25 Haziran 2011 Cumartesi

Niçin aldınız paşam?

Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya sesleniyorum... Gerçi bazı bürokratlar Atatürk demeyince kızıyorlar, sanki gerçek adı Mustafa Kemal Paşa değildi de, Ahmet Selahattin Paşa'ydı...
Olsun, artık o bürokratları kimse ciddiye almıyor (bazıları da kodeste)... Ben de otuzlu yılların Atatürk'üne değil, cumhuriyeti kuran Gazi Paşa'ya birkaç şey sormak istiyorum.
Birileri onu kaldırıp yeniden Samsun'a götürmeyi ciddi olarak düşünebiliyorlar da, ben niçin kendisine soru yöneltemeyecekmişim, değil mi efendim?
Paşam, sizin bir "düşünce sisteminiz" olduğu söyleniyor.
Böyle bir sistem yok, "ilkeleriniz" var, onları sonradan bir sisteme oturtup kalıplaştırmak, dondurmak istemişler.

İsrail fantezileri

1996-1997 döneminde Türkiye'nin Şam ile ilişkileri gergin iken Ankara, Tel Aviv ile bildik askeri işbirliği anlaşmalarını imzaladı. Bu anlaşmaların 28 Şubat süreci dahil Türkiye'nin iç Ve dış politikasında neleri etkilediğini sonraki yıllarda hep birlikte gördük. Ancak 1998 yazında Öcalan'ı barındırdığı gerekçesiyle Şam'ı uyaran Ankara istediğini alınca güney komşusu ile yeni bir sayfa açtı. Cumhurbaşkanı Sezer'in Haziran 2000'de Hafız Esad'ın cenaze törenine katılmasıyla başlıkları atılan bu yeni sayfa ile ilişkilerde inanılmaz gelişmeler yaşandı ve buna paralel olarak Türk-İsrail ilişkilerinde doğal sarsıntılar gerçekleşti. Bu sarsıntıların fay hattında ise hep İsrail'in tetiklediği dinamikler vardı.

‘Sorun Apo’da değil bizde, hâlâ tek devlet haline gelemedik!’

‘Devletin yüksek bir şahsiyeti’ Cengiz Çandar’a diyor ki: “Devlet 1999’dan beri görüşüyor Öcalan’la. Onda bir sorun yok, sorun bizde... Biz hâlâ tek devlet haline gelemedik.”


Önümde TESEV’in yeni raporu, Cengiz Çandar imzasını taşıyor. Uzun bir adı var:
“Dağdan İniş-PKK Nasıl Silah Bırakır? Kürt Sorunu’nun Şiddetten Arındırılması...”
On aylık bir saha çalışmasının ürünü olan yüz sayfalık bir rapor.
Cengiz Çandar’ın bu süre içinde nasıl çalıştığını iyi biliyorum.
Kandil’den Irak Kürdistan’ına, Bağdat’a, Brüksel ve Washington’a, Almanya’daki değişik duraklara, elbette Ankara’ya, hükümetle devlete, Diyarbakır’la Hakkâri’ye uzanan yolculuklarda şekillenmiş bir rapor.
Bir masa başı gazetecisi olmayan Cengiz Çandar, Kürt sorununu kitaplardan değil, hayatın içinden bilen ender kişilerden biridir.
Gazetecilik heyecanı tükenmez. Kendi kendisiyle yarışı da hiç bitmez.
Bu arada güncel gerçeğin peşinden koşarken, hem tarihi ve coğrafi, hem de akademik referansları yazı ve röportajlarından hiç eksik etmez.
“PKK nasıl silah bırakır?” raporu da Cengiz Çandar’ın kırk yıldır süren bu gazetecilik maratonunda yeni ve güzel bir aşama.

Aslında müstahak olduğumuzu yaşıyoruz

Türkiye, kazasız belasız atlattığı bir genel seçim ertesinde içinde bulunduğu duruma düşmeye layık bir ülke mi? Tabii ki değil...
Sağlıklı bir ülkede olmayacak skandallara neden muhatap kalıyoruz?
Örneğin, Türkiye’yi derinden sarsmaya aday Hatip Dicle konusunu ele alalım...
Hatip Dicle neden terör suçlusu sayılıyor?
2007 yılında söylediği tek bir cümleden...
Ne demiş?
“Ordunun operasyonları durmadığı takdirde, onlar da meşru müdafaa haklarını kullanırlar.” Bu cümleyi terör suçu sayan Türk yargı sistemi, dün Eser Karakaş’ın çok isabetle hatırlattığı gibi, iki yıl önce Bolu’daki bir gazetede yayınlanan ‘öldürülen her asker için beş Kürt öldürelim’ cümlesini ‘fikir suçu’ sayabiliyor...
Hukuktan ziyade tam bir keyfe keder durum...

