK’lıların hücrelerine baskın yapılmasını” istemiyor!..
Ama, o “KCK mensupları”nın, Hakkari civarında “2 ayrı kamp” kurduklarından ve vatandaşları bu kamplara çağırıp “tehdit” yağdırdıklarından haberi yok!..
Hayret bi şey!..
Adam kalkmış, başsavcıdan, “KCK operasyonlarına son verilmesini” istiyor!.. Sonra da Ankara’ya dönüp, Hükümeti “PKK’ya tolerans” göstermekle suçluyor!..
Peki, senin yaptığın ne?..
Bunun adı “PKK’ya kol-kanat germek” ve “PKK’ya hâmi” olmak değil mi?..
Bir çift söz de Selahattin Demirtaş’a!..
Bay Demirtaş, önceki gün çıktığı Show TV ekranlarında, Ali Kırca’ya diyordu ki; “Binlerce mensubumuz içeride!.. Bu baskılara son verilsin!”
Tamam, verilsin de; senin “mensubumuz” dediğin adamlar “KCK’lılar” değil mi?.. Halka baskı uygulayıp, tehdit eden ve yüreklere korku salan o KCK’lılar değil mi?..
BDP-CHP-MHP EL ELE!
Şu hâle bakın;
Bay Kılıçdaroğlu ile Selahattin Demirtaş, KCK konusunda “aynı noktada” buluşuyor!.. Her ikisi de, “KCK operasyonlarının durdurulmasını” istiyor!..
Peki, Tayyip Erdoğan, miting kürsüsüne çıkıp; “CHP, MHP, PKK, BDP ve Ergenekon’un aynı kefede bulunup, tek hedeflerinin AK Parti olduğunu” söylemekte haksız mı?..
Dememe kalmadı; bu yazıyı yazarken Anadolu Ajansı”ndan şöyle bir haber geçti:
“Van’ın, MHP’li Başkale İlçe Başkanı Ömer Bozkurt, yönetim kurulundaki 16 üye ile birlikte İlçe Seçim Kurulu’na gidip istifa dilekçelerini sundu. Bozkurt, daha sonra BDP’nin desteklediği bağımsız milletvekili adayı Kemal Aktaş için açılan seçim bürosuna giderek, BDP’ye katıldıklarını açıkladı.”
Alın size, “zihniyet üçüzlüğü!”
ŞANLIURFA’DAN SEÇİM İZLENİMİ
Başbakan Tayyip Erdoğan’la çıktığımız “seçim yolculuğu”nun Hakkari’den sonraki durağı Şanlıurfa idi... Şanlıurfa’da, hayli moral buldu Erdoğan... Çünkü meydan, iğne atsan yere düşmeyecek kadar dopdoluydu.
Şanlıurfa’da gördüğüm şu:
“İzol aşireti” ikiye bölünmüş... Onun için de, Zülfikar İzol’u destekleyenler “büyük bir hırçınlık” içinde... Zülfikar İzol’un seçilmesi hayli zor... Ama, “bağımsız aday”lardan Mehmet Dilan ve Ahmet Bucak, Meclis’e gelebilir... Bu durumda, “12 milletvekili” çıkaracak Şanlıurfa’da, AK Parti, ya “10-2” ya da “9-2-1” alabilir seçimi... Tabiî, teşkilat sandıklara sahip çıkar ve “ölülere oy kullandırmayı” engellerse!..
Çünkü BDP’liler, bu işi çok iyi yapıyormuş!.. Adam ölmüş, adam cezaevinde veya hastanede yatıyor... Ama, bir şekilde “sandık başkanı” olan BDP’li biri; “onların yerine oy kullandırıyor” ve seçimlerde başarı sağlıyormuş!..
Haa, bir de meselâ; “100 kişinin oy kullanacağı” sandıkta, diyelim ki “70 oy” kullanıldı da, 30’u gelmedi mi?.. BDP’li sandık başkanı alıyormuş pusula ve mührü eline, “oy vermeye gelmeyen 30 vatandaş”ın yerine, basıyormuş mührü BDP’li adayların üzerine, atıyormuş sandığa!..
Tarım Bakanı Mehdi Eker, Diyarbakır’ın bir ilçesinde bizzat şahit olmuş böyle bir olaya... Onun için de; “BDP’nin oyları hormonludur” diyor!.. Yani, içinde “korku” var, “tehdit” var ve bir de böyle “hile”ler var!..
Lütfen, sandığa sahip çıkın!..
Şimdilik, yazacaklarım bu kadar!..
Kasetten kasete fark var!
Bilirsiniz, “şarkı veya türkü kasetleri” çıkacak sanatçılar, ekran ekran dolaşırlar ve kasetlerinden birer parça okuyup, vatandaşa seslenirler;
“Heyy millet, kasetim çıktı, aldınız mı?..”
Bunun adına “promosyon” diyorlar...
Ne kadar televizyona çıkarlarsa, satışlarını o kadar artırıyorlar!..
“Sanatçı”lar böyle yapıyor da, “siyasetçi”ler ne yapıyor?..
Sanatçılar “kaset”leri çıktığında ekran ekran dolaşırken, “siyasetçi”ler köşe-bucak kaçamya başlıyor!..
Gördünüz işte; “Farklı Ülkücüler” adlı site; “Bahçeli’nin resti”ne rağmen, “6 MHP’li”den birinin “seks kasetleri”ni yayınlayınca, ortalık toz duman oldu... “İstifa”lar peş peşe geldi...
Bir tek kaset, 6 MHP’liyi birden götürdü.
Ya o “kaset”ler çıkmasyadı?.. Farzedelim ki MHP iktidara geldi ve bu adamlar da “bakan” oldu!.. Ne olacaktı o zaman?.. Bu “iğrenç görüntü”leri çekenler, bu adamların önüne koyacaklardı kasetleri ve ondan sonra başlayacaklardı “kıyak ihale” veya başka bir şey istemeye!.. Onlar da, elleri mecbur vereceklerdi elbette...
Dolayısıyla, bu kasetlerin “sonradan” değil de, “önceden” çıkması iyi olmuştur!.. En azından, “uçkur”una sahip çıkamayan adamların “devletin başına” geçmeleri engellenmiştir!..
Bu “iğrenç”liğin, “özel hayat”la da ilgisi yoktur!..
“Uçkur düşkünlüğü”nün adı, ne zaman “özel hayat” oldu?..
31 yıl sonra, yine bir Mayıs ayında Van’ı ziyaret etmek, elbette hoşuma gitti, hatıralar canlandı gözümde... Ancak, 31 yıl önce benim gittiğim Van ile bugünkü Van arasında dağlar kadar fark var... 31 yıl önce; ne BDP vardı, ne “PKK korkusu” yaşayan bir halk...
TUĞLUK’TAN KÜRTÇE AFİŞ!
Bugün ise, şehrin caddelerindeki “bilboard”lar, BDP’li adayların “Kürtçe afişleri” ile donatılmış!.. Meselâ, Aysel Tuğluk’un afişleri!.. Üzerinde, “Özgürlük ve Demokrasi” yazıyor.
Gayrî ihtiyari sordum;
“Bildiğim kadarıyla Aysel Tuğluk, 1965 Elazığ doğumlu... Kendisi Kürtçe biliyor mu ki, Kürtçe afiş bastırmış?..”
Ne cevap verdiler biliyor musunuz;
“Kendisinin Kürtlerin lideri olduğunu söyleyen Abdullah Öcalan Kürtçe biliyor mu ki, Aysel Tuğluk bilsin?!?..”
Ama, hanımefendi “Kürtçe afiş” bastırıp, “bilboard”lara astırmış!.. Acaba, o afişte yazılanları okuyabilir mi?.. Okuyamasa da olur!.. Çünkü, “Kürtçe afiş”in hemen yanında “Türkçesi” de var!..
Resmen, “Kürt istismarı” yapıyor!..
VAN’A YAPILAN HİZMETLER
Van, gerçekten güzel bir şehir... Ama, bu güzelim şehir maalesef “BDP’li belediye”nin elinde ve hiçbir “hizmet” yok!.. “Cadde”ler tamam da, “ara sokak”lardaki yollar, bir “köstebek” geçmiş gibi, delik-deşik... Bir “kasaba” ve hatta bir “köy” görünümünde...
Başbakan Erdoğan, haklı olarak soruyor;
“Gönderdiğimiz paralar nereye gidiyor?”
Van halkı, “devletin getirdiği hizmetleri” elbette takdir edecektir... Meselâ, açılışını Erdoğan’ın yaptığı Bölge Hastanesi’nin bir benzeri, İstanbul’da bile yok... Hastane, hem dış görünüşü, hem de iç dizaynı ile; bir “hastane”den çok, “5 yıldızlı bir otel”i andırıyor!.. Karayolları’nın yaptığı “Çevre Yolu” da, çevre il ve ilçelere gidişi oldukça rahatlatacak, mesafeleri kısaltacak...
Haa, “Kürt” olduklarını söylemekten çekinmeyen vatandaşlar, bu “hizmet”leri elbette takdir ediyor ve Erdoğan’a teşekkür ediyorlar... Ama, “BDP’ye sempati” duyanlara “gökteki yıldızları” versen nafile!.. Onlar, “yontma taş devri”nde yaşamaya ve sürekli “ideoloji” konuşmaya razı!..
Buna karşılık; “genişletilen” ve “daha modern” hale getirilmeye başlanan Van Havaalanı ile şehir merkezine giden yol boyunca; binlerce vatandaşın Erdoğan’a gösterdiği “sevgi gösterisi” görmeye değerdi.
Hele, 30-35 yaşlarında bir vatandaş vardı ki; “seçim otobüsü”nün önünden kendilerine el sallayan Erdoğan’ı görünce; “şükürler olsun” dercesine ellerini açtı ve başladı “sevinç gözyaşları” dökmeye...
“Miting alanı”nda “50-60 bin kişi”nin olduğu söyleniyordu... Buna, yol boyu biriken “10 binden fazla” insanı da eklemek gerek... Kısaca ifade etmek gerekirse, Van halkı Erdoğan’ı bağrına bastı...
VAN HALKI MİSAFİRPERVER
Sadece Erdoğan’ı değil, onun kurmaylarını ve biz gazetecileri de bağırlarına bastılar... “Yemek” yedirmek, “çay” içirmek için, kelimenin tam anlamıyla deli divane oldular... Öyle bir “içtenlik”, öyle bir “misafirperverlik” ki; “Doğu insanı”nın bu sıcaklığını çok seviyorum.
Meselâ, Vanlı okurlarımdan Muzaffer Aydın ve kardeşi Zübeyir’den söz etmeden geçemem... Öylesine bir “ilgi ve muhabbet” ki, tarifi imkânsız... Önce yemeğe götürdü, ardından Edremit’te “Van Denizi”nin kenarında “çay” içmeye... Sabahleyin de erkenden gelip, meşhur “Van kahvaltısı” ile tanıştırdı bizleri...
Muzaffer Aydın ve kardeşi Zübeyir’e sevgi ve selâmlarımı sunarken, Anatolia’da yediğimiz ve tadı hâlâ damağımızda duran “kaburga”yı yapan ustanın da ellerine sağlık diyorum...
HAKKARİ, HAYALET ŞEHİR!
Van, “BDP’ye rağmen” güzeldi... Ama, Van’dan “helikopter”le gittiğimiz Hakkari için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Hakkari’ye indiğimizde, şehir bomboş, kepenkler kapalı ve adeta “hayalet şehir” görünümündeydi.
Meydanda, “tehdit”lere rağmen gelen “3 bin” kadar insan vardı... Biz, bu sayıyı “az” bulduk ama Erdoğan, aynı meydanda daha önce miting yaptığında, “bunun yarısı kadar” insan varmış!..
Erdoğan kürsüde konuşurken, biz vatandaşlarla konuştuk; “Nerede bu insanlar, kepenkler niye kapalı?”
Meğer, KCK talimat verip, “bir gün önceden boşalttırmış” şehri!.. Şehirde kalanlara da; “pencerelere ve balkonlara çıkma yasağı” koymuş!.. Tabiî, dükkân ve mağazaların “kepenk”lerini, otomobillerin de “kontak”larını kapattırmış!..
Erdoğan, miting konuşmasında işte bu duruma isyan etti ve dedi ki;
“Bu, kepenk kapatma eylemi değil, kepenk kapattırma eylemidir... İnsanları bu eyleme zorlayanlar hangi barıştan, hangi demokrasiden, hangi özgürlükten bahsediyor?..
Ben Hakkari’nin cadde ve sokaklarına baktığımda insanlığımdan utanıyorum... Biz hizmet diyoruz, onlar ideolojik saplantı içinde... Bu belediye, gönderdiğimiz paraları nerelerde harcıyor acaba?..
BDP, Kürt kardeşlerimizin temsilcisi olamaz... Hakkarili, elini-kolunu sallaya sallaya özgürce dolaşamıyorsa, böyle bir günde kepenklerini kapatmak zorunda kalıyorsa, sen hangi yüzle özgürlük ve demokrasiden söz edersin?..
Bir de kalkmış; ‘Kim kandan besleniyorsa, Allah belâsını versin’ diyorsun... Kandan ve terörden beslenen sensin, sen!..
Siz ki, PKK’yı terör örgütü ilân edemezsiniz!.. Çünkü siz PKK’dan besleniyorsunuz!”
Erdoğan, hem “meydandakilere” ve hem de “kepenk kapatmak zorunda kalanlara” seslenip, dedi ki;
“Korkmayın!.. Çekinmeyin!.. Korkunun ecele faydası yoktur! Kapı kapı dolaşıp, oy istemeye devam edin... Oy namustur, oy şereftir!.. Oylarınıza sahip çıkın!”
Erdoğan’ın konuşması, meydanda geniş yankı buldu... BDP, KCK ve PKK isimleri geçtikçe, öyle bir “yuuhh” sesi yükseldi ki, bu ses, herhalde dağlarda yankılanmıştır.
AÇ KAL, BDP’YE BOYUN EĞ!
Açık ve net söyleyeyim;
Hakkari’yi gördükten sonra, “BDP’nin ne istediğini” daha çok merak etmeye başladım... Öyle ya; bir insan, öncelikle “karnının doymasını” ister... “Okul” ister, “yol” ister, “hastane” ister!..
Hükümet, bu “hizmet”leri getirmiş...
Meselâ, 2000’li yılların başında, Hakkari’deki hastanelerde, sadece “fıtık” ve “apandist” ameliyatları yapılıyormuş... Ama 2007 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa “beyin ameliyatı” yapılmış Hakkari’de!..
2010 yılında 13.5 Trilyon pay verilmiş, Hakkari Belediyesi’ne... 4 tane de “çöp kamyonu” gönderilmiş!.. Ama, buna rağmen Hakkari çöpe batmış durumda.
120 Trilyon harcanıp, Yüksekova’ya bir “havaalanı” yapılacak... İnşaat devam ediyor... Ama, PKK ve KCK, onu bile engellemek istiyor!..
Tamam da, daha ne istiyor bunlar?.. İnsanların “insanca” yaşamayıp da, “fakir ve aç” kalmasını ve dolayısıyla “KCK’nın saltanatı”nın devam etmesini mi istiyorlar?..
KÖY KORUCULARI NEREDE?
Tabiî, şunu da sormak ve hatta “sorgulamak” gerekir: Hakkari’de, sanıyorum “10 bin civarında köy korucusu” var... Bu “korucu”lar kimi koruyor acaba?.. “Milleti” mi koruyorlar, yoksa “PKK’yı” mı?..
