Ekonomiyi batırıp hemen ardından erken seçime gittiklerinde (2002), ortaya çıkan ummadığı sonuç üzerine rahmetli Ecevit "kendi kendimize intihar ettik" demişti...
"Nodallık olasılıkları" falan gibi saçma sapan laflar etmeye başladığı, "kafasının gitmeye yüz tuttuğu" sıralar...
Kendi kendine intihar... Demek ki bunun bir de "el yardımıyla" edilen cinsi vardı...
Hem de vardı vallahi... İntiharda "yardımcı kullanan" bir tek Japonlar'ı bilirdik ama (sen karnına bıçağı saplarken yardımcın da kılıcıyla kafanı uçuruyor), demek ki bazı Türkler de bu yola gidiyorlardı. Üçlü koalisyon "el ele" intihar edebiliyordu.
Bunu Devlet Bahçeli de sevmiş anlaşılan.
Sonuç olarak 2002 yılında kendi kendine intihar edenlerden biri de o değil miydi?
Şimdi, referandumda uğradığı hezimet üzerine, hükümetin "hemen erken seçime gitmesini" istedi.
Yani, bir kere daha intihar edecek. Referandumun gazıyla hükümet yüzde 50 oy toplasa, MHP belki meclise bile giremeyecek!
20 Eylül 2010 Pazartesi
Biraz sıkar değil mi?
Sonunda hangi kapıya varırsak varalım, her zaman gerçeğin peşinden koşmaya ve doğruları anlatmaya çalıştık. Şemdinli, Dağlıca, Aktütün, Çukurca, Reşadiye, Hantepe ve İskenderun başta olmak üzere birçok olayda askeri ihmaller ve ihanetler silsilesine zum yaptık.
Kalemimizin kudretince, dilimiz döndüğünce...
Ayrıca dedik ki, bir de “Derin PKK” var. Devlet içinde uzantıları olduğu gibi uluslar arası istihbarat örgütlerinin taşeronluğunu yapan.
Kürt kökenli kardeşlerim daha iyi hatırlar, bir de çağrım olmuştu: “Biz Ergenekon’a inanmadık, siz de bu yapıya inanmayın.”
Şimdi tam zamanı...
9 sivilin hayatını kaybettiği Hakkari’deki mayınlı tuzak, Türk-Kürt kardeşliğine kurulmuş bir tuzaktır. Türkiye’deki Kürt meselesinin çözümüne hiç inanmayan, ayrıca bir süredir MOSSAD güdümündeki iş hacmini arttıran “Doktor Bahoz” kod adlı ve Suriyeli Fehman Hüseyin’in başrolde oynadığı tehlikeli bir oyundur.
Hüseyin’in bir süredir Murat Kara
yılan’la liderlik çekişmesine girdiği ve bu tür eylemlerle PKK’da ağırlığını arttırmaya çalıştığı iddiası doğru, ama Hakkari eylemini açıklamaya yetmez. Çözümsüzlüğü isteyen uluslar arası çevrelerin bu süreçteki rolü çok iyi irdelenmelidir.
Kalemimizin kudretince, dilimiz döndüğünce...
Ayrıca dedik ki, bir de “Derin PKK” var. Devlet içinde uzantıları olduğu gibi uluslar arası istihbarat örgütlerinin taşeronluğunu yapan.
Kürt kökenli kardeşlerim daha iyi hatırlar, bir de çağrım olmuştu: “Biz Ergenekon’a inanmadık, siz de bu yapıya inanmayın.”
Şimdi tam zamanı...
9 sivilin hayatını kaybettiği Hakkari’deki mayınlı tuzak, Türk-Kürt kardeşliğine kurulmuş bir tuzaktır. Türkiye’deki Kürt meselesinin çözümüne hiç inanmayan, ayrıca bir süredir MOSSAD güdümündeki iş hacmini arttıran “Doktor Bahoz” kod adlı ve Suriyeli Fehman Hüseyin’in başrolde oynadığı tehlikeli bir oyundur.
Hüseyin’in bir süredir Murat Kara
yılan’la liderlik çekişmesine girdiği ve bu tür eylemlerle PKK’da ağırlığını arttırmaya çalıştığı iddiası doğru, ama Hakkari eylemini açıklamaya yetmez. Çözümsüzlüğü isteyen uluslar arası çevrelerin bu süreçteki rolü çok iyi irdelenmelidir.
PKK mı?
Hangi PKK? ABD’nin PKK’sı mı, İsrail’in PKK’sı mı, Rusya’nın PKK’sı mı? Ergenekon’un PKK’sı mı? BDP bu işin neresinde? Son mayın olayına bakın. Çoğu zaman tetiği çeken bile ne yaptığının tam farkında değildir.. Tetiği çeken, Kürt halkının bağımsızlık mücadelesine destek verdiğini düşünebilir. Ama ona bu emri veren, iktidarı köşeye sıkıştırmak istiyordur. Ona bu emri veren de, aslında İsrail’in Türkiye’deki hesapları ile ilgili bir planın parçasıdır. Bu bombalama işini daha önce öğrenip merkeze servis eden bir başkası, yangına körükle gider gibi bomba temininde rol alır, o time sızar. Sonra olayı basına sızdırır. Olayı bir başka istihbarat örgütüne haber verir, onlar o kişileri takibe alır, biri JİTEM’i suçlar, ötekisi PKK’yı. Bir başkası bu durumu fırsat bilir, dikkatleri dağıtmak için bir başka adresi suçlar.. Ama gerçekte, düğmeye basan kişi mesela bir iş adamıdır ve onun bambaşka bir planı vardır. O planı da ancak olaydan bir sonraki adımda öğrenebiliriz.. Daha Apo’nun kim olduğunu bile bilmiyoruz! Artık “Bu işin arkasında ABD var” demek de çok fazla bir anlam ifade etmiyor. Hangi Amerika? Evengalish Amerika mı, Yahudi lobisinin Amerikası, Cumhuriyetçi Amerika mı, Demokrat Amerika mı, Kapitalist Amerika mı?, Globalist Amerika mı, Amerikan derin devleti mi? Yahudi lobisi tek bir yapı olmadığına göre, aslında Yahudi lobisinin Amerikası değil, Amerikaları var demektir.. halkın Amerikası var, yoksulların, zencilerin Amerikası var.. |
Halka küfretmeye devam edecek misiniz?
Hatırlayacaksınız... Kıymetli sanatçılarımızdan Fazıl Say, referandumda “evet” diyeceklere ağzına geleni söylemiş, fırsat bu fırsattır diyerek bir kuple de Sezen Aksu’ya da sallamıştı.
Bedri Baykam da bir şeyler söylemişti ama daha sonra “avukatı” aracılığıyla “herhangi bir şey demediğini” açıkladı. Aldık, kabul ettik...
Ne dediğinin ya da demediğinin önemi yok.