21 milyon ve Kürt empatisi

Dün Gülay Göktürk köşesinde "asarız, keseriz" diyen Kürt liderlere "Kabadayılığı bırakın, Türk tarafını kazanın" diye seslenmiş.
Şu satırlarla da yazısını bitirmiş:
"...Eğer bu sorun çözülecekse; örneğin Anayasa'nın başlangıç bölümü değişecekse; değiştirilemez maddeler olmayacaksa; vatandaşlık tanımı değişecekse; anadilde eğitimin yolu açılacaksa; nasıl bir özerklik sorusu rahatça tartışılabilecekse; siyasi bir af gündeme gelecekse; bütün bunlar ancak ve ancak toplumun ana gövdesini oluşturan geniş milliyetçi muhafazakâr kitlelerin sessiz onayıyla gerçekleşecek. Bu tabana dayanan siyasi partiler ancak bu sessiz onayı hissettikleri zaman çözüm için radikal adımlar atma cesaretini bulabilecek."
Bu görüş dün benim köşemde yazdığım "Önce BDP'ye oy veren 3 milyon seçmeni normal kabul edin" görüşüyle tamamen zıt bir görüş.

Bu iş yatar

Alacakları şimdiden söyleyeyim: “Stockholm sendromu şakacısı” Kemal Bey (meğer şaka yapmış), önüne gelen “altın fırsatı” kullanacak, tahliye edilmeyen “iki adamını” gerekçe göstererek bütün uzlaşma görüşmelerinden çekilecek.
Zaten niye söz vermişti ki?
Baykal gibi, “Bu anayasa değişikliği de nerden çıktı?” deyip, topu taca atabilirdi.
Gaza geldi.
Tuttu, “yeni anayasa, yeni vatandaşlık tanımı, AB’nin şart koştuğu yerel özerklik” dedi ve bir anlamda kendini bağladı.
Haa, geleneksel çark uyarınca, sözünü yiyebilir, mazeretler üretebilir, “unuttum” ayaklarına yatabilir...
Bunun bir müeyyidesi yok nasılsa...
Salla gitsin...

Tayyip Bey çıkamazlar dedi, çıkamadılar!

Sadece siyasi kişiliği ile değil, hukukçu kimliği ile de tartışılmaz şekilde duayen olan Hüsamettin Cindoruk’un, Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay’ın tahliye edilmemelerine yorumu aynen
şöyle:
- “Hatırlayalım, Tayyip Bey kısa bir süre önce seçilirseler de çıkamazlar dedi ve çıkamadılar. Hadise bundan ibarettir.”
Cindoruk’un söyledikleri sadece algıdan ibaret olsa dahi  tablo fevkalade dramatiktir.
Başbakan’ın Ergenekon yargısı ile bu denli özdeşleştirilmesi efsane bile olsa yeni bir vesayet rejimi değil midir?
Keza Haberal ve Balbay kararına şerh koyan mahkeme Başkanı Köksal Şengün’ün dosyaya düştüğü şu not hukukumuzun siyasallaştığını gösteren en temel belge değil midir?
- “Prof. Mehmet Haberal ile Mustafa Balbay’ın milletvekili seçilmeleri sonrasındaki tahliye taleplerinde 2007’de PKK davasından tutuklu iken serbest bırakılan Sabahat Tuncel emsal olarak alınmalıdır.”
Bakın bu kaydı sıradan biri düşmüyor, kararı veren üç üyeli mahkemenin en kıdemlisi
söylüyor.

Bir kasaba hikâyesi…



Tekirdağ Saray’dan liseli okurlarım bir mektup yazmış. Öğretmenleri için savaş veren öğrenciler. Hak yiyeni değil hak savunanın yanında oldum her daim. Ve Bir kasaba hikâyesi gibi görünen “Kadrolaşmanın Hikâyesi”ni kaleme alan öğrencileri birer birer alınlarından öpüyorum.