Şu hâle bakın;
PKK veya KCK, yolları kesmiş, halkın mitinge katılmasını engelliyor... İşin garibi, ellerinde “silah” olmasına rağmen, “korucu”lar da gelemiyor!..
Ohh, ne alâ memleket!..
Ne işe yarar bu “korucu”lar?..
Hakkari civarında “2 KCK kampı” varmış ve adeta “Halk Mahkemesi” kurmuşlar ama ne “asker” müdahale ediyor, ne de “korucu”lar!..
Bu durumda, Erdoğan ne yapsın?..
Eline “silah” alıp, orada “nöbet” tutacak hali yok ya!.. “Asker” ne güne duruyor, “korucu” ne güne duruyor?..
KILIÇDAROĞLU’NDAN KCK’YA KORUMA!
Asıl garibime giden ne oldu biliyor musunuz?.. Aynı Hakkari’ye, dün de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu gitmiş... BDP’li Belediye Başkanı Fadıl Bedirhanoğlu başta olmak üzere, bütün BDP’liler kendisine “sevgi gösterisi”nde bulunmuş, “Erdoğan aleyhinde sloganlar” atmışlar!.. Tabii “kepenk”ler de açık!..
Bu, ne iştir, bu nasıl “işbirliği”dir bir türlü anlayamadım.
Bir yanda “ulusalcı” bir partinin genel başkanı, bir yanda “Kürtçülük” yapan BDP’liler!.. Bu “işbirliği” anlaşılır gibi değil!..
Tabiî, bunda Kılıçdaroğlu’nun “KCK’ya sahip çıkması”nın da büyük rolü olsa gerek...
Düşünebiliyor musunuz;
Kılıçdaroğlu, Hakkari Cumhuriyet Başsavcısı ile görüşüyor ve ondan; “yurttaşların evine yapılan baskınlara son verilmesini” istiyor... Kılıçdaroğlu’nun, “yurttaşların evi” dediği, aslında “KCK’lıların hücreleri”dir!..
Sizin anlayacağınız, Bay Kılıçdaroğlu, “KCK’lıların hücrelerine baskın yapılmasını” istemiyor!..
Ama, o “KCK mensupları”nın, Hakkari civarında “2 ayrı kamp” kurduklarından ve vatandaşları bu kamplara çağırıp “tehdit” yağdırdıklarından haberi yok!..
Hayret bi şey!..
Adam kalkmış, başsavcıdan, “KCK operasyonlarına son verilmesini” istiyor!.. Sonra da Ankara’ya dönüp, Hükümeti “PKK’ya tolerans” göstermekle suçluyor!..
Peki, senin yaptığın ne?..
Bunun adı “PKK’ya kol-kanat germek” ve “PKK’ya hâmi” olmak değil mi?..
Bir çift söz de Selahattin Demirtaş’a!..
Bay Demirtaş, önceki gün çıktığı Show TV ekranlarında, Ali Kırca’ya diyordu ki; “Binlerce mensubumuz içeride!.. Bu baskılara son verilsin!”
Tamam, verilsin de; senin “mensubumuz” dediğin adamlar “KCK’lılar” değil mi?.. Halka baskı uygulayıp, tehdit eden ve yüreklere korku salan o KCK’lılar değil mi?..
BDP-CHP-MHP EL ELE!
Şu hâle bakın;
Bay Kılıçdaroğlu ile Selahattin Demirtaş, KCK konusunda “aynı noktada” buluşuyor!.. Her ikisi de, “KCK operasyonlarının durdurulmasını” istiyor!..
Peki, Tayyip Erdoğan, miting kürsüsüne çıkıp; “CHP, MHP, PKK, BDP ve Ergenekon’un aynı kefede bulunup, tek hedeflerinin AK Parti olduğunu” söylemekte haksız mı?..
Dememe kalmadı; bu yazıyı yazarken Anadolu Ajansı”ndan şöyle bir haber geçti:
“Van’ın, MHP’li Başkale İlçe Başkanı Ömer Bozkurt, yönetim kurulundaki 16 üye ile birlikte İlçe Seçim Kurulu’na gidip istifa dilekçelerini sundu. Bozkurt, daha sonra BDP’nin desteklediği bağımsız milletvekili adayı Kemal Aktaş için açılan seçim bürosuna giderek, BDP’ye katıldıklarını açıkladı.”
Alın size, “zihniyet üçüzlüğü!”
ŞANLIURFA’DAN SEÇİM İZLENİMİ
Başbakan Tayyip Erdoğan’la çıktığımız “seçim yolculuğu”nun Hakkari’den sonraki durağı Şanlıurfa idi... Şanlıurfa’da, hayli moral buldu Erdoğan... Çünkü meydan, iğne atsan yere düşmeyecek kadar dopdoluydu.
Şanlıurfa’da gördüğüm şu:
“İzol aşireti” ikiye bölünmüş... Onun için de, Zülfikar İzol’u destekleyenler “büyük bir hırçınlık” içinde... Zülfikar İzol’un seçilmesi hayli zor... Ama, “bağımsız aday”lardan Mehmet Dilan ve Ahmet Bucak, Meclis’e gelebilir... Bu durumda, “12 milletvekili” çıkaracak Şanlıurfa’da, AK Parti, ya “10-2” ya da “9-2-1” alabilir seçimi... Tabiî, teşkilat sandıklara sahip çıkar ve “ölülere oy kullandırmayı” engellerse!..
Çünkü BDP’liler, bu işi çok iyi yapıyormuş!.. Adam ölmüş, adam cezaevinde veya hastanede yatıyor... Ama, bir şekilde “sandık başkanı” olan BDP’li biri; “onların yerine oy kullandırıyor” ve seçimlerde başarı sağlıyormuş!..
Haa, bir de meselâ; “100 kişinin oy kullanacağı” sandıkta, diyelim ki “70 oy” kullanıldı da, 30’u gelmedi mi?.. BDP’li sandık başkanı alıyormuş pusula ve mührü eline, “oy vermeye gelmeyen 30 vatandaş”ın yerine, basıyormuş mührü BDP’li adayların üzerine, atıyormuş sandığa!..
Tarım Bakanı Mehdi Eker, Diyarbakır’ın bir ilçesinde bizzat şahit olmuş böyle bir olaya... Onun için de; “BDP’nin oyları hormonludur” diyor!.. Yani, içinde “korku” var, “tehdit” var ve bir de böyle “hile”ler var!..
Lütfen, sandığa sahip çıkın!..
Şimdilik, yazacaklarım bu kadar!..
Kasetten kasete fark var!
Bilirsiniz, “şarkı veya türkü kasetleri” çıkacak sanatçılar, ekran ekran dolaşırlar ve kasetlerinden birer parça okuyup, vatandaşa seslenirler;
“Heyy millet, kasetim çıktı, aldınız mı?..”
Bunun adına “promosyon” diyorlar...
Ne kadar televizyona çıkarlarsa, satışlarını o kadar artırıyorlar!..
“Sanatçı”lar böyle yapıyor da, “siyasetçi”ler ne yapıyor?..
Sanatçılar “kaset”leri çıktığında ekran ekran dolaşırken, “siyasetçi”ler köşe-bucak kaçamya başlıyor!..
Gördünüz işte; “Farklı Ülkücüler” adlı site; “Bahçeli’nin resti”ne rağmen, “6 MHP’li”den birinin “seks kasetleri”ni yayınlayınca, ortalık toz duman oldu... “İstifa”lar peş peşe geldi...
Bir tek kaset, 6 MHP’liyi birden götürdü.
Ya o “kaset”ler çıkmasyadı?.. Farzedelim ki MHP iktidara geldi ve bu adamlar da “bakan” oldu!.. Ne olacaktı o zaman?.. Bu “iğrenç görüntü”leri çekenler, bu adamların önüne koyacaklardı kasetleri ve ondan sonra başlayacaklardı “kıyak ihale” veya başka bir şey istemeye!.. Onlar da, elleri mecbur vereceklerdi elbette...
Dolayısıyla, bu kasetlerin “sonradan” değil de, “önceden” çıkması iyi olmuştur!.. En azından, “uçkur”una sahip çıkamayan adamların “devletin başına” geçmeleri engellenmiştir!..
Bu “iğrenç”liğin, “özel hayat”la da ilgisi yoktur!..
“Uçkur düşkünlüğü”nün adı, ne zaman “özel hayat” oldu?..
Bir 'eski ülkücü' olarak...
Kimseyi incitmek, yaralamak istemem. Bir insanın siyasî duruşu -özellikle büyük davaların peşinde olanlar için- aynı zamanda varoluş biçimidir. Israrla savunduğunuz siyasî değerlerde hayatın anlamı ve gayesi saklıdır.
Ülkücülük işte böyle bir fikirdir. 12 Haziran'da sandığa girecek bir oydan ibaret değildir. Bugünün fırtınaları dindikten, güneş altında bataklık kuruduktan sonra da geride kalacak olandır.
CNN Türk'te Devlet Bahçeli benim için 'ülkücülükle ilgisi yoktur' dediği zaman rahat bir nefes aldım. Bahçeli tarafından onaylanmak büyük bir tehlike. 'Eski ülkücü' sıfatıyla yetinmek artık büyük bir imtiyaz. Peki, nedir ülkücülük? Benim geçmişim, inandıklarım, kişiliğim, yaşadığım sıkıntılar, katlandığım zorluklar, çektiğim işkenceler ve acılar. Öncelikle bir fikir. Türk milliyetçiliğinin, dünyayı şekillendirecek çapta, rafine bir akla dönüşmesi. Türk devletini sonsuza kadar yaşatma iradesi; devlet-i ebed müddet. Saf, tertemiz, duru bir inanç. Bir adanmışlık, bir 'fena fi'l millet' olma hali. Kendi sınırlarını aşma cehdi. Yüce bir dava uğruna gözüpeklik, delicesine bir cesaret. Yüksek bir ahlâk ve fazilet. Ziya Gökalp'ten, Erol Güngör'den, Arvasi'den beslenen zengin ve derin bir fikir manzumesi. Zor anlarda bu milletin doğal biçimde gösterdiği sağlıklı refleksler. Hangi görüşten olursanız olun herkes için en azından saygıyı hak eden bir varoluş hali.
Ve bizler, kendi geçmişimizi, kendi kişiliğimizi savunmakla mükellefiz.
Bu savunmanın yegâne biçimi de şudur: MHP'den yansıyan manzara ile ülkücülük arasında yakından uzaktan hiçbir alâka yoktur. Hiç olmazsa ortak kaderi paylaştığım kendi neslim adına konuşmaya mezunum: Devlet Bahçeli'nin adını koyduğu, tanımladığı ve sınırlarını çizdiği ülkücülükle bizim geçmişimizin herhangi bir ortak paydası bulunmadığını, hiçbir yakınlığımızın, hiçbir bağımızın olmadığını herkesin bilmesi ve anlaması gerekir.
Mesele kişiler ve kişilikler değil. Dünyası kararan, yuvası dağılan daha ötesi bütün itibarını kaybeden MHP'li yöneticiler arasında eski arkadaşlarım var. İnsan, derin bir ızdırap duyuyor; kınamaktan ziyade utancına ortak oluyor. Geçmişlerine tereddütsüz kefil olduğunuz insanlar bunlar. Demek ki 'eski ülkücülük'te sorun yok; sorun yenisinde. Bugünlerini Allah'a havale etmek en doğrusu. Günahları Allah'a karşı, tövbe kapısı da açık. Ya kul hakkı? Ya bu milletin hukuku? Eski ve yeni ülkücülüğün farklılaşan hali?
Bu hal bir yapının, bir ortamın, bir iklimin eseri. İstisnai değil, genel olduğuna göre bu kirliliği üreten ve ülkücülüğün fıtratına yabancı bir düzenek iş başında. Bireysel hayatlarda gördüğünüz ahlak dışılığı, savunulan fikirlerden, izlenen politikalardan nasıl ayırt edebilirsiniz? MHP'nin bugün savunduğu tarzda bir milliyetçiliğe nasıl ikna olursunuz?
Dibe vurmak, aynı zamanda yükselişin başlangıcıdır. MHP, tepeden tırnağa arınacak, titreyip yeniden aslına dönecek bir sürece giriyor. Kimse yanlış bir düşünceye kapılmasın. Saf hali yaşanmışken, aslı herkesin hafızasında dururken bir hareketi yeniden ayağa kaldırmak kolaydır. İnandırıcı, ikna edici bir arınma sürecinin yaşanması ve ehil ellerin dizginleri ele alması yeterlidir. MHP'de bir dönem kapanıyor; yepyeni bir dönem başlıyor. Belki yeniden inşa edilecek binada bize de çalacak bir kapı konulur.
Belli ki MHP, bu kasetlerle esir alınmış, şantaja boyun eğmişti. Şantaj uygulandı, esaret kalktı. Sonuçtan sebebe gidersek, bu operasyonla MHP'nin bu seçimde barajın altında kalması ve sonrasında da liderini değiştirmesi amaçlanıyor. Gidecek oylar CHP'ye gidecek ve sonrasında Ergenekon projelerini uygulayacak biri MHP'nin başına geçecek.
Mümkün mü? Baraj meselesi, halkın tercihine bağlı. Ama yeni MHP liderliği için söylenecek bir söz var. Bu proje eski ülkücüleri hesaba katmıyor. Ülkücülük, hafife alınacak bir birikim değil.
Ülkücülük işte böyle bir fikirdir. 12 Haziran'da sandığa girecek bir oydan ibaret değildir. Bugünün fırtınaları dindikten, güneş altında bataklık kuruduktan sonra da geride kalacak olandır.
CNN Türk'te Devlet Bahçeli benim için 'ülkücülükle ilgisi yoktur' dediği zaman rahat bir nefes aldım. Bahçeli tarafından onaylanmak büyük bir tehlike. 'Eski ülkücü' sıfatıyla yetinmek artık büyük bir imtiyaz. Peki, nedir ülkücülük? Benim geçmişim, inandıklarım, kişiliğim, yaşadığım sıkıntılar, katlandığım zorluklar, çektiğim işkenceler ve acılar. Öncelikle bir fikir. Türk milliyetçiliğinin, dünyayı şekillendirecek çapta, rafine bir akla dönüşmesi. Türk devletini sonsuza kadar yaşatma iradesi; devlet-i ebed müddet. Saf, tertemiz, duru bir inanç. Bir adanmışlık, bir 'fena fi'l millet' olma hali. Kendi sınırlarını aşma cehdi. Yüce bir dava uğruna gözüpeklik, delicesine bir cesaret. Yüksek bir ahlâk ve fazilet. Ziya Gökalp'ten, Erol Güngör'den, Arvasi'den beslenen zengin ve derin bir fikir manzumesi. Zor anlarda bu milletin doğal biçimde gösterdiği sağlıklı refleksler. Hangi görüşten olursanız olun herkes için en azından saygıyı hak eden bir varoluş hali.
Ve bizler, kendi geçmişimizi, kendi kişiliğimizi savunmakla mükellefiz.
Bu savunmanın yegâne biçimi de şudur: MHP'den yansıyan manzara ile ülkücülük arasında yakından uzaktan hiçbir alâka yoktur. Hiç olmazsa ortak kaderi paylaştığım kendi neslim adına konuşmaya mezunum: Devlet Bahçeli'nin adını koyduğu, tanımladığı ve sınırlarını çizdiği ülkücülükle bizim geçmişimizin herhangi bir ortak paydası bulunmadığını, hiçbir yakınlığımızın, hiçbir bağımızın olmadığını herkesin bilmesi ve anlaması gerekir.