Bu arkadaşlar demokratik tercihlerini belli bir yönde kullanan insanlardan hoşlanmıyor...
Hoşlanmayabilirler...
Hadi hoşlanmama haklarını kullansınlar da, üstüne bir de küfrediyorlar.
Bedri’yi bilmem ama referandum öncesinde ve sonrasında bazı seçkin zevattan “evetçilere” yönelik çok ağır, çok şedit, çok ayıp tepkiler geldi. Hâlâ geliyor...
Biri, “yetmez ama evet” diyenlerden ne kadar nefret ettiğini tafsilatlandırıyordu köşesinde.
Biri, “çağdaşlık kaybetti” diyordu... “Hayır” çıksa, çağdaşlık kazanacak, arsıulusal piyasada değerimiz artacaktı. Belki Kemal Kılıçdaroğlu’na da Başbakanlık kapıları açılacaktı.
Biri (Fazıl’a reverans yapan biri), evet taifesinin ne kadar köylü, ne kadar gelişmemiş, sanattan ne kadar “nasipsiz” olduğunu anlatıyordu.
Göbeğini kaşıyan kıllı ayılar sanattan edebiyattan anlamazlardı zaten. Müziği içemezlerdi. Kulakları yoktu. Detoneydiler... Gerçi kendi kendilerine piyano çalıyorlardı, tuzlu su kenarında tepişenlere Saint-Preux filan öğretiyorlardı ama referandumda “evet” demişlerdi, dolayısıyla ölümüne “bidon kafalı”ydılar.
Biri de, “Türk halkının yüzde 60’ı aptaldır” sözüne gönderme yaparak, referandum sonucunu Aziz Nesin’in bildiğini yazıyordu. Bu “biri”, her Aydın Doğan’ın müessesinde çalışan bir gazeteci ağabeyimiz... Daha doğrusu, bir terbiyesiz...
Demek istiyor ki, “Yüzde 58’lik bir yekûn oluşturan evet taifesi aptaldır...”
Ne kadar zeki, ne kadar yaratıcı, ne kadar “çağcıl bir mizah anlayışı”, görüyorsunuz değil mi?
Demek ki 16 yılda (“Türk halkının yüzde 60’ı aptaldır” sözü 16 yıl önce sarfedilmiştir), sadece yüzde 2’lik bir “ilerleme” kaydedebilmişler.
Bedri Baykam da bir şeyler söylemişti ama daha sonra “avukatı” aracılığıyla “herhangi bir şey demediğini” açıkladı. Aldık, kabul ettik...
Ne dediğinin ya da demediğinin önemi yok.
Bu arkadaşlar demokratik tercihlerini belli bir yönde kullanan insanlardan hoşlanmıyor...
Hoşlanmayabilirler...
Hadi hoşlanmama haklarını kullansınlar da, üstüne bir de küfrediyorlar.
Bedri’yi bilmem ama referandum öncesinde ve sonrasında bazı seçkin zevattan “evetçilere” yönelik çok ağır, çok şedit, çok ayıp tepkiler geldi. Hâlâ geliyor...
Biri, “yetmez ama evet” diyenlerden ne kadar nefret ettiğini tafsilatlandırıyordu köşesinde.
Biri, “çağdaşlık kaybetti” diyordu... “Hayır” çıksa, çağdaşlık kazanacak, arsıulusal piyasada değerimiz artacaktı. Belki Kemal Kılıçdaroğlu’na da Başbakanlık kapıları açılacaktı.
Biri (Fazıl’a reverans yapan biri), evet taifesinin ne kadar köylü, ne kadar gelişmemiş, sanattan ne kadar “nasipsiz” olduğunu anlatıyordu.
Göbeğini kaşıyan kıllı ayılar sanattan edebiyattan anlamazlardı zaten. Müziği içemezlerdi. Kulakları yoktu. Detoneydiler... Gerçi kendi kendilerine piyano çalıyorlardı, tuzlu su kenarında tepişenlere Saint-Preux filan öğretiyorlardı ama referandumda “evet” demişlerdi, dolayısıyla ölümüne “bidon kafalı”ydılar.
Biri de, “Türk halkının yüzde 60’ı aptaldır” sözüne gönderme yaparak, referandum sonucunu Aziz Nesin’in bildiğini yazıyordu. Bu “biri”, her Aydın Doğan’ın müessesinde çalışan bir gazeteci ağabeyimiz... Daha doğrusu, bir terbiyesiz...
Demek istiyor ki, “Yüzde 58’lik bir yekûn oluşturan evet taifesi aptaldır...”
Ne kadar zeki, ne kadar yaratıcı, ne kadar “çağcıl bir mizah anlayışı”, görüyorsunuz değil mi?
Demek ki 16 yılda (“Türk halkının yüzde 60’ı aptaldır” sözü 16 yıl önce sarfedilmiştir), sadece yüzde 2’lik bir “ilerleme” kaydedebilmişler.
19 Eylül 2010 Pazar
İlk hedef Akdeniz’dir...
12 Eylül referandumundan yüzde 58 oranında “evet” çıkınca “Yaşasın özgürlük!” diye yazmıştım.
Şimdi olaya, AKP’nin özgürlük anlayışı çerçevesinden bakalım.
Ve de, onlara destek olan BBP (Büyük Birlik Partisi), SP (Saadet Partisi), terörist çetebaşı Öcalan ve sözde ilerici bazı eski solcular çerçevesinden..
İlk deneme fiyasko
Referandum sonrası ilk “özgürlük denemesi” fiyasko ile sonuçlandı.
Nedir o?
250 kişilik yabancı Ortodoks grubun Ayasofya’da ayin girişimine özgürlükçü AKP’den “yasak” geldi.
Herhalde ilk şaşıranlar, kendilerine destek veren, yukarıda saymayı unuttuğum, Batılılardır!..
(Ama, üzülmesinler, AKP yakında iç kamuoyunu uyutarak, değişik görüntüler altında bu ayine izin verir.)
Şimdi AKP’ye “evet” diyerek, 12 Eylül’den hesap soracağını zanneden, daha çok özgürlük geleceğine inanan (inanmış görünen) BBP ve SP’lilere de bir
sözüm var.
Şimdi olaya, AKP’nin özgürlük anlayışı çerçevesinden bakalım.
Ve de, onlara destek olan BBP (Büyük Birlik Partisi), SP (Saadet Partisi), terörist çetebaşı Öcalan ve sözde ilerici bazı eski solcular çerçevesinden..
İlk deneme fiyasko
Referandum sonrası ilk “özgürlük denemesi” fiyasko ile sonuçlandı.
Nedir o?
250 kişilik yabancı Ortodoks grubun Ayasofya’da ayin girişimine özgürlükçü AKP’den “yasak” geldi.
Herhalde ilk şaşıranlar, kendilerine destek veren, yukarıda saymayı unuttuğum, Batılılardır!..