Sibel A. Öğretmenin hikâyesi İlçe Emniyet Müdürü Emine Z. İle bir törende protokolde önde durma yüzünden çıkar kriz; Sibel öğretmenin Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne kadar sürüklemiş. Emniyet Müdürü’nün eşi olduğu için diğer öğretmenlerden önde geldiğini söylediği iddia edilen Emine Z., “Biz bu müdüre boşa mı eş olduk” diyerek Sibel öğretmenin açığını kollar. Bir gün derkse geç gelen öğretmeni şikayet eder, bununla da yetinmeyerek ailece görüştükleri savcı eşlerini dolduruşa getirir. Kocasının sıkı dostu olan savcılar aracılığıyla dava açar; savcı talimatı ile sirenler çalarak okula gelen polis otoları olaya tanık olan öğrencileri ifade için götürülerek ifadeleri alınır. Soruşturma tamamlanır dava açılır ve Sibel A 2010/154 esas nolu Saray Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararı ile 20 ay 11 gün ceza alır… Bu arada Sibel A. Müdürlük sınavlarına girer sınavı kazanır ve atanmak için Eğitim-Bir Sendikası’na üye olur. Sibel A. Saray Anaokulu’na Müdür olarak atanır atanmasına da Emniyet Müdürü’nün eşi olayı hazm edemez.

23 Haziran 2011 Perşembe

Suriye ile savaş zamanı: Hizbullah İsrail'i vurursa!

Suriye tankları Türkiye sınırında. Karşılıklı askeri hareketlilik bütün dünyanın dikkatini çekiyor. Gelişme, sınırdan geçişleri önlemeye mi yönelik yoksa Şam, Türkiye'den gelecek tehdide karşı önlem mi alıyor? İkinci ihtimal gerçekse, vahim gelişmeler olacak demektir. İki ülke birbirini tehdit olarak görüyor anlamına gelir bu ve bundan sonra karşılıklı tehdit algılamalarına göre hareket edileceğine işaret eder. Daha bir yıl önce, birlikte bütün bölgeyi değiştirmeye çalışırken iki ülkenin savaşın eşiğine geliyor görüntüsü nasıl açıklanabilir? Dün akşam Suriye Büyükelçisi, Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı ve uyarıldı. Sınırdaki hareketlilik, PKK yüzünden savaşın eşiğine geldiğimiz dönemden çok daha ciddi.
İpler kopmuştu ama kopmanın ötesine geçilmiş olmalıki, tanklar sınıra yığılmaya başladı. Bu aşamadan sonra saat saat her gelişmeyi dikkatle izlemek gerekiyor. Çünkü saat saat her şey değişebilir. Türkiye-Suriye savaşın eşiğine gelmişse, Türkiye-İran ilişkileri de sert bir rüzgara teslim olacak, Lübnan'da fırtına esecek demektir.
Ama öyle görünüyor ki, uluslararası irade Baas rejimini devirecek. Geri sayım başladı. Ne zamana kadar dayanırlar elbette bilemeyiz ama ortada bir Kaddafi örneği var. Baas direnecek, direndikçe krizin yayılma haritası genişleyecek.

Suriye’ye Fransız kalmak

Dünyanın neresinde demokratik talepler üzerinden bir ayaklanma yaşansa, gözler bir şekilde Suriye’ye çevrilir. Romanya’da Çavuşesku’nun devrilmesinin ardından Şam’daki duvarlara ‘Esadescu’ yazıldığı söylenir. O duvara bunu yazanların kafasında neler vardı bilinmez. Ama sıra bir gün Esad’a da gelecek diye düşündükleri aşikar.
Suriye’de yakın tarihe kadar hak ve özgürlük talebiyle gerçekleşen her ayaklanma ya da hareketlilik, ‘demir yumruk’la bastırıldı.
Peki bu durum Suriye’yi hep bir istisna mı kılacak? Şam’ın egemenleri, hep bir takım manevralarla işin içinden sıyrılacak mı?
***
Suriye’de olaylar başladığı andan itibaren bir noktaya hep dikkat çektim. Türkiye’de Şam’daki azınlık rejiminin devamını isteyen, hatta onun yıkılmamasını, kendisi açısından adeta varlık nedeni olarak gören bir kesim var.

Mahallebaşı kriterleri

ERZURUM
Mahallebaşı... Erzurum'un "Kürt göçü" alan bölgesi... Kars'tan, Ağrı'dan, Van'dan, Hakkâri' den göç almış.
Ayrıca, Erzurum'un "Güney ilçelerinden."
Hınıs,
Tekman, Karayazı, Karaçoban'dan.
Evet, Mahallebaşı'ndayız.
Kars-Ağrı istikametinden Erzurum'a girerken "Karskapı'dan" geçersiniz.
Mahallebaşı da işte "Karskapı'da."

Uykusuzluğa övgü!

Doğrudur, uykusuzluk yer bitirir insanı.
Bedeni de, zihni de tüketir.
Uyku nimettir; hatta cennettir.
Ama gecenin bir vakti başımızı yastığa koyduğumuzda bir iç hesaplaşmadan geçmeden; günü dürüstçe temize çekmeden; geleceği dua ederek karşılamadan...
Uykuya dalıp gitmek bir marifet midir?
***
O yüzden işte...