Mesele kişiler ve kişilikler değil. Dünyası kararan, yuvası dağılan daha ötesi bütün itibarını kaybeden MHP'li yöneticiler arasında eski arkadaşlarım var. İnsan, derin bir ızdırap duyuyor; kınamaktan ziyade utancına ortak oluyor. Geçmişlerine tereddütsüz kefil olduğunuz insanlar bunlar. Demek ki 'eski ülkücülük'te sorun yok; sorun yenisinde. Bugünlerini Allah'a havale etmek en doğrusu. Günahları Allah'a karşı, tövbe kapısı da açık. Ya kul hakkı? Ya bu milletin hukuku? Eski ve yeni ülkücülüğün farklılaşan hali?
Bu hal bir yapının, bir ortamın, bir iklimin eseri. İstisnai değil, genel olduğuna göre bu kirliliği üreten ve ülkücülüğün fıtratına yabancı bir düzenek iş başında. Bireysel hayatlarda gördüğünüz ahlak dışılığı, savunulan fikirlerden, izlenen politikalardan nasıl ayırt edebilirsiniz? MHP'nin bugün savunduğu tarzda bir milliyetçiliğe nasıl ikna olursunuz?
Dibe vurmak, aynı zamanda yükselişin başlangıcıdır. MHP, tepeden tırnağa arınacak, titreyip yeniden aslına dönecek bir sürece giriyor. Kimse yanlış bir düşünceye kapılmasın. Saf hali yaşanmışken, aslı herkesin hafızasında dururken bir hareketi yeniden ayağa kaldırmak kolaydır. İnandırıcı, ikna edici bir arınma sürecinin yaşanması ve ehil ellerin dizginleri ele alması yeterlidir. MHP'de bir dönem kapanıyor; yepyeni bir dönem başlıyor. Belki yeniden inşa edilecek binada bize de çalacak bir kapı konulur.
Belli ki MHP, bu kasetlerle esir alınmış, şantaja boyun eğmişti. Şantaj uygulandı, esaret kalktı. Sonuçtan sebebe gidersek, bu operasyonla MHP'nin bu seçimde barajın altında kalması ve sonrasında da liderini değiştirmesi amaçlanıyor. Gidecek oylar CHP'ye gidecek ve sonrasında Ergenekon projelerini uygulayacak biri MHP'nin başına geçecek.
Mümkün mü? Baraj meselesi, halkın tercihine bağlı. Ama yeni MHP liderliği için söylenecek bir söz var. Bu proje eski ülkücüleri hesaba katmıyor. Ülkücülük, hafife alınacak bir birikim değil.
22 Mayıs 2011 Pazar
Kilisede seks
FRANKFURT
Türkiye'de "siyasetçilerin seks kasetleri" konuşuluyor ya...
Almanya'da da bir "seks hikâyesi" gündemde.
Kurbağanın ölümü
Kurbağa sesi sinirlerine dokunan Alman, önce komşusunu uyardı.
Komşusu bu uyarıyı dikkate almadı.
Ve öfkeli Alman da, silahla kurbağayı vurdu.
Olay yargıya intikal etti.
Mahkeme, kurbağayı vuran adamı, ruhsatsız silah bulundurmaktan 1.500 euro para cezasına çarptırdı.
Alman meclisinde prezervatif satışı
Almanya Federal Meclisi'nde, bir hafta boyunca sigara otomatlarına konulan prezervatifler kaldırıldı.Gerekçesi şöyle açıklandı:
Milletvekilleri ve Meclis'te çalışanlar, prezervatif kullanmak istediklerinde bunu kendileri temin etmek zorundalar.
***
Ayrıca, sigara otomatını işleten şirketle Alman Federal Meclisi arasındaki anlaşma da sona erdi.Yeniden anlaşma yapılması halinde otomatta sadece sigara satılacak.
Çalıntı doktora
Konstanz Üniversitesi, eski Bavyera Eyalet Başbakanı Edmund Stoiber'in (CSU) kızı Veronica Sass'ın doktora tezinin önemli bölümünün çalıntı olduğunu açıkladı.Olayı, Hamburglu avukat Tanja Eisenblaetter ortaya çıkardı.
Hamburglu avukat "benim tezimin 25 sayfası kelimesi kelimesine çalınmış" dedi.
Veronica Sass'ın doktora unvanı geri alındı.
***
Sorduk... Veronica Sass "kendisini nasıl savunmuş" diye...Savunamamış.
"Olay" öylesine açık seçik ortada ki...
Ne Veronica Sass "gık" çıkarabilmiş, ne de "babasının eski Başbakan oluşu" işe yaramış.
Saç ekilir
Almanya'daki gazetelerde "ilginç ilanlar" var.İlanları verenler Türkiye'deki bazı hastaneler.
Örneğin "saç ekimi" ilanları.
Saç ekimi Türkiye'de "hem daha ucuz ve hem daha kaliteli."
Almanya'dan Türkiye'ye "saç ektirmeye gelenler olduğunu" biliyor muydunuz?
Türk de geliyor, Alman da.
Polonyalı da geliyor, İtalyan da.
Al Dersimspor şampiyon
Bravo kadınlarımıza..."En büyük Al Dersimspor, başka büyük yok."
Neden mi bu tezahürat?
Berlin-Bayanlar Futbol Ligi'nde, Al Dersimspor "şampiyon oldu."
Bayanlar liginde "14 takım" yarıştı.
Al Dersimspor "66 puanla birinci."
Attığı gol "126."
Yediği gol "21."
2004'te kurulan Bayanlar Ligi'nde ilk kez bir Türk takımı "şampiyonluk kupasını" kaldırdı.
Aslan, Al Dersimspor.
Türkiye sizinle gurur duyuyor.
***
"Almanya muhabbeti" oldukça uzun.Ve yazacak daha çok "renkli hikâye" var.
"Pazar neşesi" olarak bu kadarını sunalım.
Ve Ankara'ya dönüp "seçim turlarına" başlayalım.
Göz çizilir
Göz ameliyatı... Özellikle "göz çizdirme."Sonra "diş yaptırma." "Estetik."
Ve "kilo verme... Operasyonla yağ aldırma."
Bu konularda "tercih edilen ülke Türkiye."
İnanmayan Almanya'da gazete alsın.
İlanlara bir göz atsın.
"Türkiye'de yaz tatili... Şişman git, zayıflamış olarak dön. Üstelik cazip fiyatlarla."
Fala bakılır
Fala inanma ama falsız da kalma. "Sevgi, aşk, para, iş, kısmet açma, nazar, büyü bozma" gibi sorunlarınız mı var?Öyleyse "politika, ekonomi, spor ve iş dünyasının vazgeçilmez ismine" başvuracaksınız.
Şehzade Hoca'ya.
"Yıldızname" derseniz var.
"Astroloji" elbette.
"Fotoğraftan bakım" evet.
***
Gazete ilanlarında "dünyaca ünlü medyum Şehzade Hoca"nın, ücretsiz danışma hattı da yazılı.
Ev adresi de. Tabii ki "web adresi" de...
Sünni düşmanlığı
Sünniliğin ve Türklerin merkezde olmadığı bir yapı Ortadoğu sorunlarını çözemez. Çözmek yerine daha da düğümler ve karmaşık hale getirir. Zira İslam’ın Serüveni adlı kitabın yazarı Amerikalı Marshal G. S. Hodgson’ın da belirttiği gibi, İslam dünyasının merkezi anlayışı ve küresel duruşu Sünniliktir. Küresel siyasi aktörü ise Türklerdir. Bu ikisi birleşmedikçe ve terkip haline gelmedikçe Ortadoğu’nun sorunları çözülemez. Arap dünyasında rejimleri yıkan ve partileri aşan bir halk hareketi var. Bu halk hareketi kesinlikle bir cereyandır ve akımdır. Bu akımın içinde her türlü eğilim barınmaktadır. İleride siyasi olarak bu değişimin merkezinde değişen ve gelişen Türkiye olmalıdır. ABD’nin vuruşarak çekildiği bölgedeki boşluğu bu terkip doldurmalıdır. Sünni düşmanlığı ile Türk düşmanlığı sonuçta aynı istikamete dökülmekte ve aynı mecraya akmaktadır. Zira, Fatimileri yıkan ve Safevileri gerileten ve İslam birliğini siyasi ve fikri olarak büyük çapta temin eden Türk-Sünni (elbette Arap ve Kürtler de dahil olmak üzere) terkibi ve damarı olmuştur. Türklerin ve Sünniliğin merkezde olmadığı yani çoğunluğu temsil etmeyen yapılar ancak bölünmeyi ve dolayısıyla çekişmeyi artırır ve çileyi ve süreci uzatırlar. Tarih bunun en önemli tanığıdır. Bir müddet önce Lübnan’la alakalı bir kamuoyu yoklaması okumuştum. Buna göre Sünni kesimler arasında Hizbullah’ı tasvip edenlerin oranı yüzde 8’de kalırken Maruniler arasında bu oranın yüzde 20’ye çıktığını gördüm. Yani Hizbullah’ın en az popüler olduğu kesim Sünnilerdi. Doğrusu bu sonucu yorumlamakta zorlandım. Ama zamanla bunun nedenini anladım. Türkiye’de ve dışında bunu Sünnilerin Amerikan muhibbanlığına veya sempatizanlığına bağlayanlar olabilir. Lakin böyle olmadığı güneş kadar aşikar. Zira, Lübnan Sünnileri arasında yapılacak bir kamuoyu yoklaması ile Amerikan düşmanlığının diğer Sünni ülkelerdeki gibi yüksek olduğu ve tavan yaptığı görülecektir. Öyle ise Lübnanlı Sünniler hem ABD hem de Hizbullah’ı eşit şekilde karşılar. Neden acaba?
¥
Bunun nedeni karşı cephenin derin Sünni düşmanlığında yatmaktadır. Son Wikileaks belgeleri de bunu açıkça ortaya koymuştur. Lübnan’daki Amerikan Elçisi Jeffrey D. Feltman, Washington’a bir rapor yolluyor. 2007 yılına ait olan rapor bugünlerde Wikileaks belgeleri arasında yayınlanıyor. Raporun konusu Hizbullah’ın müttefiklerinden Michael Aoun’un Sünnilere karşı bakışı ve yaklaşımı. Sünnilere olan kin ve nefretinin Michael Aoun’u nasıl Hizbullah ile ittifaka yönlendirdiği ve ortak hale getirdiği belgede açıkça görülüyor. 6 Şubat 2006 tarihinde taraflar ortaklık zaptı imzalıyor. Böylece ortak Sünni düşmanlığı marjinal alandaki rakipleri bir araya getiriyor. Amerikan Elçisi Feltman’a, Michael Aoun’un bakışını aktaran ve hikaye eden Maruni bakanlardan Şarl Rızk oluyor. Michael Aoun’un Paris dönüşünden sonra Hizbullah ile siyasi ortaklığa gitmesinin hikayesi aynı zamanda Kerim Bakradoni’nin “Şok ve Devrim” kitabında da tafsilatlı bir şekilde anlatılıyor. ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ zemininden hareket eden Michael Aoun, Wikileaks raporuna göre Sünnileri ‘hayvanlar’ olarak nitelendiriyor. Aoun, ittifaka girdiği Şiileri ve Hizbullah’ı ‘Lübnan’ı (toprağı) seven Lübnanlılar’ olarak tanımlıyor. Aoun Hizbullah üzerinden Suriye rejimiyle ittifakını da şöyle gerekçelendiriyor: Çok hazzetmesem de Lübnan’ı Sünnilerden korumak ve onlara bırakmamak için Nuseyrilerle ittifaka gitmekten başka çarem yok.
¥
Michael Aoun, Nasrallah ve kendisinin Suriye’nin ötesinde İran’ı yeğlediklerini söylüyor. Bunun üç nedeni var: Birincisi İranlılar Sünni değil. İkincisi Arapça bilmiyorlar. Üçüncüsü de, Lübnan sınırından çok uzaklar. Raporda en dikkat çekici husus, Beyrut’taki İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani ile Amerikan Büyükelçisi Jeffrey D. Feltman arasında zımni anlayış iklimidir. Aoun, Şeybani’den bizzat Amerikan-İran diyalogunun önemini duymuş ve bu ittifakın bir gün kendisini cumhurbaşkanlığı koltuğuna taşıyacağına da inanmıştır. Aoun’a göre, Amerikan Elçisi Feltman da Sünni tehlikesinin farkındadır ve bu hususta Sünni kesimin düşmanlarını anlayışla karşılamaktadır (Lübnan’da yayınlanan En Nahar gazetesi, Ahmet Ayyaş: Hulefau İran ve suku’t en nizam es Suri, 21 Mart, 2001/ http://www.elaph.com/ Web/NewsPapers/2011/5/656512.html?entry=homepagenewspapers). Ulusalcılar, Amerikancılar ve siyasi teşeyyü ve taraftarları hepsi Sünniliğin siyasi rolünden ürkmektedir. Zira hepsinin hesaplarını bozacak İslam dünyasının en büyük denklemi Sünniliktir. Bu mezhepçilik değil aksine uçların mezhepçiliğine karşı bir savunma düzeni ve halidir. Zira Sünnilik İslam dünyasının küresel gücü ve ortak bölenidir. Sünnilik çoğunluk olmasına rağmen her cephede savunmadadır. Bazı hesap kitap bilmez Sünniler ise kiminle aynı hendekte olduğunu bilmeyecek kadar habu gaflet içinde gözüküyorlar
¥
Bunun nedeni karşı cephenin derin Sünni düşmanlığında yatmaktadır. Son Wikileaks belgeleri de bunu açıkça ortaya koymuştur. Lübnan’daki Amerikan Elçisi Jeffrey D. Feltman, Washington’a bir rapor yolluyor. 2007 yılına ait olan rapor bugünlerde Wikileaks belgeleri arasında yayınlanıyor. Raporun konusu Hizbullah’ın müttefiklerinden Michael Aoun’un Sünnilere karşı bakışı ve yaklaşımı. Sünnilere olan kin ve nefretinin Michael Aoun’u nasıl Hizbullah ile ittifaka yönlendirdiği ve ortak hale getirdiği belgede açıkça görülüyor. 6 Şubat 2006 tarihinde taraflar ortaklık zaptı imzalıyor. Böylece ortak Sünni düşmanlığı marjinal alandaki rakipleri bir araya getiriyor. Amerikan Elçisi Feltman’a, Michael Aoun’un bakışını aktaran ve hikaye eden Maruni bakanlardan Şarl Rızk oluyor. Michael Aoun’un Paris dönüşünden sonra Hizbullah ile siyasi ortaklığa gitmesinin hikayesi aynı zamanda Kerim Bakradoni’nin “Şok ve Devrim” kitabında da tafsilatlı bir şekilde anlatılıyor. ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ zemininden hareket eden Michael Aoun, Wikileaks raporuna göre Sünnileri ‘hayvanlar’ olarak nitelendiriyor. Aoun, ittifaka girdiği Şiileri ve Hizbullah’ı ‘Lübnan’ı (toprağı) seven Lübnanlılar’ olarak tanımlıyor. Aoun Hizbullah üzerinden Suriye rejimiyle ittifakını da şöyle gerekçelendiriyor: Çok hazzetmesem de Lübnan’ı Sünnilerden korumak ve onlara bırakmamak için Nuseyrilerle ittifaka gitmekten başka çarem yok.