(Ama, üzülmesinler, AKP yakında iç kamuoyunu uyutarak, değişik görüntüler altında bu ayine izin verir.)
Şimdi AKP’ye “evet” diyerek, 12 Eylül’den hesap soracağını zanneden, daha çok özgürlük geleceğine inanan (inanmış görünen) BBP ve SP’lilere de bir
sözüm var.
Bu yaz “şeriat” gelebilir!
Evet evet, bu yaz şeriat gelebilir.. Bakın bu gidişle daha neler olabilir.. AK Parti hesapları, CHP, MHP, SP, BBP, DP ve daha bir çok parti için bakın bugün neler konuşuluyor.. AK Parti için en büyük risk, “Pekmeze üşüşen sinekler” sorunu.. Kazanan tarafta yer alarak, kendi çıkar ve siyasi geleceği adına AK Parti’yi tramplen tahtası olarak kullanmak isteyen çok olacak.. Kimi adaylıkla başlayıp bürokrasiye, biri belediyeye yatay geçiş yapmak isteyecek. Kimi “hizmeti karşılığı destek” isteyecek.. Kimi ise belli entelijansiyaların, derin yapıların Truva atı olarak partiye sızdırılmaya çalışacak.. Geçen gün Emre Aköz de yazdı. Bunlar gerçekten korkuyorlar.. Siz istediğiniz kadar “Şeriat ‘hukuk’ demektir” deyin. “Meşruiyetle aynı kökten gelir” deyin.. “Şeriat tehdit, tehlike değil, özgürlükler için teminatıdır” deyin, anlatamazsınız.. Ne Müslümanlıktan vazgeçerler, ne de Müslümanlığa razıdırlar.. Toktamış Ateş’e nasıl uçağa binmenin korkulacak bir tarafı olmadığını anlatamazsanız... |
BDP’nin dediği doğruysa
Hakkari’deki alçak mayın saldırısından sonra PKK açıklama yaptı: “Bu bir kontra eylemidir.”
BDP Genel Başkanı ise bunun bir Ergenekon/Kontgerilla eylemi olduğunu açıkladı.
BDP’nin açıklaması PKK ile aynı.
Başka türlü olması da mümkün değil zaten.
BDP Genel Başkanı Demirtaş, bu menfur eylemden önce Hükümet üyeleriyle gizli bir görüşme yapacaklarına göndermede bulunarak, “Telefonlarımızı kim dinliyorsa eylemi yapanlar da onlar” demeye getirdi. “Bu bir provokasyondur. Barışa yönelik bir provokasyon.”
Mealen söyledikleri bunlar BDP Eş Başkanının. Velev ki dedikleri doğru olsun.
Bu durumda PKK’nın barışa tuzak kurmak isteyenlerin oyununa gelmemesi beklenmez mi?
“Madem siz tekrar silaha sarılarak kan dökmemizi istiyorsunuz, barış çabalarına mayın döşeyerek daha çok kan aksın istiyorsunuz, sizi tekrar sahneye sürüp kendi iktidarlarınızı sürdürmek istiyorsunuz, o zaman biz de size inat ateşkesi kalıcı hale getirme kararı alıyoruz, silahlı güçlerimizi sınır dışına çekiyoruz!”
Bunu demeyen bir PKK’nın veya her seferinde Kontgerilla/JİTEM eleştirisi yaparak ucuzculuğa kaçan BDP’nin inandırıcılığı olabilir mi?
BDP Genel Başkanı ise bunun bir Ergenekon/Kontgerilla eylemi olduğunu açıkladı.
BDP’nin açıklaması PKK ile aynı.
Başka türlü olması da mümkün değil zaten.
BDP Genel Başkanı Demirtaş, bu menfur eylemden önce Hükümet üyeleriyle gizli bir görüşme yapacaklarına göndermede bulunarak, “Telefonlarımızı kim dinliyorsa eylemi yapanlar da onlar” demeye getirdi. “Bu bir provokasyondur. Barışa yönelik bir provokasyon.”
Mealen söyledikleri bunlar BDP Eş Başkanının. Velev ki dedikleri doğru olsun.
Bu durumda PKK’nın barışa tuzak kurmak isteyenlerin oyununa gelmemesi beklenmez mi?
“Madem siz tekrar silaha sarılarak kan dökmemizi istiyorsunuz, barış çabalarına mayın döşeyerek daha çok kan aksın istiyorsunuz, sizi tekrar sahneye sürüp kendi iktidarlarınızı sürdürmek istiyorsunuz, o zaman biz de size inat ateşkesi kalıcı hale getirme kararı alıyoruz, silahlı güçlerimizi sınır dışına çekiyoruz!”
Bunu demeyen bir PKK’nın veya her seferinde Kontgerilla/JİTEM eleştirisi yaparak ucuzculuğa kaçan BDP’nin inandırıcılığı olabilir mi?
Beyaz Türklerin arasındaydım
GEÇEN gün kendime bir “beyaz Türk kıyafeti” uydurup Ulus’un, Etiler’in, Nişantaşı’nın restoran ve eğlence mekânlarına doğru şöyle bir açıldım.
Amacım, “Bakalım bizim Beyaz Türkler yüzde 58’in şokunu atlatabilmişler mi?” sorusuna cevap aramaktı.
Bireysel temaslar, toplu görüşmeler, havayı koklamalar, sosyolojik araştırmalar, psikolojik etütler falan...
Elde ettiğim sonuçları takdim ediyorum:
* * *
- Endişe, karamsarlık, iştahsızlık, tedirginlik ve kaygı gibi “genel anksiyete bozukluğu”nun tüm emareleriyle karşılaşmayı beklerken... Bir de ne göreyim: Herkes mutlu...
- Genel hava şöyle: Sanki referandum olmamış, sanki kıyılar korkmamış, sanki İç Anadolu şaha kalkmamış, sanki “Okyanus Ötesi” diye bir olgu söz konusu değilmiş gibi...
- Zengin, havalı, anlayışlı, kibar Beyaz Türkler, kendi aralarında “Adam üstünlüğünü kanıtladı beyler” deyip duruyorlardı.
- Edilen laflardan çıkardığım sonuç şu: Beyaz Türkler açısından “Ne olacak halimiz?” sorusu fena halde demode, “Nasıl bir pozisyon almalıyız?” sorusu ise fena halde modaydı.
- Edindiğim izlenimler bana şunu gösterdi: Beyaz Türkler arasında “Muhafazakâr camiadan bir arkadaş edinme” gibi yeni bir trend başlamış. Fehmi Abi! Gözün aydın...
- En karamsarlarında bile Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “Hayır diyenleri de anlamalıyız” açıklamasına bel bağlamışlık söz konusu... “Anlayış” bekliyorlardı yani.
- Beyaz Türkler arasında “Ben de evet oyu verdim” diyenlerin sayısının bir hayli fazla olduğunu söylemeliyim.