Öcalan, PKK ve BDP üçgeninde karar

24/06/2011
Kürtlerin önlerine çıkarılan bütün engelleri aştığı ve çözümün odak noktasının demokrasiden geçtiğini içselleştirdikleri bu süreçte çabalar boşa mı gitti?

İmralı’ya gidecek motor ‘hava muhalefeti’ne takıldı. Kritik kararın verildiği günlerde Öcalan’la Kürt siyasi hareketinin ilişkisinin kesilmesini nasıl yorumlayabiliriz? (Öcalan bir önceki görüşmede ‘ateşkes kararı’nın uzatılması çağrısında bulunmuştu ve bu çağrı Kandil tarafından da kabul görmüştü.) Öcalan’ın Dicle kararı konusundaki yaklaşımı belki de gerginliği çözebilecek etkiler yapabilirdi.
KCK’nın bir gün önceki çağrısı da durumu anlamak açısından ilginç bulunabilir: “Siyasi olan bu kararı, devlet ve hükümet isterse, yasama-yargı-yürütme organları yoluyla gerekli düzeltmeyi yapma imkânına sahiptir. Devletin, henüz çok geç olmadan, sonuçları halklarımız için ağır olabilecek bu yanlışı düzeltme sorumluluğu göstermesi gerekmektedir.”

Meşrulaşmaya engel

Dolar ve altın fiyatları ne olacak?

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu dün politika faizlerini değiştirmedi ve oranı yüzde 6.25 olarak tuttu. Merkez, mayısta fırlayan işlenmemiş gıda fiyatlarının haziran ayında belirgin bir düşüş göstereceğini belirtti. Yani Merkez, bu düşüşün, yıllık enflasyonu, en son beklenti olan yüzde 5.6 ile 8.2 aralığındaki yüzde 6.9'da tutacağını öngörerek faizleri artırmadı.
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu "Faizleri artır" baskılarına rağmen faizleri artırmayarak doğru olanı yaptı. Hatta faizleri 0.25 puan indirseydi, belki daha da iyi olurdu.

Bozdağ kapıyı kapadı, çanlar Türkiye için çalıyor!

24/06/2011
TBMM Başkanı Şahin ve Başbakan Yardımcısı Arınç'ın Hatip Dicle'yle ilgili sorunun Meclis'te çözülebileceği sinyalini vermesine rağmen AKP Grup Başkanvekili Bozdağ, bu konuda anayasal ya da yasal bir çözümün olmadığını ileri sürdü.


Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin YSK tarafından düşürülmesiyle ilgili olarak dün Diyarbakır’da yapılan toplantının ardından bağımsız milletvekilleri adına konuşan Şerafettin Elçi, “Parlamento ve iktidar bu haksızlığı giderme ve demokratik siyasetin önünü açarak, çözüm olanaklarını geliştirme yolunda somut bir adamı atıncaya kadar parlamentoya gitmeyeceğiz” dedi.
TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, YSK’nın, beğenilmese de eleştirilse de bir karar verdiğini ve bu kararın kesin olduğunu belirterek, “Siyaset mutlaka TBMM zemininde yapılmalı ve siyasetin alanıyla ilgili sorunlar varsa, bu mutlaka TBMM zemininde çözülmelidir. Başta Anayasa olmak üzere diğer yasalarda değişiklikler yapabiliriz” diye konuştu.

Neden bizde yakışıklı gazeteci yok

Geçenlerde okudum, 'Page One' belgeselini izleyen bir sürü kişi New York Times'daki tanıdıklarına Tim Arango'nun telefonun numarasını sormuş. Tim Arango gazetenin Bağdat temsilcisi. Times'ın hikayesini anlatan belgeselde onu medya servisinde çalışırken görüyoruz. Belgeselin gelişimi içinde yeni bir göreve talip olmasına, Bağdat'a atanmasına, hatta veda partisine de tanık oluyoruz.
Belgeselin de jönü olur mu, demeyin. Arango bir anda aradan sıyrılıyor. Belli ki iyi bir gazeteci. Ama bir başka özelliği daha var: Çok yakışıklı. Öyle böyle de değil, Rob Lowe gibi bir adamdan bahsediyorum.
Belgeseli izlerken karamsarlığa kapıldım. Ne yalan söyleyeyim, bugüne kadar yazılı basın 'çirkin çocukların' da yaşama alanıydı. Karnında mükemmel kası olmayan, kolunun kalınlığı belli bir santimetrenin altında kalan bizim gibi çocuklara da sahneye çıkma fırsatı veren tek yerdi gazeteler.
Hele hele imzalarda genellikle fotoğraf kullanılmayan Amerikan basınında okur hiç tanımadığı isimlerle fiziksel önyargılar söz konusu olmadan iletişim kurabiliyordu.