¥
Michael Aoun, Nasrallah ve kendisinin Suriye’nin ötesinde İran’ı yeğlediklerini söylüyor. Bunun üç nedeni var: Birincisi İranlılar Sünni değil. İkincisi Arapça bilmiyorlar. Üçüncüsü de, Lübnan sınırından çok uzaklar. Raporda en dikkat çekici husus, Beyrut’taki İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani ile Amerikan Büyükelçisi Jeffrey D. Feltman arasında zımni anlayış iklimidir. Aoun, Şeybani’den bizzat Amerikan-İran diyalogunun önemini duymuş ve bu ittifakın bir gün kendisini cumhurbaşkanlığı koltuğuna taşıyacağına da inanmıştır. Aoun’a göre, Amerikan Elçisi Feltman da Sünni tehlikesinin farkındadır ve bu hususta Sünni kesimin düşmanlarını anlayışla karşılamaktadır (Lübnan’da yayınlanan En Nahar gazetesi, Ahmet Ayyaş: Hulefau İran ve suku’t en nizam es Suri, 21 Mart, 2001/ http://www.elaph.com/ Web/NewsPapers/2011/5/656512.html?entry=homepagenewspapers). Ulusalcılar, Amerikancılar ve siyasi teşeyyü ve taraftarları hepsi Sünniliğin siyasi rolünden ürkmektedir. Zira hepsinin hesaplarını bozacak İslam dünyasının en büyük denklemi Sünniliktir. Bu mezhepçilik değil aksine uçların mezhepçiliğine karşı bir savunma düzeni ve halidir. Zira Sünnilik İslam dünyasının küresel gücü ve ortak bölenidir. Sünnilik çoğunluk olmasına rağmen her cephede savunmadadır. Bazı hesap kitap bilmez Sünniler ise kiminle aynı hendekte olduğunu bilmeyecek kadar habu gaflet içinde gözüküyorlar
Cemil Çiçek'e sorular
- Avrupa'daki Türkler "mektupla ya da konsolosluklarda oy kullanamamaktan" şikâyetçiler... Bu sorun neden çözülemedi?
Cemil Çiçek'in yanıtı uzun:
Cemil Bey "bir sorumlu daha var" diye devam etti:
Hırsız evin içindeyse...
Emniyet İstihbarat Dairesi'nin eski başkanlarından Sabri Uzun'un Şemdinli olayları ile ilgili söylediği 'Hırsız evin içindeyse kilit işe yaramaz' ifadesi literatüre geçmişti.
Daha sonra muhtelif olaylar için bu tanım yapıldı ama son günlerde yaşanan kaset skandallarını en iyi özetleyen ifade bu olsa gerek.
Hatırlatalım, Deniz Baykal bir kaset darbesi ile devrildi. Baykal'a öyle bir darbe vuruldu ki kurt siyasetçi kıpırdayamadı bile. Aday değilim diyen Kemal Kılıçdaroğlu önce Baykal'ın koltuğuna oturdu ardından da efsane isim Önder Sav ve ekibini tasfiye etti.
O zaman da en çok kaset komplosunun kim tarafından yapıldığı çok tartışıldı. Hükümetten 'Okyanus Ötesi'ne birçok kesim suçlandı. Fakat aradan geçen sürede gerçek failler bulunmasa da 'hırsızın evin içinde olduğu' az çok belli oldu.
Şimdi aynı şey MHP'de yaşanıyor.
Ülkücü camia tarihinin en büyük travmalarından birini yaşıyor. Yöneticilerinin kaset rezaletleri yüzünden ülkücüler sokakta başı dik gezemez oldu. 10 yönetici istifa etmek zorunda kaldı. Geride kaç kişinin kaseti var bilinmiyor.
Failler yine belli değil.
Olağan şüpheliler var ama Ankara kulislerine göre her zaman olduğu gibi 'olağan şüpheliler' yine konuya Fransız. MHP kasetleri için adres öyle uzaklarda filan değil. Hatta fazlasıyla yakın. Duyumlara göre de arşivleri hayli geniş. Bahçeli'nin hamlelerine göre tavır alacaklar.
Bu arada etkili ve bol yıldızlı aracıların 'arayı bulmaya çalıştığı'nı da not etmek lazım.
MHP'nin kalan yöneticileri 'farklı ülkücüler'le bir formül üzerinde uzlaşıp partideki değişimi seçimden sonra kademeli olarak hayata geçirmenin arayışında. Teklifler 'farklı ülkücüler'i keser mi bilinmez ama bu konuda yoğun çaba sarf edildiği kesin. Hatta bazı rivayetlere göre de uzlaşma yakın.
Bu arada yaşanan skandal yüzünden oyları eriyen MHP'yi baraj üzerinde tutmak için başka mühendislik hesaplarının yapıldığını da kayda geçelim. Çünkü 'mağdur edildik edebiyatı'nın tabanda ve geniş kitlelerde bir karşılığı yok.
Seçmen yaşananları rezillik olarak görüyor.
Memleket çılgına döndü
Günlerdir seçimin nabzını tutmak için yollardayım. Başbakan Erdoğan'la, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile seyahatlere çıktım. Dışişleri Bakanı'nın kampanyasını izledim. Samsun'dan Mersin'e farklı şehirlerin havasını kokladım.
Seçim sonuçları, partilerin durumları, vekil sayıları bir yana gördüğüm ilginç bir tablo var. Başbakan'ın İstanbul'a yönelik açıkladığı 'çılgın proje'sinden sonra memlekette bir çılgınlık hali oluşmuş.
İşin esprisi bir yana Başbakan Erdoğan İstanbul için 'Kanal İstanbul' gibi iddialı bir proje açıkladığı için her şehre ayrı bir 'çılgın proje beklentisi' oluşmuş. Öyle ki bakanlar, vekil adayları seçim bölgelerinde dolaşırken vatandaştan 'senin çılgın projen ne' türü sorulara muhatap oluyorlar.
Başbakan Erdoğan çıtayı yükseğe koyduğu için seçmen de siyasetçilerden kendini heyecanlandıracak projeler duymak istiyor.
Gerçi Başbakan Erdoğan'ın 'Kanal İstanbul' projesine neden çılgın dendi bilmiyorum. Çünkü son derece mantıklı ve daha proje aşamasında iken bile 'on bin peşin kanal senin' diyecek yatırımcılar var.
Yani ortada çılgın değil makul bir hedef var.
Kaldı ki yakın zamanda hayata geçmese bile bu tip şeyleri konuşmak bile memleketin ufkunu açıyor. Her aday, her belediye başkanı hatta her müteşebbis kafasının köşesinde 'çılgın bir projeyi' evirip çeviriyor. Her şehirde farklı ve orijinal örnekler var. Deyim yerindeyse ülkenin her yerinde özgüven patlaması yaşanıyor.
Ne kadarı gerçekleşir o ayrı bir tartışma. Ama 'Kanal İstanbul'dan sonra memlekette bir çılgın proje yarışı başladı. Artık seçmen 'mazot 1.5 lira, elektrik borcunu sileceğim' gibi 'harbiden uçuk' projeler yerine gerçek 'çılgın projeler' duymak istiyor.
"Güzellik" bu kadar çirkin olamaz!
Berbat pornoların...
Cinselliği abartan ve suiistimal eden reklamların...
Kadına şiddeti sıradan hale getirecek kadar çok gösteren tv dizilerinin...
Kadınları (özünde bir bütün olarak insanı) aşağıladığı açıktır.
Hem feminist hem de akademik literatürde bu tür medyatik yollarla "kadınlığın köleleştirilişi" üzerine sayısız makale ve kitap vardır.
Hiçbir film, hiçbir reklam hiçbir dizi son zamanlarda bizim tv kanallarımızda pıtrak gibi çoğalan "ne giysem, nasıl yenilensem" türü programlar kadar aşağılayamaz kadınları!
Her rastladığımda ağzım açık kalıyor.
Saçmalıklar, çirkinlikler, ucuzluklar nasıl böyle pervasızca stil diye yutturulmaya çalışılır?
İçgörü yoksunluğunun ayyuka çıkmış hali nasıl olur da samimiyet diye sunulur?
Kadınlar bu programların kendileriyle dalga geçmesine ve kadınlığı alttan alta horlamasına nasıl öfkelenmezler de...
Geçip ekran başına, eğlenerek izlerler! Doğrusu, ona da aklım ermiyor.
Belli ki, zamanında ciddi travmalar geçirmiş ve berduşa dönmüş bir kadının kılığını, saçını, makyajını değiştirdiler.
E, iyi de...
Hiç utanıp sıkılmadan o kadının "artık kendi ayakları üzerinde durduğunu" söylemenin; "işte karşınızda özgüvenini kazanmış bir kadın" diye ilan etmenin anlamı nedir?
Bu kadar basit midir?
İş mi buldunuz? Ruhundaki yaraları mı onardınız?
Dalga mı geçiyorsunuz, diye bağırdım oturduğum yerde!
Çünkü genç kadının zoraki gülümseyişi insanın içini öyle acıtıyordu ki...
Zevksizlik zirve yapıyor bu yarışmalarda.
Hezeyanlar deseniz, gemi azıya almış. Kendini Beyonce'ye benzetenler mi ararsınız; Nicole Kidman'ın tıpkısı olduğuna inananlar mı, istersiniz!
Elbiseler feci.
Yapmacıklık, içtensizlik diz boyu.
İnsan bu türden programları izlerken "ne oluyoruz?" diye düşünüyor; yoksa bu kadınları, başka kadınların gözünde rezil etme projesi mi?
Ayrıca kadın izleyicilerin bu tür programlarda buldukları dedikodu hazzını hafife alıyor olabilirim.
Ama istiyorum ki...
Hiç değilse bizim için çok değerli birtakım kavramların yakasını rahat bıraksın bu programlar.
Mesela "yakışmak/ yakıştırmak" dediğimiz şey o kadar uyduruk bir şey değildir!
Mesela "güzellik" asla bu kadar çirkin değildir!
Cinselliği abartan ve suiistimal eden reklamların...
Kadına şiddeti sıradan hale getirecek kadar çok gösteren tv dizilerinin...
Kadınları (özünde bir bütün olarak insanı) aşağıladığı açıktır.
Hem feminist hem de akademik literatürde bu tür medyatik yollarla "kadınlığın köleleştirilişi" üzerine sayısız makale ve kitap vardır.
***
Ama iddia ediyorum ki...Hiçbir film, hiçbir reklam hiçbir dizi son zamanlarda bizim tv kanallarımızda pıtrak gibi çoğalan "ne giysem, nasıl yenilensem" türü programlar kadar aşağılayamaz kadınları!
Her rastladığımda ağzım açık kalıyor.
Saçmalıklar, çirkinlikler, ucuzluklar nasıl böyle pervasızca stil diye yutturulmaya çalışılır?
İçgörü yoksunluğunun ayyuka çıkmış hali nasıl olur da samimiyet diye sunulur?
Kadınlar bu programların kendileriyle dalga geçmesine ve kadınlığı alttan alta horlamasına nasıl öfkelenmezler de...
Geçip ekran başına, eğlenerek izlerler! Doğrusu, ona da aklım ermiyor.
***
Geçenlerde bir program izledim...Belli ki, zamanında ciddi travmalar geçirmiş ve berduşa dönmüş bir kadının kılığını, saçını, makyajını değiştirdiler.
E, iyi de...
Hiç utanıp sıkılmadan o kadının "artık kendi ayakları üzerinde durduğunu" söylemenin; "işte karşınızda özgüvenini kazanmış bir kadın" diye ilan etmenin anlamı nedir?
Bu kadar basit midir?
İş mi buldunuz? Ruhundaki yaraları mı onardınız?
Dalga mı geçiyorsunuz, diye bağırdım oturduğum yerde!
Çünkü genç kadının zoraki gülümseyişi insanın içini öyle acıtıyordu ki...
***
Bir de kadınların bin bir türlü görgüsüzlük sergilemesine ve sözüm ona şıklıklarıyla birbirlerini hasetten çatlatmasına dayalı yarışma programları var.Zevksizlik zirve yapıyor bu yarışmalarda.
Hezeyanlar deseniz, gemi azıya almış. Kendini Beyonce'ye benzetenler mi ararsınız; Nicole Kidman'ın tıpkısı olduğuna inananlar mı, istersiniz!
Elbiseler feci.
Yapmacıklık, içtensizlik diz boyu.
İnsan bu türden programları izlerken "ne oluyoruz?" diye düşünüyor; yoksa bu kadınları, başka kadınların gözünde rezil etme projesi mi?
***
Bu işlerin bam teli reyting ise ve reyting her şeyi haklı kılıyorsa..
Söyleyecek sözüm yok!Ayrıca kadın izleyicilerin bu tür programlarda buldukları dedikodu hazzını hafife alıyor olabilirim.
Ama istiyorum ki...
Hiç değilse bizim için çok değerli birtakım kavramların yakasını rahat bıraksın bu programlar.
Mesela "yakışmak/ yakıştırmak" dediğimiz şey o kadar uyduruk bir şey değildir!
Mesela "güzellik" asla bu kadar çirkin değildir!
Demokrat zihniyet
"Demokratlık" zihni bir tutumdur, bir felsefe veya evreni, hayatın anlamını, insan fiillerinin amacını, iktisadi hayatın düzenini, sosyal politikaları ve meadı açıklayan bir akide, bir ideolojik sistem veya bir kelam ekolü değildir.
İnsan zihni bir tutum olarak 'demokrat' olur veya olmaz. Kendine kattığı erdemli kişilik özellikleriyle başkalarının düşüncelerine saygı gösterir, dinler, müzakere eder, bazı görüşlerini tashih eder. Bununla yetinmez, ötekinin hak ve hukukuna riayet ederek bir arada yaşama iradesi ve arzusu beyan ediyorsa bu kişi 'demokrat'tır, aksine tutum ve davranışlar sergiliyorsa değildir. Bu manada neredeyse her beşeri/irfan havzasında demokrat kişiliklere ve pratiklere rastlanır.
Mahçupyan demokrat zihniyeti "şeffaflık, ikna, katılımcılık" gibi normlara indirger. Said Nursi, "ikna yolu"nu "medenilerin özellikleri" arasında sayar. Abdülkerim Süruş ise "epistemolojik yanılabilirlilik ve çoğulculuk" olarak görür. Bu zaten, "mutlak müçtehid"in dahi içtihadının hükmen "zanni" kabul edilmesiyle tarihte sağlanmış ve kültüre öyle gelmiştir. Fakat Mahçupyan, salt zihni bir tutumu neredeyse her şeyi açıklayan üst bir sisteme, meta söyleme dönüştürür; bir tür postmodern Marxizm gibi.
Demokratlığı "mutlakiyetçiliğin reddi" ve herkesin kendini ifade edebilme özgürlüğü ve hakkına sahip olması olarak görmek mümkün. Bu Mahçupyan'ın başka yazılarında sıkça işaret ettiği "görecilik" konusunda da bize iyi bir fikir, eleştirel bir perspektif verebilir.
Belirtmek gerekir ki, dört başı mamur bir demokrat zihniyet ancak dinin evreninde ve Son Vahy olan İslam içinde neşv-ü nema bulabilir. Çünkü İslamiyet, pozitivizmden beslenen aydın despotizmini reddettiği gibi, Kilise hidayetini sekülerleştiren modernliğin ve onu yeniden üreten postmodernizmin üstünü örtbas ettiği mutlaklığı da reddeder. Mutlak bilgi, mutlak iktidar ve mutlak servetin sahibi sadece Allah'tır, tevhid inancı her şeyi izafileştirir.