- Bazıları da kesin yenilginin getirdiği bir rahatlıkla boşvermişlik içindeydi.
Menderesler hakkında söylenmesi gereken
Kimse yazamıyor, ben yazayım...
Bu Pazar size Türk medyasının hali pür melalini gözler önüne seren bir olayı bütün boyutları ile tekrar dikkatinize sunmaya çalışacağım!
Tekrar diyorum zira daha önce bu konuyu sadece bendeniz gündeme getirdi lakin heyhaaaat yaşanan bu çirkinliğe bırakın kendini demokrat diye satanlar, bizatihi olayın mağduru olan yazar bile özel gerekçelerle tepki göstermedi ya da
gösteremedi!
Türkiye’nin Hyde Park’ı!
Tekrar diyorum zira daha önce bu konuyu sadece bendeniz gündeme getirdi lakin heyhaaaat yaşanan bu çirkinliğe bırakın kendini demokrat diye satanlar, bizatihi olayın mağduru olan yazar bile özel gerekçelerle tepki göstermedi ya da
gösteremedi!
Türkiye’nin Hyde Park’ı!
‘Her dönemin şampiyonu gazeteciler’in puan tablosu ne olacak?
Referandumda evet çıktı; başta Kenan Evren, 12 Eylülcü tayfasına “sorumsuzluk zırhı” giydiren Anayasa’nın 15’inci maddesi ortadan kalktı. Haliyle suç duyurusu yağıyor... Yargılanması istenen kişilerden biri, AKP’nin Savunma Bakanı iyi mi!
*
Valiydi çünkü Ankara’da.
*
Bakın, Ankara deyince aklıma geldi... Madem, başta Kenan Evren, 12 Eylül uygulamalarının tamamına yargı yolu açıldı, Ankaragücü’nün hukuki durumu ne olacak?
*
Malum, bi albayı spor bakanı, bi albayı beden terbiyesi genel müdürü yapmıştı Evren... Onlar da illa Evren istiyor diye, durumdan vazife çıkarıp, ikinci ligdeki Ankaragücü’nü birinci lige çıkarmıştı.
*
(Evren tarafından darbe marifetiyle birinci lige çıkarılan Ankaragücü’nün bugünkü başkanının, AKP’li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın oğlu olması da, kaderin cilvesi sanırım!)
*
“Türkiye Kupası’nı kazanan takım ikinci ligde bile olsa, birinci lige çıkar... Türkiye Kupası’nı kazanan takım küme düşse bile, kümede kalır” şeklindeydi, Evren’in icat ettirdiği yönetmelik... Ankaragücü böyle çıktı.
Sonra?
Ankaragücü’yle sınırlı kalmadı...
Bursaspor 1986’da küme düştü.
Ancak Türkiye Kupası’nı kazandı.
Hadi bakalım, Bursa da ligde kaldı.
*
4 Eylül 2010 Cumartesi
Irak: Ozgür, demokratik ve yok olan ülke!
ABD Başkanı Barack Obama, muharip birliklerin çekilmesini kutlarken Irak'ın özgürleştirilmesi operasyonunun sona erdiğini söyledi. Yardımcısı Joe Biden da 'Irak'ın kurtarılması görevi bitmiştir' dedi. Dünya medyası ise muharip birliklerin çekilmesini bir Amerikan zaferi olarak takdim etti. Aynı medya, ABD'lilerin Irak'ta 7 yıl neler yaptıklarını ya da nelere yol açtıklarını konuşmadı. Geriye kalan 50 bin ABD askerinin orada ne iş yapacağını sorgulamadı. Irak halkının dramı birkaç cümleyle özetlenerek dosya kapatılmak isteniyor.
Irak, tarihi boyunca alışageldiği yıkımlardan en 'çağdaşını' yaşadı. Maddi ve manevi yıkımın sınırı yok, ülke yerle bir edilmiş durumda. İşgal öncesi sayıları 1.5 milyon olan dullara yüz binlercesi eklendi.Yetim sayısı 4 milyon, sakat kalanların sayısı 5 milyondan fazla. Çeşitli hastalıklarla uğraşmakta olan okul çağındaki çocukların yarısından fazlası okula gitmiyor ya da ilkokulu bitiremedi. Yani 20-30 yıl sonra Irak halkının yarısı cahil olacak ve bir zamanlar bölgenin en gelişmiş ve eğitimli toplumu olan bu halk, cehaletin karanlık girdaplarında kendine ve tüm bölgeye çok büyük zararlar verecek.
BÖLGESEL SAVAŞ ÇIKABİLİR
Kürtsüz demokrasi olmaz
Diyarbakır-
Kentin biraz dışındaki Hamvarat Evleri’nde havuz başındaki bir masanın etrafında, 1980 ile 1984 yılları arasını Diyarbakır Cezaevi’nde geçirmiş orta yaşlı bir erkeği dinliyoruz.
Hava günün kavurucu sıcağını unutmuş, tatlı tatlı esiyor.
İstanbul’un Kemer Country’si gibi bir semt burası.
Ama konuşulanlar İstanbul’dakinden çok farklı, belki de o tip semtlerde hiç seslendirilmeyen cinsten.
Konuşan arkadaş herhangi bir film sahnesi gibi anlatıyor yaşadıklarını, sanki o yaşamamış da, başkasının başına gelen korkunç olayları dile getiriyor.
Anlattıkları aradan 30 yıl geçmiş olsa bile unutulacak cinsten değil.
Pislik çukurları, zincire vurulmalar, sıradan bir olay haline gelmiş dayak, işkence...
Çaresizlikten üstüne tiner döküp kendini yakanlar, tuvalette intihar edenler...
Uykunuzu kaçıracak, tüylerinizi diken diken edecek her hikaye var.
Masa çevresinde oturan herkesin bir akrabasının, dostunun, tanışının yolu bu zulümevine düşmüş.
Meşhur Fazlı Bey’in öyküsü hatırlanıyor.
Pislik çukuruna batırıldığı için kendi ağzının içinden nefret eder hale gelen ve cezaevinden çıktığında ilk iş olarak bütün dişlerini söktürten Fazlı Bey saygıyla anılıyor.
“Bir insan, bir başka insana bunu nasıl yapar?” diye düşünmekten alamıyorsunuz kendinizi...
Yine de yaşadıklarını geride bırakmış bu insanlar.
Hemen hepsi “Boykota hayır, referanduma evet” diyen, çözümü çatışmada değil de, demokratik mücadelede arayan insanlar.
Kentin biraz dışındaki Hamvarat Evleri’nde havuz başındaki bir masanın etrafında, 1980 ile 1984 yılları arasını Diyarbakır Cezaevi’nde geçirmiş orta yaşlı bir erkeği dinliyoruz.
Hava günün kavurucu sıcağını unutmuş, tatlı tatlı esiyor.
İstanbul’un Kemer Country’si gibi bir semt burası.