Mekke’den dünyaya bakmak

 
Geldiğimiz günden beri nefes nefese bir koşuşturmanın içindeyiz.. Salı sabahı sabah namazından hemen sonra çıktık, Mekke-i mükerremeye geldik, tavaf, say derken gece yarısı oldu. Sabah kalktığımızda günün yorgunluğu vardı.. Ama tabi, umre yapmanın heyecanı da..
Yaşlı annesi ve küçük çocuğu ile, eşi ile birlikte umreye gelen baba, diğer umrecilerden 2 kat fazla koşuşturdu. Küçük kız Safa ile Merve arasında koşup gidiyor, yaşlı nine zor hareket ediyor. Baba ikisi arasında koşup duruyor. Sanki iki kat fazla say yaptı bu koşuşturma ile..

Kontrollü kaos ortamı yaratılıyor

Türkiye’yi nasıl bir dönemin beklediğini, YARSAV eski Başkanı, CHP milletvekili Emine Ülker Tarhan, uzun süreden beri net bir şekilde açıklıyor:
Tarhan, daha Anayasa referandumundan önce, “Bizim gibi AB’ye üyelik sürecinde olan Sırbistan’dan, Avrupa Birliği yeni bir anayasa yapılmasını istedi.2006’da Anayasa değişti. 2008’de ise bir yargı tasfiyesi sürecine girildi. Anayasanın ve oradaki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı değiştirildi ve ardından Sırbistan’daki tüm yargıçların görevleri askıya alındı. Bütün yargıçların dosyası incelendi ve yaklaşık  780 yargıç gizli servis raporlarıyla tasfiye edildi. Ayrıca bu tasfiye süreci yargı denetiminin dışında bırakıldı. Sırbistan’da da sürekli yargı, halk ile karşı karşıya getirilmeye çalışıldı. Biz de gelecekte böyle bir durum ile karşı karşıya kalabileceğimiz endişesini taşıyoruz” 

Beklentileri bozanlar toplumu düğümlüyor!

Toplumumuzda çok sayıda insan günlerdir Merkez Bankası'nın faizleri arttıracağı görüşündeydi. Bazı kardeşlerimiz ise faizlerin düşürüleceği tezini ortaya atıyorlardı. Merkez Bankası ise uzun zamandır, geçen ayki enflasyon zıplamasının haziran ve temmuz aylarında benzer şekilde enflasyon artışı getirmeyebileceğini söyleyip duruyordu. Üstelik Merkez Bankası faiz arttırmanın sıcak para girişini arttıracağını ve bunun paramızın değerlenmesi, likidite artışı ve diğer mahzurları olduğunu vurguluyor, temel politikaya tutunuyordu. Sonunda karar günü geldi ve Para Politikası Kurulu, politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranı ile Merkez Bankası bünyesindeki Bankalararası Para Piyasası ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Repo-Ters Repo Pazarı'nda uygulanmakta olan faiz oranlarının sabit tutulmasına karar verdi.

Sonuçları sebep zannederek krizlere çözüm üretilemez...

Krizlerin sonuçlarını krizlerin nedeni zannetmek, sade biz Türklere özgü bir kitlesel yanlış algılama biçimi değil ki.
Yunanistan'daki ekonomik krizden çıkabilmek için kuşak sıkma önlemleri uygulayan Papandreu hükümetine karşı kitlesel eylemlerle tepki koyan Yunanlıların, olayı sebep-sonuç ilişkisi içinde algılayamadıklarını Herkül Millas Zaman'daki yorumunda özetle şöyle anlatmıştı:
- Yunanistan'dan şu an istenen borcunu ödemesi değildir; bütçe açıklarını dengelemesi, ekonomik sistemini çağdaş ve rekabetçi kılması, gerekli yapısal dönüşümleri yapmasıdır. İstenen artık ürettiğinden fazlasını tüketmemesidir.
- Ayrıca yapılması gereken ve yapılmamış olan, gereğinden çok kabarık olan - en büyük dert- devlet sektörünün küçülmesi ve memurların sayısının azaltılmasıdır. Son on yıllarda birçok işkolu ve çalışanları da özel haklar ve ayrıcalıklar elde etmişti.

Sonuç mu sebep mi?