Üç dini öğretiyi ve tarihsel tecrübelerini -ana karakteristik özellikleriyle- mukayese ettiğimizde ilginç bir manzarayla karşılaşırız: Yahudilik kamil hidayeti anneden doğuma bağlayıp, kurtuluşu illa da Yahudilikte arayanlara "Nuh'un yedi kanunu"yla yetinmelerini önerir; çünkü "seçilmiş kavim" doktrini varlık zincirinde seçilmemişleri daha düşük mertebede algılar; seçilmemişler sadece ağır Yahudi Şeriatı'nın hükümlerini yerine getiremeyecek kadar zayıf değiller, aynı zamanda o fıtri kapasitede de değiller. Tarihi Hıristiyanlık, hidayet kapısından zorla dahil etmeyi emreder. Evrenselliğini "İsa'nın mesajına muhatap" bütün milletlere ve her ferde mecburi tutar. Aydınlanma, modernizm ve bugün bu geleneğin ürünü küreselleşme, işte Katolikliğin bu hidayet doktrinini sekülerleştirerek evrensel olduğunu, bütün yer kürenin Batı modernitesi içinde yer almasının zorunlu olduğunu iddia etmekte ve dünyadaki bütün hükümetleri toplumlarını 'modernleştirme' politikalarına tabi tutmaya mecbur etmektedir. Bunun Ortaçağ'daki karşılığı Kilise'nin dünyayı zor kullanarak Hıristiyanlaştırmasıdır; modern Batı'nın 'hidayet'i, yerküreyi laikleştirip sekülerleştirmek ve nihilistleştirmektir. İslamiyet, hidayetin kapısını açık tutar, ama kimseyi içeri girmeye zorlamaz.
Sanıldığının aksine postmodernizm mutlak olanı reddetmiyor, total bir mutlaklığı reddederken hakikati de parçalayıp her bir parçayı kendi içinde totalleştirip mutlaklaştırıyor, parçalar arasında geçişi ve dönüşümü imkânsızlaştırıyor. Nitekim postmodern izafilik, mesela İslami yaşama biçimini parçalarken bunu da ailenin çözülmesi, kadın-erkek rol dağılımının ters yüz edilmesi şeklinde yürütüyor ve bunun mutlak/zorunlu bir değişme süreci olduğu fikrini telkin ediyor ki, işte biz buna postmodern cebriyecilik diyoruz.
Oysa kamil manada demokratlık a) Hakikatin tekliğine karşılık birden fazla epistemolojik, ontolojik ve sosyal tezahürü mümkün görür; b) Kendini Hak ve Hakikat üzerinde görüyor olmasına rağmen, diğer epistemeleri ve yaşama biçimlerini korur, onlara yapılan müdahaleleri meşru görmez.
Mahçupyan demokrat zihniyeti "şeffaflık, ikna, katılımcılık" gibi normlara indirger. Said Nursi, "ikna yolu"nu "medenilerin özellikleri" arasında sayar. Abdülkerim Süruş ise "epistemolojik yanılabilirlilik ve çoğulculuk" olarak görür. Bu zaten, "mutlak müçtehid"in dahi içtihadının hükmen "zanni" kabul edilmesiyle tarihte sağlanmış ve kültüre öyle gelmiştir. Fakat Mahçupyan, salt zihni bir tutumu neredeyse her şeyi açıklayan üst bir sisteme, meta söyleme dönüştürür; bir tür postmodern Marxizm gibi.
Demokratlığı "mutlakiyetçiliğin reddi" ve herkesin kendini ifade edebilme özgürlüğü ve hakkına sahip olması olarak görmek mümkün. Bu Mahçupyan'ın başka yazılarında sıkça işaret ettiği "görecilik" konusunda da bize iyi bir fikir, eleştirel bir perspektif verebilir.
Belirtmek gerekir ki, dört başı mamur bir demokrat zihniyet ancak dinin evreninde ve Son Vahy olan İslam içinde neşv-ü nema bulabilir. Çünkü İslamiyet, pozitivizmden beslenen aydın despotizmini reddettiği gibi, Kilise hidayetini sekülerleştiren modernliğin ve onu yeniden üreten postmodernizmin üstünü örtbas ettiği mutlaklığı da reddeder. Mutlak bilgi, mutlak iktidar ve mutlak servetin sahibi sadece Allah'tır, tevhid inancı her şeyi izafileştirir.
Üç dini öğretiyi ve tarihsel tecrübelerini -ana karakteristik özellikleriyle- mukayese ettiğimizde ilginç bir manzarayla karşılaşırız: Yahudilik kamil hidayeti anneden doğuma bağlayıp, kurtuluşu illa da Yahudilikte arayanlara "Nuh'un yedi kanunu"yla yetinmelerini önerir; çünkü "seçilmiş kavim" doktrini varlık zincirinde seçilmemişleri daha düşük mertebede algılar; seçilmemişler sadece ağır Yahudi Şeriatı'nın hükümlerini yerine getiremeyecek kadar zayıf değiller, aynı zamanda o fıtri kapasitede de değiller. Tarihi Hıristiyanlık, hidayet kapısından zorla dahil etmeyi emreder. Evrenselliğini "İsa'nın mesajına muhatap" bütün milletlere ve her ferde mecburi tutar. Aydınlanma, modernizm ve bugün bu geleneğin ürünü küreselleşme, işte Katolikliğin bu hidayet doktrinini sekülerleştirerek evrensel olduğunu, bütün yer kürenin Batı modernitesi içinde yer almasının zorunlu olduğunu iddia etmekte ve dünyadaki bütün hükümetleri toplumlarını 'modernleştirme' politikalarına tabi tutmaya mecbur etmektedir. Bunun Ortaçağ'daki karşılığı Kilise'nin dünyayı zor kullanarak Hıristiyanlaştırmasıdır; modern Batı'nın 'hidayet'i, yerküreyi laikleştirip sekülerleştirmek ve nihilistleştirmektir. İslamiyet, hidayetin kapısını açık tutar, ama kimseyi içeri girmeye zorlamaz.
Sanıldığının aksine postmodernizm mutlak olanı reddetmiyor, total bir mutlaklığı reddederken hakikati de parçalayıp her bir parçayı kendi içinde totalleştirip mutlaklaştırıyor, parçalar arasında geçişi ve dönüşümü imkânsızlaştırıyor. Nitekim postmodern izafilik, mesela İslami yaşama biçimini parçalarken bunu da ailenin çözülmesi, kadın-erkek rol dağılımının ters yüz edilmesi şeklinde yürütüyor ve bunun mutlak/zorunlu bir değişme süreci olduğu fikrini telkin ediyor ki, işte biz buna postmodern cebriyecilik diyoruz.
Oysa kamil manada demokratlık a) Hakikatin tekliğine karşılık birden fazla epistemolojik, ontolojik ve sosyal tezahürü mümkün görür; b) Kendini Hak ve Hakikat üzerinde görüyor olmasına rağmen, diğer epistemeleri ve yaşama biçimlerini korur, onlara yapılan müdahaleleri meşru görmez.
Baykal ile Bahçeli arasındaki onursal fark
Kaset skandalı ilk CHP'yi vurdu.
Hedefteki isim Genel Başkan Deniz Baykal'dı.
Zaten... Kurban Baykal olunca, başkasına da lüzum kalmıyordu.
Tam bir yıl sonra... MHP'de olay daha farklı gelişti.
Arka arkaya... Üst düzey parti yöneticilerinin kasetleri patladı.
Kasedi ortaya çıkmamıştı belki ama... Hedefteki isim, kurmayları üzerinden vurulan Genel Başkan Devlet Bahçeli'ydi.
Lakin... İki partiyi derinden etkileyen kaset olaylarının arasındaki tek fark bu değil.
Olaylar ve sonuç alma biçimi birbirine çok benzese de... Partilerin ve liderlerin krizi yönetme biçimi çok farklı...
Gelin birkaçına birlikte bakalım:
Baykal, kasetteki iddiayı reddetmedi. "Komplo" dedi. Üç gün sonra istifa etti. Fakat istifa ederken, "okyanus ötesini", yani Pensilvanya'yı bunun dışında tuttu.
Bahçeli, ilk görüntüler ortaya çıkar çıkmaz... Derhal "gereğini" yaptı... Kelleler gitti... "Suçlu" ise hemen bulunmuştu: Okyanus ötesi.
Baykal'ın kaseti "Varan 1"di. Yani, sırada başka kaset veya kasetler olabilirdi. İstifa kararı ile bunların önünü aldı. Dosyayı kapattı.
Bahçeli de sırada başka kasetlerin olduğunu biliyordu. Dört yöneticisini kasetlere kurban verdikten sonra meydan okudu: "Artık kimseyi istifaya davet etmeyeceğim. Sorumluluk benim."
Baykal, istifa ettikten sonra partisini bırakmadı. Sürecin sadece kendisini değil, ekibini de tasfiye ettiğini gördü. "Onursal Genel Başkan" kontenjanından tekrar aday oldu ama bugünkü CHP artık eski CHP değildi. Önder Sav depremi, Ergenekon sanıklarının aday gösterilmesi, Oda TV olayı ve başka gelişmeler üst üste geldi. Baykal, daha en başında, doğrusunu yaparak "şeref tribününe" geçmişti.
Bahçeli, süreci yönetebileceğini düşündü. 4 kelle gittikten sonra 6 yöneticisinin daha kaseti yoldaydı. Kasetlerin içinde ne olduğu da belliydi. Bu taarruzu durdurabileceğini öngörerek büyük hata yaptı. Ne çare ki, deprem olmuş, tsunami hesap edilememişti. Dev dalgalar, 6 MHP'liyi daha kapıp götürdü.
Özetle... Baykal olan biteni doğru okudu ve taktik hatalar yapmadı.
Bahçeli ise... İki gün önce söylediğini düzeltmek, önce suçladıklarını daha sonra onore etmek durumunda kaldı.
Seçimden sonra, Bahçeli'ye "onursal" bir koltuk kaldı mı, o bile tartışılıyor artık.
Atatürk’le Samsun’a çıkmak!..
Değerli Tarihçi Yazar Muhittin Nalbantoğlu, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal ile birlikte Samsun’a ayak basan heyette olan Hüsrev Gerede’nin anılarını yazdı.. Sayın Nalbantoğlu’nun izniyle bu değerli anılardan alıntı yapalım..
Nalbantoğlu’nun satırları..
***
Atatürk’ün 1928 yılında zaferden sonra İstanbul’u ilk defa ziyaret ettiği günkü konuşmasını zikredelim:
“İki büyük cihanın mültekasında (kavşak noktasında) eşsiz kahraman İstanbul, bütün Türk Milleti’nin kalbinde yeri olan şehirdir.
On yıl önce işgal altındaki İstanbul’dan içim sızlayarak ayrıldım. Uğurlayanım yoktu. On yıl sonra ise sevinçten coşan, taşan İstanbul’a kavuşmuş bulunuyorum...”
***
30 Nisan 1919’da Mustafa Kemal Paşanın 9’uncu Ordu Müfettişliğine tâyin edildiğine dair irade çıktığını işittik. Harpte o taraflarda vazife görmüş olduğum için, beni karargâhına almasını tavsiye etmişler.
Acele görüşmek istediğini bana haber verdiler. Halâskâr Gazi Caddesi’ndeki eve gittim. Mustafa Kemal Paşa, Şark cephesindeki hizmetlerimi bildiğini, arzu edersem karargâhına almak istediğini söyledi.
Beni dikkatle, memnunlukla dinleyen büyük adam “İstanbul’da düşman süngüsü ve hükmü altında millî sahada hizmetin hem çok çetin, hem de muvaffak olmanın hemen imkânsız olacağını, bu sıralarda memlekette işgal dışında, Anadolu içinde emniyet ile hizmet edebileceğimizi, zaten müfettişlik vazifesini sırf bu emel ve gaye ile kabul etmiş bulunduğunu” söyleyince dünyalar benim oldu.
16 Mayıs 1919 saat 16,30’da ufak bir gemi olan “Bandırma” vapuruyla yola çıktık.
Vapurumuz Kavaklar’a gelince durdu. Gemiye birkaç İtilâf zabitinin motörle yaklaştığını görünce Paşa’nın yanında bulunmağı tercih ettim ve vaziyeti bildirdim. Mustafa Kemal, “İtilâf zabitleri cephane ve silâh aramağa gelmişler” deyince, gülümsedi. Cevaben: “Budala harifler, biz cephane, silâh değil, kafa ve iman götürüyoruz” dedi.
Akşamın sekiz buçuğunda Boğaz’dan çıktık. Biz açıldıkça deniz de kabardıkça kabardı. Gece yarısına kadar güvertede kaputlarımıza sarılmış bir halde oturabildik. Kamaralara inmeğe mecbur olduk. Ayın 18’inde öğleye doğru Sinop limanına girebildik. Liva Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey, Sinop’tan bir kâğıtla bize İzmir hâdiseleri hakkında elde ettiği malûmatı yetiştirdi.
Pek vazıh olmayan, fakat işgali bildiren bu kara haber bizi çok üzdü. Sinop’tan Samsun’a doğru yola çıktık.
Denizin çok dalgalı olması, fırtınanın şiddeti sebebiyle gemi süvarisi bütün seyahatte usulen rotasını sahilden uzak tutmak mecburiyetinde idi.
Mustafa Kemal Paşa da bundan sinirlenmekte idi. Yaveri, centilmen bir genç olan Muzaffer Bey’den öğrendiğime nazaran “Kaptana sahilden uzaklaşmamasını, icap ederse baştan karayı dahi göze almasını” emretmişi
Bir aralık vapurun pusulasının bozulduğunu da yolda duymuştuk.
Hakikaten vaziyet çok tehlikeli idi.. Atatürk’ün samimî dostlarından olan Hamidiye kahramanı Rauf Bey’in bizim İstanbul’u terketmemizden bir gün evvel Paşa’nın Şişli’deki evine giderek sevdiği ve takdir ettiği bu arkadaşına; “Geminizin Boğaz’dan çıktıktan sonra İngilizler tarafından tevkif edileceğini duydum. Seni tevkif etmek istiyorlarsa şimdiye kadar edebilirlerdi. Hazır bu rivayetler çıkmışken durma, yola çık” dediğini bizzat Rauf Bey’in kendisinden, sonraları öğrenmiştim.
Hakikaten biz yola çıktıktan sonra gemimizi yakalayıp İstanbul’a getirmek vazifesiyle arkamızdan bir İngiliz torpidosu saldırılmış olduğunu da Samsun’a çıktıktan sonra duymuştuk ve Atatürk “Bu da Allah’ın bir lûtfu” demiştir. Bandırma vapurunun rotasını mümkün mertebe sahile yakın tutmasının bizi bulamamasına sebep olduğu tabiîdir. Her halde vatanı kurtaracak bu büyük adamın daha ilk adımda Cenabı Hak tarafından korunmuş olduğu muhakkaktır. Uğurlu, küçük ‘Bandırma’mız direğinde ordu kumandanlığı bayrağı çekilmiş olduğu halde 19 Mayıs 1919 günü sabah saat altıda lâtif, sakin, güneşli bir hava ile şan ve şerefle Samsun önünde demirledi.”
Nalbantoğlu’nun satırları..
***
Atatürk’ün 1928 yılında zaferden sonra İstanbul’u ilk defa ziyaret ettiği günkü konuşmasını zikredelim:
“İki büyük cihanın mültekasında (kavşak noktasında) eşsiz kahraman İstanbul, bütün Türk Milleti’nin kalbinde yeri olan şehirdir.
On yıl önce işgal altındaki İstanbul’dan içim sızlayarak ayrıldım. Uğurlayanım yoktu. On yıl sonra ise sevinçten coşan, taşan İstanbul’a kavuşmuş bulunuyorum...”
***
30 Nisan 1919’da Mustafa Kemal Paşanın 9’uncu Ordu Müfettişliğine tâyin edildiğine dair irade çıktığını işittik. Harpte o taraflarda vazife görmüş olduğum için, beni karargâhına almasını tavsiye etmişler.