Ama konuşulanlar İstanbul’dakinden çok farklı, belki de o tip semtlerde hiç seslendirilmeyen cinsten.
Konuşan arkadaş herhangi bir film sahnesi gibi anlatıyor yaşadıklarını, sanki o yaşamamış da, başkasının başına gelen korkunç olayları dile getiriyor.
Anlattıkları aradan 30 yıl geçmiş olsa bile unutulacak cinsten değil.
Pislik çukurları, zincire vurulmalar, sıradan bir olay haline gelmiş dayak, işkence...
Çaresizlikten üstüne tiner döküp kendini yakanlar, tuvalette intihar edenler...
Uykunuzu kaçıracak, tüylerinizi diken diken edecek her hikaye var.
Masa çevresinde oturan herkesin bir akrabasının, dostunun, tanışının yolu bu zulümevine düşmüş.
Meşhur Fazlı Bey’in öyküsü hatırlanıyor.
Pislik çukuruna batırıldığı için kendi ağzının içinden nefret eder hale gelen ve cezaevinden çıktığında ilk iş olarak bütün dişlerini söktürten Fazlı Bey saygıyla anılıyor.
“Bir insan, bir başka insana bunu nasıl yapar?” diye düşünmekten alamıyorsunuz kendinizi...
Yine de yaşadıklarını geride bırakmış bu insanlar.
Hemen hepsi “Boykota hayır, referanduma evet” diyen, çözümü çatışmada değil de, demokratik mücadelede arayan insanlar.
Ahmak da özgürdür
Okuyacağınız yazı bu ülkede bir azınlığı ilgilendiriyor. Ancak bu azınlık, mutlu değil.
"Pasaport almakta ve yurt dışına çıkmakta sorunlar yaşayanlar..."
Yani, bazı külüstür hokkabazların okunmayan gazetelerinde yaptıkları "benim emekçi halkım" edebiyatının dışında kalanlar.
Ama bu ülkede, bir zamanlar Cihan Ünal'ın o unutulmaz tanımıyla "pasaport alabilen ve bununla suçlanan" sanatçılar olduğu gibi, vize alsa bile yurt dışına çıkmakta zorlanan insanlar da yaşıyorlar...
Alın bu da benden "burjuva açılımı" olsun!
Yurt dışına çıkamamalarının vizeyle mizeyle ilgisi yok. O ayrı konu.
Kimisi "bilmemkaç yıl önceden kalmış bir polis kaydı" olduğu için dönüyor havaalanından, kimisi de vergi borcu yüzünden. Çöpe atılan biletler, sokağa atılan otel paraları ve yaşanan sinir ve moral bozukluğu da cabası...
Bir de askerlik engeli olabiliyor tabii... Adam askerliğini yapmamış, yurt dışına kaçacak! Kaçarsa kaçar, ordumuzda asker darlığı mı var asker fazlalığı mı? Sütü bozuksa kim ne diyebilir? Defolsun gitsin. Böyle kaçanların oranı kaçta kaçtır?
İşin en pis yanı, bu çıkış engelinin mahkeme kararıyla falan değil, "keyfe keder" çıkarılmasıdır insanların önüne...
"Pasaport almakta ve yurt dışına çıkmakta sorunlar yaşayanlar..."
Yani, bazı külüstür hokkabazların okunmayan gazetelerinde yaptıkları "benim emekçi halkım" edebiyatının dışında kalanlar.
Ama bu ülkede, bir zamanlar Cihan Ünal'ın o unutulmaz tanımıyla "pasaport alabilen ve bununla suçlanan" sanatçılar olduğu gibi, vize alsa bile yurt dışına çıkmakta zorlanan insanlar da yaşıyorlar...
Alın bu da benden "burjuva açılımı" olsun!
Yurt dışına çıkamamalarının vizeyle mizeyle ilgisi yok. O ayrı konu.
Kimisi "bilmemkaç yıl önceden kalmış bir polis kaydı" olduğu için dönüyor havaalanından, kimisi de vergi borcu yüzünden. Çöpe atılan biletler, sokağa atılan otel paraları ve yaşanan sinir ve moral bozukluğu da cabası...
Bir de askerlik engeli olabiliyor tabii... Adam askerliğini yapmamış, yurt dışına kaçacak! Kaçarsa kaçar, ordumuzda asker darlığı mı var asker fazlalığı mı? Sütü bozuksa kim ne diyebilir? Defolsun gitsin. Böyle kaçanların oranı kaçta kaçtır?
İşin en pis yanı, bu çıkış engelinin mahkeme kararıyla falan değil, "keyfe keder" çıkarılmasıdır insanların önüne...
Hayır çıkarsa...
Yazının başlığı sizi yanıltmasın; referandumdan evet çıkacağı konusunda pek kuşkum yok. Zaten kamuoyu araştırmaları da bunu gösteriyor.
Bu başlığı, evetçilerin hayır çıkma ihtimaline karşı çizdikleri "The day after" tabloları konusundaki rahatsızlığımı dile getirmek için attım.Muhtemelen biliyorsunuz; The day after (Ertesi Gün) ünlü bir filmin adı. Nükleer bir felaketin ertesi günü dünyanın halini tasvir ediyor.
Referandum tarihi yaklaştıkça hem basında hem de hükümet cenahında -son kararsızları da kazanma taktiği olsa gerek- iknadan çok korkutmacaya yönelik bir propaganda aldı başını yürüdü.
Köşelerde yazılan, miting meydanlarında anlatılan senaryolara bakılacak olursa
hayır çıkarsa:
Elinizi tutan mı var?
İktidar referandum konusunda hayli sıkıntılı. Kendine en yakın araştırma şirketlerinin yaptığı kamuoyu araştırmaları bile kimi AKP yetkililerinin ısrarla tekrarladığı “yüzde 60’lara çıkacağız” söyleminin yakınından geçmiyor.
Tam tersine ‘Hayır’ın önde çıkma ihtimali daha yüksek görünüyor bu araştırmalarda. AKP ve özellikle Başbakan Erdoğan bunun “fena halde” farkında. Son günlerin hırçınlığı, gerginliği ve öfkesi de bu yüzden.
Erdoğan referandumun “iktidar için bir güvenoyu olmadığını” ısrarla söylüyor ve konuyu anayasa değişikliği maddelerine getirmeye çalışıyor. Türkiye’nin her tarafı “değişiklik maddelerini içeren” sloganlarla ve “Evet” afişleriyle donatıldı.
AKP’liler elbette “Evet” oyu verecek, bu sloganlarla AKP’li olmayan, fazla parti bağımlılığı da bulunmayan kitleler etkilenmeye çalışılıyor.
Ancak biraz düşünen insanlar için bu sloganların içinin boş olduğunu anlamamak mümkün değil. Örneğin “Çocuk istismarının önüne geçilmesine evet” diyor bir sloganda.
Peki bugüne kadar anayasa maddesi olmadığı için çocuklar rahatlıkla istismar mı ediliyordu? Eğer bu değişiklikler reddedilirse çocuklar istismar mı edilecek? Çocukları korumak için bu iktidarın elini tutan ne?
Tam tersine ‘Hayır’ın önde çıkma ihtimali daha yüksek görünüyor bu araştırmalarda. AKP ve özellikle Başbakan Erdoğan bunun “fena halde” farkında. Son günlerin hırçınlığı, gerginliği ve öfkesi de bu yüzden.
Erdoğan referandumun “iktidar için bir güvenoyu olmadığını” ısrarla söylüyor ve konuyu anayasa değişikliği maddelerine getirmeye çalışıyor. Türkiye’nin her tarafı “değişiklik maddelerini içeren” sloganlarla ve “Evet” afişleriyle donatıldı.
AKP’liler elbette “Evet” oyu verecek, bu sloganlarla AKP’li olmayan, fazla parti bağımlılığı da bulunmayan kitleler etkilenmeye çalışılıyor.
Ancak biraz düşünen insanlar için bu sloganların içinin boş olduğunu anlamamak mümkün değil. Örneğin “Çocuk istismarının önüne geçilmesine evet” diyor bir sloganda.
Peki bugüne kadar anayasa maddesi olmadığı için çocuklar rahatlıkla istismar mı ediliyordu? Eğer bu değişiklikler reddedilirse çocuklar istismar mı edilecek? Çocukları korumak için bu iktidarın elini tutan ne?
Başbakan düellodan neden kaçıyor?
Hem efendi, hem mazlum, hem gariban Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan’ı canlı yayında düelloya davet ediyor, “Recep Bey, Recep Bey... Neden kaçıyorsun? Neden canlı yayında karşıma çıkmıyorsun? İstediğin kanalda, istediğin moderatörle seninle tartışmaya hazırım...” diye gırtlağını yırtarcasına bağırıyor.
Başbakan ciddiye almıyor.
Korkuyor mu?
Başbakan’ı bilmem ama ben korktum bu Kılıçdaroğlu’ndan.
Hayır, Dengir Bey’i, şunu bunu altetmiş olmasından değil...
İhtirasından, sinik mizahından, içi boş özgüveninden, temelsiz cesaretinden, nerde patlayacağı bilinmez cüretinden, kendinden emin tavrından korktum.
Ben korkarım böylelerinden.
Hayret, Kılıçdaroğlu korkmuyor...
Korkmasını gerektirecek tonla malzeme barındırdığı halde korkmuyor.
Müddei görüntüsünün altında “muhatap alınmayı” bekleyen sinik bir kişilik gizlediği ve “gizlemiyormuş gibi yapmayı başaramadığı halde” korkmuyor.
Kimbilir, belki de kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten ağır yara alabileceğini hesap edemediği için korkmuyordur.
Korkmak nedir bilmediği için korkmuyordur.
Ben Kılıçdaroğlu’nun yerinde olsam, “düello” işine hiç yeltenmezdim.
İşime bakardım.
Düşündüğüm iyilikleri, varsa projelerimi anlatırdım. Recep Bey’den beklediğim anlayışı, halktan beklerdim.
Hayır, Kılıçdaroğlu kararlı...
Başbakan ciddiye almıyor.
Korkuyor mu?
Başbakan’ı bilmem ama ben korktum bu Kılıçdaroğlu’ndan.
Hayır, Dengir Bey’i, şunu bunu altetmiş olmasından değil...
İhtirasından, sinik mizahından, içi boş özgüveninden, temelsiz cesaretinden, nerde patlayacağı bilinmez cüretinden, kendinden emin tavrından korktum.
Ben korkarım böylelerinden.
Hayret, Kılıçdaroğlu korkmuyor...
Korkmasını gerektirecek tonla malzeme barındırdığı halde korkmuyor.
Müddei görüntüsünün altında “muhatap alınmayı” bekleyen sinik bir kişilik gizlediği ve “gizlemiyormuş gibi yapmayı başaramadığı halde” korkmuyor.
Kimbilir, belki de kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten ağır yara alabileceğini hesap edemediği için korkmuyordur.
Korkmak nedir bilmediği için korkmuyordur.
Ben Kılıçdaroğlu’nun yerinde olsam, “düello” işine hiç yeltenmezdim.
İşime bakardım.
Düşündüğüm iyilikleri, varsa projelerimi anlatırdım. Recep Bey’den beklediğim anlayışı, halktan beklerdim.
Hayır, Kılıçdaroğlu kararlı...
Ahmet sen neden burada değilsin
BUGÜNKÜ yüksek yargı, Kemalist ideolojinin bayraktarlığını yapmıyor mu?
Yapıyor.
Bugünkü yüksek yargı, laikliği dar anlamda yorumlayıp statüko mücahitliğine soyunmuyor mu?
Soyunuyor.
Bugünkü yüksek yargı, tehlikeli bulduğu bir adamın cumhurbaşkanı olmasını engellemek için akıl ve mantıkla çelişen kararlar vermiyor mu?
Veriyor.
Bugünkü yüksek yargı, kendisini “laik savaşçı” olarak konumlandırmıyor mu?
Konumlandırıyor.
Peki hal böyle iken...
Benim gibi “statüko karşıtlığı” ile övünen biri ne diye “hayır” diyor? Neden bir “evet” ile bu statükonun paldır küldür yıkılmasına omuz vermiyor?
* * *
Şundan dolayı:
Ben bir “statüko” yıkılırken, yerine ne türden bir “statüko” getirildiğiyle de ilgiliyim.
Yüksek yargı ile ilgili yapılan değişikliklerin detaylarında özenle gizlenmiş olan bazı unsurları inceledim.
Gördüğüm şudur:
“Evet” çıkarsa...
“Kemalist yüksek yargı” gider, yerine “Tayyipist yüksek yargı” gelir.
Bunu söylediğimde...
Bazı “muhafazakâr demokrat” arkadaşlar diyorlar ki:
“Boş ver... Fazla ince eleyip sık dokuma... Bugünkü düzen yıkılıyor ya... Sen ona bak...”
Bakmam... Bakamam...
Benim için yüksek yargının “Kemalist” ya da “Tayyipist” olması arasında zerre kadar fark yoktur. Ben “Kendilerini Kemalist ideolojiye bağlı olarak görenlerin borularını öttürdüğü bu yargı düzeni yıkısın, yerine oyun çoğunu alanın boruyu öttürdüğü bir yargı düzeni gelsin” demem, diyemem.
Çünkü ben “Yüksek yargıda boru öttürme dönemi sona ersin” diyenlerdenim.
* * *
Kısacası...
Fevzi
Fevzi Budak.
Erzurum Milli Eğitim Müdürü...
AKP iktidar oldu, 2003’te görevden alındı, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Bir)
*
Beş gün sonra...