Acele görüşmek istediğini bana haber verdiler. Halâskâr Gazi Caddesi’ndeki eve gittim. Mustafa Kemal Paşa, Şark cephesindeki hizmetlerimi bildiğini, arzu edersem karargâhına almak istediğini söyledi.
Beni dikkatle, memnunlukla dinleyen büyük adam “İstanbul’da düşman süngüsü ve hükmü altında millî sahada hizmetin hem çok çetin, hem de muvaffak olmanın hemen imkânsız olacağını, bu sıralarda memlekette işgal dışında, Anadolu içinde emniyet ile hizmet edebileceğimizi, zaten müfettişlik vazifesini sırf bu emel ve gaye ile kabul etmiş bulunduğunu” söyleyince dünyalar benim oldu.
16 Mayıs 1919 saat 16,30’da ufak bir gemi olan “Bandırma” vapuruyla yola çıktık.
Vapurumuz Kavaklar’a gelince durdu. Gemiye birkaç İtilâf zabitinin motörle yaklaştığını görünce Paşa’nın yanında bulunmağı tercih ettim ve vaziyeti bildirdim. Mustafa Kemal, “İtilâf zabitleri cephane ve silâh aramağa gelmişler” deyince, gülümsedi. Cevaben: “Budala harifler, biz cephane, silâh değil, kafa ve iman götürüyoruz” dedi.
Akşamın sekiz buçuğunda Boğaz’dan çıktık. Biz açıldıkça deniz de kabardıkça kabardı. Gece yarısına kadar güvertede kaputlarımıza sarılmış bir halde oturabildik. Kamaralara inmeğe mecbur olduk. Ayın 18’inde öğleye doğru Sinop limanına girebildik. Liva Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey, Sinop’tan bir kâğıtla bize İzmir hâdiseleri hakkında elde ettiği malûmatı yetiştirdi.
Pek vazıh olmayan, fakat işgali bildiren bu kara haber bizi çok üzdü. Sinop’tan Samsun’a doğru yola çıktık.
Denizin çok dalgalı olması, fırtınanın şiddeti sebebiyle gemi süvarisi bütün seyahatte usulen rotasını sahilden uzak tutmak mecburiyetinde idi.
Mustafa Kemal Paşa da bundan sinirlenmekte idi. Yaveri, centilmen bir genç olan Muzaffer Bey’den öğrendiğime nazaran “Kaptana sahilden uzaklaşmamasını, icap ederse baştan karayı dahi göze almasını” emretmişi
Bir aralık vapurun pusulasının bozulduğunu da yolda duymuştuk.
Hakikaten vaziyet çok tehlikeli idi.. Atatürk’ün samimî dostlarından olan Hamidiye kahramanı Rauf Bey’in bizim İstanbul’u terketmemizden bir gün evvel Paşa’nın Şişli’deki evine giderek sevdiği ve takdir ettiği bu arkadaşına; “Geminizin Boğaz’dan çıktıktan sonra İngilizler tarafından tevkif edileceğini duydum. Seni tevkif etmek istiyorlarsa şimdiye kadar edebilirlerdi. Hazır bu rivayetler çıkmışken durma, yola çık” dediğini bizzat Rauf Bey’in kendisinden, sonraları öğrenmiştim.
Hakikaten biz yola çıktıktan sonra gemimizi yakalayıp İstanbul’a getirmek vazifesiyle arkamızdan bir İngiliz torpidosu saldırılmış olduğunu da Samsun’a çıktıktan sonra duymuştuk ve Atatürk “Bu da Allah’ın bir lûtfu” demiştir. Bandırma vapurunun rotasını mümkün mertebe sahile yakın tutmasının bizi bulamamasına sebep olduğu tabiîdir. Her halde vatanı kurtaracak bu büyük adamın daha ilk adımda Cenabı Hak tarafından korunmuş olduğu muhakkaktır. Uğurlu, küçük ‘Bandırma’mız direğinde ordu kumandanlığı bayrağı çekilmiş olduğu halde 19 Mayıs 1919 günü sabah saat altıda lâtif, sakin, güneşli bir hava ile şan ve şerefle Samsun önünde demirledi.”
Engin Alan, MHP, CHP ve yine Bekir Coşkun
Kaset meselesi anlaşılan daha çok konuşulacak, muhtemelen biz de bunun dışında herhalde kalamayacağız ama bugün başka bir konuyu ele alacağım.
Kaset haberleri, istifalar, MHP’yi barajın altına çeker mi, gerçekten bilemem ama İLKE OLARAK bu konu siyaset dışı bir konu olmalı idi; kaset meselesi ilkesel olarak, MHP’nin baraj altı kalmasına neden olmamalı ama MHP’yi barajın altına çekecek ve ilkesel olarak da çekmesi gereken başka bir konu daha var gündemde.
Bu konu da emekli general Engin Alan’ın MHP’den adaylığı ve Alan’ın Çanakkale’de bir törende Başbakan geldiğinde ayağa kalkmaması meselesi.
Bu konu ve Engin Alan’ın MHP’den TBMM’ye girme girişimi bir tür 367 olayıdır.
Kimsenin, hatta bir devlet memurunun Başbakan Erdoğan’ı sevme, saygı duyma mecburiyeti yoktur.
Ancak bir askerin, askeri bürokrasinin bir mensubunun Başbakan’a, kişisel değerlendirmeleri ne olursa olsun, ritüel anlamında saygısızlık etme hakkı yoktur, böyle bir şeye cüret edemez.
Bir generalin böyle bir şeye cüret etmesi, herkes ayağa kalkar iken aklı sıra protesto etmek için oturmayı tercih etmesi, işin özünde ve ruhunda Başbakan Erdoğan’ın şahsına değil, milli iradeye, demokrasiye saygısızlıktır.
Aynen, Mehmet Ağar’ın, Erkan Mumcu’nun başında olduğu partilerin 2007 ilkbaharında, 367 meselesine ilişkin olarak, Cumhurbaşkanlığı adayı Gül’e parlamento içinde muhalefet etmek yerine TBBM’ye girmemeyi tercih etmeleri ve bu tercihin bedelini çok ağır ödemeleri gibi.
MHP de, Başbakan’ın şahsında demokrasiye, milli iradeye saygısızlık eden Engin Alan Paşa’yı milletvekili adayı göstererek büyük bir siyasi hata yapmıştır.
Kaset meselesi önemli değildir, özel hayat eleştirileri üzerinden bir partinin baraj altında kalması üzücü olur; ama, Engin Alan tercihi, Engin Alan’ın da Çanakkale’de demokrasiye yaptığı saygısızlığa bugün hala sahip çıkıyor olması MHP için kaset meselesinden çok daha vahimdir, demokratik meşruiyetin dışına düşmesinin kanıtıdır.
Televizyon ekranlarından izlediğim bir programda da (Mehmet Ali Birand, 32. Gün) maalesef CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da Engin Alan konusu açıldığında Başbakan’ın üslubunu eleştirmiş ama Alan’ın demokrasi ve milli irade saygısızlığına değinmemiştir.
Başbakan’a yönelik hissiyatımızdan, siyasi kanaatimizden bağımsız olarak, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na, ismi ne olursa olsun, yapılan düzeysiz bir saygısızlığı eleştiremez, kınayamaz isek, ortak bir paydada siyasilerimizin buluşması imkansız gibidir.
Ancak, seçmen, aynen 22 Temmuz 2007’de Mumcu’ya, Ağar’a, 27 Nisan muhtırasına sahip çıkanlara yaptığı gibi, demokrasiye, milli iradeye saygısızlık edenlere ayar vermeyi çok iyi bilmektedir.
Sayın Bekir Coşkun’un da konuya (Engin Alan’ın ayağa kalkmaması) ilişkin yazdığı bir yazıyı üzülerek okudum; bir Başbakan’ı hem meşru zeminlerde eleştirmek, hatta yerden yere vurmak, ama aynı Başbakan’a bir memurun saygısızlığına da karşı çıkmak bu kadar zor mudur gerçekten?
Mumcu, Ağar siyasetten siyaseten elendiler; büyük kalem ve üslup ustası Sayın Bekir Coşkun da, aynen 27 Nisan’da yazdığı deve yazısı örneğinde olduğu gibi, siyaseten meşruyu ve gayrimeşruyu ayıramadığı için sürekli geriliyor, kayboluyor.
Bir gazetecinin başbakanı eleştirmesi başka şeydir ama bir generalin resmi üniformasıyla aynı Başbakan’a ritüel saygısızlığı yapabilmesi de başka şeydir, aynı gazetecinin bu saygısızlığı görmemeye çalışması, hatta desteklemesi ise bambaşka bir şeydir.
Siyasette doğru-yanlış yoktur ama meşru-gayrimeşru vardır; meşrunun da kötü huyu hep galebe çalmasıdır.
Askeri muhtıralar, bir demokrasinin başbakanına bir memurun saygısızlık yapması gayrimeşru işlerdir; dokunanın, destekleyenin orta vadede eli mutlaka siyaseten yanar.
Kaset haberleri, istifalar, MHP’yi barajın altına çeker mi, gerçekten bilemem ama İLKE OLARAK bu konu siyaset dışı bir konu olmalı idi; kaset meselesi ilkesel olarak, MHP’nin baraj altı kalmasına neden olmamalı ama MHP’yi barajın altına çekecek ve ilkesel olarak da çekmesi gereken başka bir konu daha var gündemde.
Bu konu da emekli general Engin Alan’ın MHP’den adaylığı ve Alan’ın Çanakkale’de bir törende Başbakan geldiğinde ayağa kalkmaması meselesi.
Bu konu ve Engin Alan’ın MHP’den TBMM’ye girme girişimi bir tür 367 olayıdır.
Kimsenin, hatta bir devlet memurunun Başbakan Erdoğan’ı sevme, saygı duyma mecburiyeti yoktur.
Ancak bir askerin, askeri bürokrasinin bir mensubunun Başbakan’a, kişisel değerlendirmeleri ne olursa olsun, ritüel anlamında saygısızlık etme hakkı yoktur, böyle bir şeye cüret edemez.
Bir generalin böyle bir şeye cüret etmesi, herkes ayağa kalkar iken aklı sıra protesto etmek için oturmayı tercih etmesi, işin özünde ve ruhunda Başbakan Erdoğan’ın şahsına değil, milli iradeye, demokrasiye saygısızlıktır.
Aynen, Mehmet Ağar’ın, Erkan Mumcu’nun başında olduğu partilerin 2007 ilkbaharında, 367 meselesine ilişkin olarak, Cumhurbaşkanlığı adayı Gül’e parlamento içinde muhalefet etmek yerine TBBM’ye girmemeyi tercih etmeleri ve bu tercihin bedelini çok ağır ödemeleri gibi.
MHP de, Başbakan’ın şahsında demokrasiye, milli iradeye saygısızlık eden Engin Alan Paşa’yı milletvekili adayı göstererek büyük bir siyasi hata yapmıştır.
Kaset meselesi önemli değildir, özel hayat eleştirileri üzerinden bir partinin baraj altında kalması üzücü olur; ama, Engin Alan tercihi, Engin Alan’ın da Çanakkale’de demokrasiye yaptığı saygısızlığa bugün hala sahip çıkıyor olması MHP için kaset meselesinden çok daha vahimdir, demokratik meşruiyetin dışına düşmesinin kanıtıdır.
Televizyon ekranlarından izlediğim bir programda da (Mehmet Ali Birand, 32. Gün) maalesef CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da Engin Alan konusu açıldığında Başbakan’ın üslubunu eleştirmiş ama Alan’ın demokrasi ve milli irade saygısızlığına değinmemiştir.
Başbakan’a yönelik hissiyatımızdan, siyasi kanaatimizden bağımsız olarak, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na, ismi ne olursa olsun, yapılan düzeysiz bir saygısızlığı eleştiremez, kınayamaz isek, ortak bir paydada siyasilerimizin buluşması imkansız gibidir.
Ancak, seçmen, aynen 22 Temmuz 2007’de Mumcu’ya, Ağar’a, 27 Nisan muhtırasına sahip çıkanlara yaptığı gibi, demokrasiye, milli iradeye saygısızlık edenlere ayar vermeyi çok iyi bilmektedir.
Sayın Bekir Coşkun’un da konuya (Engin Alan’ın ayağa kalkmaması) ilişkin yazdığı bir yazıyı üzülerek okudum; bir Başbakan’ı hem meşru zeminlerde eleştirmek, hatta yerden yere vurmak, ama aynı Başbakan’a bir memurun saygısızlığına da karşı çıkmak bu kadar zor mudur gerçekten?
Mumcu, Ağar siyasetten siyaseten elendiler; büyük kalem ve üslup ustası Sayın Bekir Coşkun da, aynen 27 Nisan’da yazdığı deve yazısı örneğinde olduğu gibi, siyaseten meşruyu ve gayrimeşruyu ayıramadığı için sürekli geriliyor, kayboluyor.
Bir gazetecinin başbakanı eleştirmesi başka şeydir ama bir generalin resmi üniformasıyla aynı Başbakan’a ritüel saygısızlığı yapabilmesi de başka şeydir, aynı gazetecinin bu saygısızlığı görmemeye çalışması, hatta desteklemesi ise bambaşka bir şeydir.
Siyasette doğru-yanlış yoktur ama meşru-gayrimeşru vardır; meşrunun da kötü huyu hep galebe çalmasıdır.
Askeri muhtıralar, bir demokrasinin başbakanına bir memurun saygısızlık yapması gayrimeşru işlerdir; dokunanın, destekleyenin orta vadede eli mutlaka siyaseten yanar.
KASETÇİNİN HEDEFİ NEYDİ?
Tek tek kişiler değildi herhalde.. Kasetciler..
Bölükbaşı’yı sevmiyorum gününü göstereyim.. Paçacı’yı sevmiyorum saf dışı bırakayım..
Başkanlık divanını boşaltalım.. Yerlerine geçip biz oturalım diye yola çıkmadılar herhalde..
Bu kadar büyük tezgâhın hedefi de büyük olmalı.
Peki ne?
Aklıma üç neden geliyor..
BİR: MHP’yi yeniden dizayn etmek.. Şantajın cephesini genişleterek büyük bir tasfiye hareketi başlatmak..
İKİ: Parti içinde kavga çıkarmak.. Örgüt ile yönetimin arasına kara kedi sokmak.. Kongre vasıtasıyla MHP’yi ele geçirmek veya parçalamak..
ÜÇ: MHP’nin baraj altında kalmasını sağlamak..
*
Seks kasetleri seçim arifesinde ortalığa saçıldığına göre, üçüncü şık akla daha yakın geliyor..
Mutlaka muhafazakâr tabanın, kadın seçmenlerin tepkisi olacaktır..
Kasetçi bu kitleye oynadı.. MHP bildiğiniz MHP değil demek istedi.. Sempatizanlarının aklını karıştırmayı, aklını çelmeyi hedefledi..
Şimdilik görünen bu..
Peki başarılı oldu mu?
Kimse bilmiyor, kasetçi de bilmiyor..
12 Haziran akşamı göreceğiz..
*
MHP barajı aşıp Meclis’e girerse, kirli tezgâh işe yaramamış olur mu?
Evet demek için erken..
Kasetçinin elinde daha ne var ne yok bilmiyoruz.. Kurulan tezgâhın boyutlarını kestiremiyoruz..
Kasetçi, başka kasetlerle şantajına devam edebilir.. Nihai hedef; MHP’nin kolunu kanadını kırmak olabilir..
Edebilir, olabilir, yapabilir diyorum; çünkü kasetçi yakalanmadan ne söylense boş!..
*
Kasetli şantaj ilk raundu aldı.. Gerisi gelir, gelecektir..
Seks kaseti olması da gerekmiyor; özel hayata ilişkin, özel konuşmalara ilişkin kasetler de çıkabilir..
Niye mi?
Kasetçi sadece MHP’yi değil, siyaseti 12’den vurdu da ondan..
14 yaşında strese merhaba!
Lise son sınıflar okula gitmiyor..Ya evde oturup ders çalışıyor ya da dershaneye gidiyor..
Okul işe yaramıyor..
İlköğretim son sınıftakiler de gitmiyor.. Sekizdekiler.. Yedinci sınıftakiler de gitmiyor..
Okul onlara da bir şey vermiyor..
SBS’ye gireceksen doğru dershaneye.. Parası olan özel hocaya!..
*
Biliyorum bugünün meselesi değil, on yıllardır böyle.. Çözüm bulmak hiç de kolay değil..
Yarış sadece üniversiteye girmek için değil.. Sıradan fakülte, gençleri kesmiyor..
Artık kimse okumuş olmak için okumak istemiyor.. Okumuş olmak için okumak, askerliğin dışında bir işe yaramıyor.. İş kapısını açmıyor..
Bu sebeple, herkes adı olan, sanı olan, diploması diploma gibi olan fakülteyi bitirmek istiyor..
Okulların boşalma, dershanelerin dolma nedeni bu..
*
17-18 yaşındakiler böyle de 13-14 yaşındakiler farklı mı?
Onlar da iyi eğitim veren, üniversite kapısını açan, eli yüzü düzgün, şanı şöhreti olan liselerin peşinde..
Bu tür okulların sayısı fazla değil..
Hal böyle olunca yarış da zorlu oluyor.. Çocukları o yaşta stresle tanıştırıyor..
Bölükbaşı’yı sevmiyorum gününü göstereyim.. Paçacı’yı sevmiyorum saf dışı bırakayım..
Başkanlık divanını boşaltalım.. Yerlerine geçip biz oturalım diye yola çıkmadılar herhalde..
Bu kadar büyük tezgâhın hedefi de büyük olmalı.
Peki ne?
Aklıma üç neden geliyor..
BİR: MHP’yi yeniden dizayn etmek.. Şantajın cephesini genişleterek büyük bir tasfiye hareketi başlatmak..
İKİ: Parti içinde kavga çıkarmak.. Örgüt ile yönetimin arasına kara kedi sokmak.. Kongre vasıtasıyla MHP’yi ele geçirmek veya parçalamak..
ÜÇ: MHP’nin baraj altında kalmasını sağlamak..
*
Seks kasetleri seçim arifesinde ortalığa saçıldığına göre, üçüncü şık akla daha yakın geliyor..
Mutlaka muhafazakâr tabanın, kadın seçmenlerin tepkisi olacaktır..
Kasetçi bu kitleye oynadı.. MHP bildiğiniz MHP değil demek istedi.. Sempatizanlarının aklını karıştırmayı, aklını çelmeyi hedefledi..
Şimdilik görünen bu..
Peki başarılı oldu mu?
Kimse bilmiyor, kasetçi de bilmiyor..
12 Haziran akşamı göreceğiz..
*
MHP barajı aşıp Meclis’e girerse, kirli tezgâh işe yaramamış olur mu?
Evet demek için erken..
Kasetçinin elinde daha ne var ne yok bilmiyoruz.. Kurulan tezgâhın boyutlarını kestiremiyoruz..
Kasetçi, başka kasetlerle şantajına devam edebilir.. Nihai hedef; MHP’nin kolunu kanadını kırmak olabilir..
Edebilir, olabilir, yapabilir diyorum; çünkü kasetçi yakalanmadan ne söylense boş!..
*
Kasetli şantaj ilk raundu aldı.. Gerisi gelir, gelecektir..
Seks kaseti olması da gerekmiyor; özel hayata ilişkin, özel konuşmalara ilişkin kasetler de çıkabilir..
Niye mi?
Kasetçi sadece MHP’yi değil, siyaseti 12’den vurdu da ondan..
14 yaşında strese merhaba!
Lise son sınıflar okula gitmiyor..Ya evde oturup ders çalışıyor ya da dershaneye gidiyor..
Okul işe yaramıyor..
İlköğretim son sınıftakiler de gitmiyor.. Sekizdekiler.. Yedinci sınıftakiler de gitmiyor..
Okul onlara da bir şey vermiyor..
SBS’ye gireceksen doğru dershaneye.. Parası olan özel hocaya!..
*
Biliyorum bugünün meselesi değil, on yıllardır böyle.. Çözüm bulmak hiç de kolay değil..
Yarış sadece üniversiteye girmek için değil.. Sıradan fakülte, gençleri kesmiyor..
Artık kimse okumuş olmak için okumak istemiyor.. Okumuş olmak için okumak, askerliğin dışında bir işe yaramıyor.. İş kapısını açmıyor..
Bu sebeple, herkes adı olan, sanı olan, diploması diploma gibi olan fakülteyi bitirmek istiyor..
Okulların boşalma, dershanelerin dolma nedeni bu..
*
17-18 yaşındakiler böyle de 13-14 yaşındakiler farklı mı?
Onlar da iyi eğitim veren, üniversite kapısını açan, eli yüzü düzgün, şanı şöhreti olan liselerin peşinde..
Bu tür okulların sayısı fazla değil..
Hal böyle olunca yarış da zorlu oluyor.. Çocukları o yaşta stresle tanıştırıyor..
Siyasetin acizleştiği, bayağılaştığı bir ortam
Bir hafta aradan sonra dün gene Diyarbakır’daydım... Kitap imzalamak ve okurlarla yarenlik için geldiğim Diyarbakır Kitap Fuarı’nın son günüydü... Sabah olup bitene göz attım.
Aslında tüm siyasetin aczine ve bayağılaşmasına şahit oldum...
Siyaseti “yatak odasına” indirgeyen röntgenci ve şantajcı zihniyet galip gelmiş, gizli çekilmiş kasetleri yayınlanan MHP üst yönetimi olduğu gibi istifa etmişti...
Türkiye’nin mide bulandıran iç siyasal gündeminden kurtulmak için gözümü dünyaya çevirdim... Orada da IMF Başkanı Dominique Strauss-Khan’a yakalandım...
Otel çalışanına tecavüz girişiminde bulunmakla suçlanan ve kefaletle serbest bırakılan Uluslararası Para Fonu (IMF) eski Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın bir sonraki duruşmaya kadar New York’ta kamerayla izlenilen bir dairede kalacağını, elektronik prangayla takip edileceğini okudum... Kahn’ın istifasıyla boşalan IMF koltuğuna kimin oturacağına dair yorumlara da şöyle bir göz attım.
***
BBC Türkçe sitesinde Samim Akgönül imzalı, “yatak odasına bakıp elleri ovuşturmak” başlıklı yazıya rastladım:
“Fransızca’da halk arasında kullanılan bir deyiş var ‘Le pouvoir fait bander’ diyorlar.
Yani siyasi güç cinsel gücü tahrik eder gibi birşey. Ben kibarcasını söyledim.
Gerçekten de siyaset kurumunu kadın erkek ilişkilerinden ayrı düşünmek güç.
İnsana dair her şeyde geçerli bu kural denilebilir. Ancak siyasette sanki biraz daha meydanda. Herhalde bütün dünyada siyasetçilerin ahlaklı ve sadık olmaları gerektiği düşünüldüğü içindir. Bir nevi insan üstü varlık olmaları beklenir siyaset erk sahibi olanlardan. Öyle olduklarına kimse inanmasa da.
Dünya siyaseti her zaman erk sahiplerinin sadakatsizliğine şahit olmuş, muhalifler bunları kullanmaktan, rakiplerini köpeklerin önüne atmaktan hiç çekinmemiştir.
En azından, skandallar ortaya dökülünce kıs kıs gülmüşlerdir köşelerinde.”
***
IMF Başkanı’nın içinde bulunduğu duruma acaba kimler kıs kıs gülüyor?
Fransa’da Sarkozy komplosu olduğunu düşünenler çoğunlukta.
Çünkü Fransa, IMF eski Başkanı’nın başına gelenlerin Cumhurbaşkanlığı boyutunu tartışıyor... Bir ara, anketlerde Dominique Strausse Kahn’ın oyları Sarkozy’ye karşı yüzde 62’ye kadar yükselmişti.
Hatta first lady Carla Bruni’nin hamileliğini bile Cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir Sarkozy taktiği olarak görenler bile olmuş...
Yani... “Sağ aday taze aile babası, sol aday sapık imajı” yaratılmak istendiğini düşünüyorlarmış... Ama yatak odalarından güç almaya kalkmak, işleri çığırından çıkarıyor...
Örneğin, Fransa’da şimdi herkes Sarkozy’nin Carla ile Cumhurbaşkanı seçildikten sonra evlendiğini, eski karısı Cecilia ile çalkantılı ilişkilerini, Carla Bruni’nin de Sarkozy ile evlenmeden önceki zengin aşk hayatını ve eski eşinin oğlundan olan bir çocuğu olduğunu mu anımsatacak?
***
Peki ya Türkiye? Diyarbakır’da, derin devletten siyasal iktidara, İsrail’den cemaatlere birçok komplo teorisi duydum... Ama “halkın iradesi” yerine, MHP’yi çökertmek için “yatak odası siyasetinden” medet ummak çare olabilecek mi? Kaset istifaları sağlıyor ama ya daha sonrasının hesabı var mı?
Hayat ile ilgili en hoşuma giden tanım şu:
“Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelendir”... Birileri belli ki epeydir harıl harıl MHP için planlar yapıyor... Ama korkarım o planlar Türkiye’nin başına olmadık işler açmasın... Suni her şey tehlikelidir çünkü hayat eninde sonunda suniliği ret eder... Hatta çürütür. Siyasetin böylesine acizleştiği, sıradanlaştığı, bayağılaştığı bir ortamda tribünlerin sağlam kalabileceğini kimse düşünmesin. Dün,Diyarbakır’da kitap fuarındaydık ama Türkiye’nin ana konusu, bu tiksindirici ortama en “Fransız” kalmak isteyenleri bile işin içine çekecek düzeyde yaygınlık kazanmıştı. Bundan orta vadede sağlıklı bir şey çıkar mı? Çıkmayacağını beraberce görürüz...
Aslında tüm siyasetin aczine ve bayağılaşmasına şahit oldum...
Siyaseti “yatak odasına” indirgeyen röntgenci ve şantajcı zihniyet galip gelmiş, gizli çekilmiş kasetleri yayınlanan MHP üst yönetimi olduğu gibi istifa etmişti...
Türkiye’nin mide bulandıran iç siyasal gündeminden kurtulmak için gözümü dünyaya çevirdim... Orada da IMF Başkanı Dominique Strauss-Khan’a yakalandım...
Otel çalışanına tecavüz girişiminde bulunmakla suçlanan ve kefaletle serbest bırakılan Uluslararası Para Fonu (IMF) eski Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın bir sonraki duruşmaya kadar New York’ta kamerayla izlenilen bir dairede kalacağını, elektronik prangayla takip edileceğini okudum... Kahn’ın istifasıyla boşalan IMF koltuğuna kimin oturacağına dair yorumlara da şöyle bir göz attım.
***
BBC Türkçe sitesinde Samim Akgönül imzalı, “yatak odasına bakıp elleri ovuşturmak” başlıklı yazıya rastladım:
“Fransızca’da halk arasında kullanılan bir deyiş var ‘Le pouvoir fait bander’ diyorlar.
Yani siyasi güç cinsel gücü tahrik eder gibi birşey. Ben kibarcasını söyledim.
Gerçekten de siyaset kurumunu kadın erkek ilişkilerinden ayrı düşünmek güç.
İnsana dair her şeyde geçerli bu kural denilebilir. Ancak siyasette sanki biraz daha meydanda. Herhalde bütün dünyada siyasetçilerin ahlaklı ve sadık olmaları gerektiği düşünüldüğü içindir. Bir nevi insan üstü varlık olmaları beklenir siyaset erk sahibi olanlardan. Öyle olduklarına kimse inanmasa da.
Dünya siyaseti her zaman erk sahiplerinin sadakatsizliğine şahit olmuş, muhalifler bunları kullanmaktan, rakiplerini köpeklerin önüne atmaktan hiç çekinmemiştir.
En azından, skandallar ortaya dökülünce kıs kıs gülmüşlerdir köşelerinde.”
***
IMF Başkanı’nın içinde bulunduğu duruma acaba kimler kıs kıs gülüyor?
Fransa’da Sarkozy komplosu olduğunu düşünenler çoğunlukta.
Çünkü Fransa, IMF eski Başkanı’nın başına gelenlerin Cumhurbaşkanlığı boyutunu tartışıyor... Bir ara, anketlerde Dominique Strausse Kahn’ın oyları Sarkozy’ye karşı yüzde 62’ye kadar yükselmişti.
Hatta first lady Carla Bruni’nin hamileliğini bile Cumhurbaşkanlığı seçimleri için bir Sarkozy taktiği olarak görenler bile olmuş...
Yani... “Sağ aday taze aile babası, sol aday sapık imajı” yaratılmak istendiğini düşünüyorlarmış... Ama yatak odalarından güç almaya kalkmak, işleri çığırından çıkarıyor...
Örneğin, Fransa’da şimdi herkes Sarkozy’nin Carla ile Cumhurbaşkanı seçildikten sonra evlendiğini, eski karısı Cecilia ile çalkantılı ilişkilerini, Carla Bruni’nin de Sarkozy ile evlenmeden önceki zengin aşk hayatını ve eski eşinin oğlundan olan bir çocuğu olduğunu mu anımsatacak?
***
Peki ya Türkiye? Diyarbakır’da, derin devletten siyasal iktidara, İsrail’den cemaatlere birçok komplo teorisi duydum... Ama “halkın iradesi” yerine, MHP’yi çökertmek için “yatak odası siyasetinden” medet ummak çare olabilecek mi? Kaset istifaları sağlıyor ama ya daha sonrasının hesabı var mı?
Hayat ile ilgili en hoşuma giden tanım şu:
“Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelendir”... Birileri belli ki epeydir harıl harıl MHP için planlar yapıyor... Ama korkarım o planlar Türkiye’nin başına olmadık işler açmasın... Suni her şey tehlikelidir çünkü hayat eninde sonunda suniliği ret eder... Hatta çürütür. Siyasetin böylesine acizleştiği, sıradanlaştığı, bayağılaştığı bir ortamda tribünlerin sağlam kalabileceğini kimse düşünmesin. Dün,Diyarbakır’da kitap fuarındaydık ama Türkiye’nin ana konusu, bu tiksindirici ortama en “Fransız” kalmak isteyenleri bile işin içine çekecek düzeyde yaygınlık kazanmıştı. Bundan orta vadede sağlıklı bir şey çıkar mı? Çıkmayacağını beraberce görürüz...
Şantaj, montaj patinaj ve viraj
Ülkenin bugün vâsıl olduğu durum 19 Mayıs 1919’daki duruma benziyor, ama çok daha acı. İç ve dış düşmanlar hem daha çok, hem de ileri teknolojilerle mücehhez... Ağlanacak, karalar bağlanacak bir durum; gülecek halimiz yok! Hani, adam, sırtından hançerlenmiş yatıyor... Sormuşlar: “Acıyor mu?” Cevap vermiş: “Gülünce çok acıyor”!.. Bu son şantaj olaylarına, MHP’ye yapılan son “kaset oyunlarına” bakınca aynen! Gene denk düştü; adamın biri “Her sabah ilk işim gazetelere bakmak. Ölüm ilanlarında adım yoksa yaşamaya devam ederim” dermiş. Şimdi de böyle; hangi partiden olurlarsa olsunlar, siyasetçiler gazetelere, sitelere bakıp, “kaset iddialarında” adları yoksa siyasete devam ediyorlar... Fakat gene de endişeyle!.. Yıldırımın nereye düşeceği, röntgencilerin, “Büyük Biraderin” , daha doğrusu tüm biraderlerin hangi mekânları gözledikleri, dinledikleri, dinleyecekleri belli değil. Ahmet Altan’la ilk defa anlaştık, “Siyaset ve seçimler şantajın vesayeti altında” ve bu şantajcılar amatör değil, profesyonel!..