Görevden alındı, Şırnak’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (İki)
*
Bir gün sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Üç)
*
Bir gün sonra...
Görevden alındı, Muş’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Dört)
*
Beş gün sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Beş)
*
Bir ay sonra...
Görevden alındı, Kütahya’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Altı)
*
Bir ay sonra...
Görevden alındı, Çanakkale’ye gönderildi, mahkemeye başvurdu, Erzurum’a geri döndü. (Yedi)
*
Üç ay sonra...
Görevden alındı, İstanbul’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri gönderildi. (Sekiz)
Erzurum Milli Eğitim Müdürü...
AKP iktidar oldu, 2003’te görevden alındı, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Bir)
*
Beş gün sonra...
Görevden alındı, Şırnak’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (İki)
*
Bir gün sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Üç)
*
Bir gün sonra...
Görevden alındı, Muş’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Dört)
*
Beş gün sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Beş)
*
Bir ay sonra...
Görevden alındı, Kütahya’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Altı)
*
Bir ay sonra...
Görevden alındı, Çanakkale’ye gönderildi, mahkemeye başvurdu, Erzurum’a geri döndü. (Yedi)
*
Üç ay sonra...
Görevden alındı, İstanbul’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri gönderildi. (Sekiz)
İşte çete, işte pusu, işte sahiplenen!
Eğer subay ya da generalseniz! Eğer AKP karşıtı hakim, savcı ya da polis müdürü iseniz!
Eğer AKP’yi eleştiren gazeteci, yazar, sivil toplum önderi veya kanaat önderi iseniz!
Eğer AKP muhalifi siyasetçi iseniz!
Eğer AKP’den hoşlanmayan işadamı, doktor ve serbest meslek sahibi iseniz!
Kısacası eğer AKP’ye hasım ve önemli sayılabilecek bir konumda iseniz biliniz ki soluklarınıza kadar izleniyor ve banda alınıp zamanı ve günü geldiğinde kullanılmak üzere arşivleniyorsunuz!
Yok yok sadece resmî, yani ciddi olarak ettiğiniz sözler kayda alınmıyor!
Evdesiniz ve televizyonda Tayyip’e kızıp bir laf ettiniz, anında arşivde!
Arabanızla yoldasınız ve adım başı görülen evet afişlerine kızıp küfrü bastınız, kayıttasınız!!
Kahvede okey oynarken mavra ve şakalarla ağır bir laf ettiniz, yandınız!!
Eş, dost, arkadaş, anne, baba, bütün konuşmalar kayıtta!
Sadece bunlar da değil!!
Kazara evlilik dışı bir ilişkiniz yani bir sevgiliniz mi var?
Bırakın ilişkiyi telefonda bir hanımla biraz rahat mı konuştunuz!
Bir olaydan ötürü birine kızıp küfürler mi ettiniz?
Bu ve benzeri özel olan bütün konuşmaların tamamı stoklanıyor!
Abartma ya da paranoya diyenleriniz olabilir ama sizi temin ederim değil!
Peki nasıl mı dinliyorlar diyorsunuz?
Telefonunuzdan!
Eğer AKP’yi eleştiren gazeteci, yazar, sivil toplum önderi veya kanaat önderi iseniz!
Eğer AKP muhalifi siyasetçi iseniz!
Eğer AKP’den hoşlanmayan işadamı, doktor ve serbest meslek sahibi iseniz!
Kısacası eğer AKP’ye hasım ve önemli sayılabilecek bir konumda iseniz biliniz ki soluklarınıza kadar izleniyor ve banda alınıp zamanı ve günü geldiğinde kullanılmak üzere arşivleniyorsunuz!
Yok yok sadece resmî, yani ciddi olarak ettiğiniz sözler kayda alınmıyor!
Evdesiniz ve televizyonda Tayyip’e kızıp bir laf ettiniz, anında arşivde!
Arabanızla yoldasınız ve adım başı görülen evet afişlerine kızıp küfrü bastınız, kayıttasınız!!
Kahvede okey oynarken mavra ve şakalarla ağır bir laf ettiniz, yandınız!!
Eş, dost, arkadaş, anne, baba, bütün konuşmalar kayıtta!
Sadece bunlar da değil!!
Kazara evlilik dışı bir ilişkiniz yani bir sevgiliniz mi var?
Bırakın ilişkiyi telefonda bir hanımla biraz rahat mı konuştunuz!
Bir olaydan ötürü birine kızıp küfürler mi ettiniz?
Bu ve benzeri özel olan bütün konuşmaların tamamı stoklanıyor!
Abartma ya da paranoya diyenleriniz olabilir ama sizi temin ederim değil!
Peki nasıl mı dinliyorlar diyorsunuz?
Telefonunuzdan!
1 Eylül 2010 Çarşamba
Atatürk: O şahıs benim babam değil!
Atatürk’ün babası kimdi? Gazi Mustafa Kemal’in
1922 yılında “Vakit” gazetesinden Ahmet Emin Yalman’a anlattığı
hatıralarından beri bu sorunun içinden çıkılamamıştır.
Şimdi içinizden ‘Peki Atatürk köşelerinde gördüğümüz o fesli, bıyıklı adam kim o zaman?, diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Hevesinizi kursağınızda bırakmak istemem ama o fotoğraftaki kişinin
‘Atatürk’ün babası’ olduğu tezi, doğrudan doğruya bir İnönü devri
yutturmacasıdır. Biz İnönü’nün göstermek istediği Atatürk ile
Atatürk’ün kendi zamanındaki Atatürk’ü fena halde birbirine karıştırmış
durumdayız. Daha doğrusu biz Atatürk’ü İnönü devrinde ona giydirilen
deli gömleğiyle tanımak zorunda kalmış bulunuyoruz. Şimdi o gömleği
çıkartmaya uğraşıyoruz ki, işimiz hiç kolay değil…
Daha önce de yazmıştım: İsmet İnönü’nün 12 yıllık Cumhurbaşkanlığı
döneminde “Nutuk” bir tek defa bile basılmamıştır. Neredeyse yasaktır.
Basılmıştır diyen varsa getirsin bir örneğini. 1938’de Atatürk’ü
sağlığında yapılan son baskısından sonra ilk kez 1950 yılının ikinci
yarısında basılabilmiştir “Nutuk”un ilk cildi.
Mesela 1931’de basılan “Tarih IV” adlı lise ders kitabında da,
ölümünden hemen sonra Kanaat Kitabevi tarafından basılan M. Turhan
Tan’ın “Atatürk” kitabında da Atatürk’ün babasının fotoğrafını
bulamazsınız. Neden acaba? Şimdi babası Ali Rıza Efendi’nin olduğunu
sandığımız ünlü fotoğrafı, Atatürk’ün onayından geçmemiştir de ondan.
Peki nedir bu fotoğrafın hikâyesi? Neden o gün yokken bugün ders
kitaplarımıza kadar sızabilmiştir? Tarih üzerinde bir oyun mu
dönmektedir yoksa?