***
Bu şantajları, şantajcıları ortaya çıkarmak, öncelikle mevcut hükümete, iktidara düşer. Zira asayiş, güvenlik meselesi... Bunun için devlet kurumlarının ellerinde bütün teknolojik imkânlar -araçlar- var. Ergenekon davalarında, iddianamelerinde aynı yöntemler kullanılmadı mı?.. Komutanlara CD’ler, kasetler, dinleme ve gözetlemelerle belden aşağı vurulmadı mı?.. Vurulmuyor mu?.. Erdoğan bunları mübah ve geçerli bulmadı mı?.. Baykal’a ve MHP’ye yapılan şantajları, konuşmalarında adeta tasvip etti, mübah saydı! Ancak kimsemin dokunulmazlığı yok bu “şantaj vesayeti” altında!.. Bu rezilliğe yol açıldıktan sonra kimse, bu post-modern, belki de “nim-resmî” röntgencilerin ırzlara tasallutundan masun değil! Her çeşitten, her mezhepten, cemaatten ve de meşrepten röntgenciler ayrım yapmazlar... Sonunda şantajcı, şantajı yaptıranları da vurur!
***
Olay, şantaja maruz kalanların kişisel “günahları” olmaktan çıktı... Şimdi kamuoyu önünde onlar artık mağdur!.. “Günah” söz konusu ise Hazreti İsa, “İlk taşı hiç günahı olmayan atmalı” demiş. Ayrıca dinimize göre başkalarının günahlarını teşhir etmek, buna aracı olmak büyük günah!
***
MHP’ye yapılan şantajların tetikçilerinin kimler olduğunu ârif olanlar çoktan anladı...
Her cinayeti çözmek için önce “maksat” ve bu cinayetten kimin yararı olduğu, olacağı sorulur... Bu olayda da “kimlerin” faydalanacağını bir tarafa bırakıyorum. Zira durum çetrefil. Amaçları ayrı da olsa, zanlılar çok... Maç da besbelli, nedir o, MHP’yi barajın altında saf harici, parlamento dışında bırakmak... TC devletini ve ilkelerini koruyacak başlıca kaleyi yıkmak!
Ahmet Altan, “MHP’nin geleceğini ‘bir gizli örgüt’ belirleyecek; iki tez var” diyor. Ona göre birincisi, Devlet Bahçeli’yi bertaraf edip tez elden ülkücüleri sokaklara çıkarmak. Ve Türk-Kürt çatışmalarını tahrik etmek akla daha yakın. Bu “şeytan üçgeninin” bir bacağının, PKK/APO/BDP’nin “serhildan” , kıyameti koparmak emellerine uyuyor.
İkinci tez ise “Milliyetçiliği demokrasinin düşmanı olarak anlayan” bir ekibin kasetlerle tasfiye edildiğini, MHP’yi “demokratik bir milliyetçiliğe” geçirmeleri! Bu da Altan gibilerin umudu... “Demokratik özerklik” talebi varken, “demokratik Türk milliyetçiliği” nasıl kanlı olacaksa!
Ancak, hangi tarafından bakarsanız bakınız asıl hedef Bahçeli değil, Türk milliyetçiliği... Milliyetçileri saf dışı edip, Atatürk’ün Türk Cumhuriyetini yıkmak... Sonrası kolay; ıskatçıların bu enkaz üzerinde kuracakları devlet padişahlık mı olur, Cumhuriyet mi olur, olursa nasıl bir Cumhuriyet olur?.. Bu kırk haramiler arasındaki kavga, kanlı mı olur, kansız mı; o da ayrı konu!..
***
Baş hedef Devlet Bahçeli. O da bu durumda. “Devlet yok... Milletime, sine-i millete gidiyorum” diyor. Yani Cumhuriyet ve milliyetçilik milletin basiretine emanet
***
Sayın Bahçeli ile yıldızlarımız hiç barışmadı. Onu çok eleştirdim. Fakat şimdi “Devlet adamı” gibi direnmesi üzerine, bunları bir tarafa bırakıp milliyetçiler olarak Bahçeli’nin yanında ve arkasında durmamız gerekir... Şeytan üçgeninin silahlı bacağı kapılara dayanmışlar, 13 Haziran’da kıyameti koparacaklar. Çakallar, leş kargaları üzerimizde dolaşıyor. Daha özeti; şantaj-montaj ve şimdi yolumuzun en tehlikeli “virajında patinaj” !.. Direksiyona hâkim olamazsak, sonumuz “uçurum” !..
***
Bu şantajları, şantajcıları ortaya çıkarmak, öncelikle mevcut hükümete, iktidara düşer. Zira asayiş, güvenlik meselesi... Bunun için devlet kurumlarının ellerinde bütün teknolojik imkânlar -araçlar- var. Ergenekon davalarında, iddianamelerinde aynı yöntemler kullanılmadı mı?.. Komutanlara CD’ler, kasetler, dinleme ve gözetlemelerle belden aşağı vurulmadı mı?.. Vurulmuyor mu?.. Erdoğan bunları mübah ve geçerli bulmadı mı?.. Baykal’a ve MHP’ye yapılan şantajları, konuşmalarında adeta tasvip etti, mübah saydı! Ancak kimsemin dokunulmazlığı yok bu “şantaj vesayeti” altında!.. Bu rezilliğe yol açıldıktan sonra kimse, bu post-modern, belki de “nim-resmî” röntgencilerin ırzlara tasallutundan masun değil! Her çeşitten, her mezhepten, cemaatten ve de meşrepten röntgenciler ayrım yapmazlar... Sonunda şantajcı, şantajı yaptıranları da vurur!
***
Olay, şantaja maruz kalanların kişisel “günahları” olmaktan çıktı... Şimdi kamuoyu önünde onlar artık mağdur!.. “Günah” söz konusu ise Hazreti İsa, “İlk taşı hiç günahı olmayan atmalı” demiş. Ayrıca dinimize göre başkalarının günahlarını teşhir etmek, buna aracı olmak büyük günah!
***
MHP’ye yapılan şantajların tetikçilerinin kimler olduğunu ârif olanlar çoktan anladı...
Her cinayeti çözmek için önce “maksat” ve bu cinayetten kimin yararı olduğu, olacağı sorulur... Bu olayda da “kimlerin” faydalanacağını bir tarafa bırakıyorum. Zira durum çetrefil. Amaçları ayrı da olsa, zanlılar çok... Maç da besbelli, nedir o, MHP’yi barajın altında saf harici, parlamento dışında bırakmak... TC devletini ve ilkelerini koruyacak başlıca kaleyi yıkmak!
Ahmet Altan, “MHP’nin geleceğini ‘bir gizli örgüt’ belirleyecek; iki tez var” diyor. Ona göre birincisi, Devlet Bahçeli’yi bertaraf edip tez elden ülkücüleri sokaklara çıkarmak. Ve Türk-Kürt çatışmalarını tahrik etmek akla daha yakın. Bu “şeytan üçgeninin” bir bacağının, PKK/APO/BDP’nin “serhildan” , kıyameti koparmak emellerine uyuyor.
İkinci tez ise “Milliyetçiliği demokrasinin düşmanı olarak anlayan” bir ekibin kasetlerle tasfiye edildiğini, MHP’yi “demokratik bir milliyetçiliğe” geçirmeleri! Bu da Altan gibilerin umudu... “Demokratik özerklik” talebi varken, “demokratik Türk milliyetçiliği” nasıl kanlı olacaksa!
Ancak, hangi tarafından bakarsanız bakınız asıl hedef Bahçeli değil, Türk milliyetçiliği... Milliyetçileri saf dışı edip, Atatürk’ün Türk Cumhuriyetini yıkmak... Sonrası kolay; ıskatçıların bu enkaz üzerinde kuracakları devlet padişahlık mı olur, Cumhuriyet mi olur, olursa nasıl bir Cumhuriyet olur?.. Bu kırk haramiler arasındaki kavga, kanlı mı olur, kansız mı; o da ayrı konu!..
***
Baş hedef Devlet Bahçeli. O da bu durumda. “Devlet yok... Milletime, sine-i millete gidiyorum” diyor. Yani Cumhuriyet ve milliyetçilik milletin basiretine emanet
***
Sayın Bahçeli ile yıldızlarımız hiç barışmadı. Onu çok eleştirdim. Fakat şimdi “Devlet adamı” gibi direnmesi üzerine, bunları bir tarafa bırakıp milliyetçiler olarak Bahçeli’nin yanında ve arkasında durmamız gerekir... Şeytan üçgeninin silahlı bacağı kapılara dayanmışlar, 13 Haziran’da kıyameti koparacaklar. Çakallar, leş kargaları üzerimizde dolaşıyor. Daha özeti; şantaj-montaj ve şimdi yolumuzun en tehlikeli “virajında patinaj” !.. Direksiyona hâkim olamazsak, sonumuz “uçurum” !..
Devlet Bahçeli ‘suçluyu’ yanlış adreste arıyor
Genel Başkanı Devlet Bahçeli, en yakın on arkadaşının istifasına neden olan kasetlerin sorumlularını yanlış adreste arıyor. “Siyasal amaçları olan cemaat ve Fethullah Gülen’e” kesiyor hesabı. Ama bu siyasal amaçların ne olduğunu anlatmıyor, açıklamıyor. Sonra dönüyor, Gülen’in artık cemaat üzerinde denetiminin eskisi kadar güçlü olmadığını, cemaatin gücünün de zaten abartıldığını, ama cemaatin içinde kimilerinin bu tür tezgahlara soyunduğunu belirtiyor CNN’deki açık oturumda. Hangi verilere dayanıyor bu saptamalar, belli değil. Sonra ikinci adres olarak Başbakanı işaret ediyor, ardından da Abdullah Öcalan’ı. Yani Başbakan, Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan bir sac ayağı oluşturmuş, MHP’nin meclise girmesini engelleyecek. Sonra? Bu üçlü el ele verip yeni bir anayasa hazırlayacak, Türk Ulusu yerine Kürt Ulusu yazacaklar anayasaya. TBMM’de de Türk milliyetçiliği değil Kürt milliyetçiliği, yani BDP temsil edilecek. Çünkü ne AK Parti’de ne de CHP’de bir tek Türklerin çıkarlarını savunacak kişi var! Ha tabi, bu kasetlerde rol alanlarınsa hiç suçu yok! Bakınız, gerçekte olanlar MHP içinde bir dizginleri ele geçirme savaşımı. Bunu açıklasa Sayın Bahçeli, kendisini kimlerin MHP’nin başından indirip yerine kimleri oturtmak istediğini söylese çok daha inandırıcı olur. Ah işte insanın kimyası bir kez bozulmaya görsün... Xanax, valium, Lexotanil türünden sakinleştiriciler kaç para...
İlk aşk hiç unutulmuyor
Böyle diyor bilim adamları. “İnsanın ilk aşkıyla ilgili anılar, tüm uyuşturuculardan daha çok bağımlılık yapıyor.” Bunun nedeni de ergenlik çağında beynin salgıladığı bir hormonmuş; yıllar sonra ilk aşklarıyla karşılaşanlar, evlilikleri ne denli güçlü olursa olsun, kendilerini bir süre sonra ilk aşklarının kollarında buluyormuş gene. Çünkü o hormon var ya o hormon, yeniden salgılanıyormuş kaç yaşında olursanız olun!
Doğrudur, insan yaşamında ilklerin yerini hiçbir şey tutmaz. Ne ikinci bir öğretmen doldurabilir eskisinin yerini, ne de daha yüksek bir maaş ilk alınan maaşın heyecanını unutturabilir. İlk aşka gelince, nasıl unutursun karnında uçuşan kelebekleri, döktüğün ilk gözyaşlarını, gibisinden laflar Kerime Nadir romanlarını süsler. Bunlar da eğlenceliktir; leblebi çekirdektir.
Bence ilk aşk iyidir hoştur da, önemli olan son aşktır. Kelebekler melebekler güzel, ilk gözyaşları, ilk öğretmen, ilk maaş tutku ve heyecanları duygusallık sarmalında harika ama dinginlik ve huzur arıyorsan yaşamında, bunlar son aşkta vardır arkadaş, son aşkta.
Böyle diyor bilim adamları. “İnsanın ilk aşkıyla ilgili anılar, tüm uyuşturuculardan daha çok bağımlılık yapıyor.” Bunun nedeni de ergenlik çağında beynin salgıladığı bir hormonmuş; yıllar sonra ilk aşklarıyla karşılaşanlar, evlilikleri ne denli güçlü olursa olsun, kendilerini bir süre sonra ilk aşklarının kollarında buluyormuş gene. Çünkü o hormon var ya o hormon, yeniden salgılanıyormuş kaç yaşında olursanız olun!
Doğrudur, insan yaşamında ilklerin yerini hiçbir şey tutmaz. Ne ikinci bir öğretmen doldurabilir eskisinin yerini, ne de daha yüksek bir maaş ilk alınan maaşın heyecanını unutturabilir. İlk aşka gelince, nasıl unutursun karnında uçuşan kelebekleri, döktüğün ilk gözyaşlarını, gibisinden laflar Kerime Nadir romanlarını süsler. Bunlar da eğlenceliktir; leblebi çekirdektir.
Bence ilk aşk iyidir hoştur da, önemli olan son aşktır. Kelebekler melebekler güzel, ilk gözyaşları, ilk öğretmen, ilk maaş tutku ve heyecanları duygusallık sarmalında harika ama dinginlik ve huzur arıyorsan yaşamında, bunlar son aşkta vardır arkadaş, son aşkta.
Avcının geri zekalısı
Ahmet’le Ali ava çıkmış. Kısa bir süre sonra Ali yere yuvarlanmış, gözleri kaymış, soluk alıp vermesi ha durdu ha duracak. Ahmet cep telefonuna davranmış, hemen en yakın hastaneyi aramış, telefona çıkan acilde görevli doktora durumu anlatmış.
“Beyefendi sakin olun. Arkadaşınızın ölmüş olduğundan emin misiniz; bi bakın hele” demiş doktor. Kısa bir sessizlikten sonra bir silah sesi duyulmuş. “Şimdi eminim. Öldü. Ne yapacağız doktor?”
(Zeki Durukan’a teşekkürler. Yeni Star’ı beğendiğinize de sevindim efendim)
Ahmet’le Ali ava çıkmış. Kısa bir süre sonra Ali yere yuvarlanmış, gözleri kaymış, soluk alıp vermesi ha durdu ha duracak. Ahmet cep telefonuna davranmış, hemen en yakın hastaneyi aramış, telefona çıkan acilde görevli doktora durumu anlatmış.
“Beyefendi sakin olun. Arkadaşınızın ölmüş olduğundan emin misiniz; bi bakın hele” demiş doktor. Kısa bir sessizlikten sonra bir silah sesi duyulmuş. “Şimdi eminim. Öldü. Ne yapacağız doktor?”
(Zeki Durukan’a teşekkürler. Yeni Star’ı beğendiğinize de sevindim efendim)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)