1935 yılında tesadüfen Ankara Cebeci’deki Şehnaz Hanım’ın aile
albümünden çıkmış olan bu fotoğrafı büyük bir sevinçle hemen Atatürk’e
ulaştırırlar. Sağdan bakar, soldan bakar, büyüttürür. Hayır, küçük
yaşta kaybettiği babasının görüntüsü, fotoğraftakine hiç
benzememektedir. Atatürk’ün içi ‘resimdeki adam’a bir türlü
ısınamamıştır. Nitekim Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” adlı kitabında
yazdığı üzere Atatürk, sonunda “Bu bizim peder değildir” diye kestirip
atmak zorunda kalmıştır.
(Nitekim, Öteden beri Atatürk`ün babası Ali Rıza Efendi olarak sunulan fotoğraf için Falih Rıfkı Atay, Çankaya kitabının 2. baskısında sayfa 17`de şöyle yazıyor:
`1876`da ilk Kanun-i Esasi`nin ilan edildiği güne rastlayan 23 Aralık`ta Selanik`te kurulmuş Asakir`i Milliye Taburu`ndaki gönüllü subaylardan biri babası olarak öne sürülmüştür.
Resmi ötekilerden ayrılarak büyütülmüştür. İstanbul Hürriyetçilerine yardım etmek için toplanan bir milli kuruluşa babasının da bulunmuş olması Mustafa Kemal`in hoşuna gidecek bir şeydi ama inanmış mıdır, sanmıyorum.
Hatta bir gün alaycı bir dille: Bu bizim peder değildir` dediği kulağıma gelir...`)
Ne çare ki, onun inkâr ettiği “peder”in fotoğrafı kitaplara girmiştir bir kere, artık hangi babayiğit çıkartabilir.
Ali Rıza Efendi’ye ait olduğu söylenen bu fotoğraf, ilk kez 1939
yılında, yani artık atışın serbest hale geldiği İnönü devrinde
“Belleten”de İhsan Sungu tarafından yayınlanır. İşte bu tarihten sonra
kitaplarda o zamana kadar Mustafa Kemal’in soyunu tek başına temsil
eden Zübeyde Hanım’ın yanına yeni bir fotoğrafın yerleşmeye başladığı
görülür. Bu tavırdan, Tek Parti dönemi muhafazakârlığına denk düşen
‘iyi aile çocuğu’ Atatürk imajının zihinlere kazınmak istendiğini
çıkartmak zor olmasa gerek.
Peki gerçekten de Atatürk’ün babası kimdi? Ali Rıza Efendi’ydi
elbette. Ne yazık ki, onun hayatı hakkındaki yayınların hiçbirisine tam
olarak güvenemiyoruz. Biraz okuyunca kafanızın aşure kazanına dönmesi
sebepsiz değil.
Mesela en muteber kaynaklardan sayılan Şevket Süreyya Aydemir,
“Kırmızı Hafız”ı Ali Rıza Bey’in amcası yaparken (“Tek Adam”, I, 1969,
s. 31), Prof. Şerafettin Turan babası yapmaktadır (“Kendine Özgü Bir
Yaşam”, 2004, s. 20). Yine Prof. Turan, Atatürk doğduğunda babasının
Evkaf idaresinde çalıştığını yazarken (s. 20), Erol Mütercimler kereste
tüccarlığı yaptığını iddia etmektedir (“Fikrimizin Rehberi”, 2009, s.
39). Oysa Atatürk, 1922 Ocak’ında Ahmet Emin Yalman’a verdiği
röportajda kendisi okula başlarken babasının “rüsumat”ta, yani gümrük
idaresinde memur olduğunu söylemiştir.
Bu durumda Ali Rıza Efendi’nin bütün hayatı alt üst oluyor. Önce
Evkaf’ta kâtiplik yapıyor, sonra kereste tüccarlığı, 6 yıl sonra ise
gümrük memurluğu. Oysa doğru sıralama, önce Evkaf, sonra Rüsumat
idaresi ve en son memurluktan istifa ettikten veya emekli olduktan
sonra kereste ticareti yaptığı şeklinde olacaktı (ölümünden önce bir
ara tuz ticareti yaptığını Makbule Hanım anlatmıştır).
Üstelik Atatürk’ün babasının hangi yılda öldüğü de bilinmez.
Rakamlar kitaptan kitaba, üstelik 5-6 yıla kadar oynuyor. Kimisi
1893’te öldü diyor, kimisi 1887 veya 1888’de. İnkılap tarihinin
duayenlerinden Prof. Enver Ziya Karal, “babası genç yaşta öldü”, diye
yazıyor. Yahu üstad, eğer Ali Rıza Efendi 1839’da doğmuşsa ve ölüm
tarihi 1893 ise öldüğünde 54 yaşındadır ve bu nasıl “genç” ölmektir?
Biyografilerindeki ciddiyetsizliklere son bir örnek: Atatürk Şemsi
Efendi mektebine başladıktan “az zaman sonra” babasının öldüğünü
söylemiştir. Eğer okula 6-7 yaşlarında başlamışsa tarih, 1887
olmalıdır. Oysa bildiğimiz kadarıyla bundan sonra tam 6 yıl daha
yaşamıştır Ali Rıza Efendi. Bu hesaba göre babası öldüğünde Atatürk
13-14 yaşında olmalıdır. Yani babasının ölüm tarihini esas aldığınızda
Atatürk 14 yaşında, kendi demecindeki okula yazılmasından az sonra
öldüğü bilgisi esas alınırsa da 7 yaşında çıkıyor. Hangisi doğrudur?
Henüz bilmiyoruz.
Gördüğünüz gibi Atatürk’ün babasının kimliği konusunda karanlıklar
içinde yol bulmaya çalışan ressam Brüghel’in körleri gibiyiz. Anlaşılan
Atatürk de, 1930’ların sonlarına gelinirken, olgunluk dönemini idrak
eden her erkek gibi babasını merak etmiş ve onun izlerini
araştırmalarını istemiştir yetkililerden. Nitekim Başbakanlık
Cumhuriyet Arşivi’ndeki belgeler bu araştırmanın Selanik’e kadar
uzandığını gösteriyor (030-10-1 7 6 nolu dosya).
Maalesef bu araştırmadan da Atatürk’ün babası hakkında dişe dokunur
bir sonuç çıkmamıştır. Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce babasının
kimliğini araştırma merakına kapılması bize yine de bir şey söylüyor
olmalıdır. Gençliklerinde babalarını aştığını düşünen erkekler,
olgunluk çağlarında “baba”yı yeniden keşfe çıkmak ihtiyacını duyarlar.
Karlı bir gece yarısı baba yeniden evine dönecek midir? Bu ev, Çankaya Köşkü bile olsa…
Mustafa Armağan
Bu yazı http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=947 linkinden alınmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)