7 Haziran 2011 Salı

Kılıçdaroğlu’na Avrupa Konseyi Özerklik Şartı uyarısı

İşçi Partisi Genel Başkan Vekili Mehmet Bedri Gültekin, Kılıçdaroğlu’na önemli bir uyarı mektubu yazdı.
İşte o mektup..
“Türkiye, Avrupa Konseyi’nce sunulan” Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı “nı, 21 Kasım 1988 günü Strasburg’da imzalamış, 8 Mayıs 1991 tarih ve 3723 sayılı yasa ile onamıştır.
Türkiye’nin Anayasa ile belirlenen üniter yapısını değiştirmeye yönelik bu anlaşma, “özerk yerel yönetimler” öngörmektedir.
“Önsöz”ünde bu anlaşmanın; “Özerk yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesinin (...) idarede adem-i merkeziyetçiliğe dayanan” bir yapı oluşturulmasına önemli bir katkı sağlayacağı belirtilmektedir.
Zaten, “Özerk Yerel Yönetimlerin Anayasal ve Hukuki Dayanağı” başlıklı 2. maddesinde aynen; “Özerk yerel yönetimler ilkesi, ulusal mevzuatla ve uygun olduğu durumlarda Anayasa ile tanınacaktır” deniliyor. AKP Hükümeti’nin, şimdi Anayasa’daki güvenceleri kaldırarak Özal’ın bu taahhüdünün gereğini yerine getirme hazırlıkları içinde olduğu anlaşılmaktadır.
Anlaşmanın 3. maddesinde de “Özerk Yerel Yönetim Kavramı” şöyle tanımlanıyor:
“Özerk yerel yönetim kavramı yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yürütme hakkı ve imkânı anlamı taşır”.
“Yerel makamlara verilen (bu) yetkiler, normal olarak tam ve münhasırdır” (Md. 4/4). Anlaşmayı imzalayan devletler, “yerel yönetimlerin (bu) temel yetki ve sorumluluklarını Anayasa ya da kanun ile belirlemek” zorundadırlar (Md. 4/1).
Anlaşmaya göre; yerel yönetimlerin coğrafi sınırlarını da ilgili devlet dilediği gibi değerlendiremez. Bunun için o bölgede yaşayan yerel topluluklara danışmak zorundadır (Md.5).
Anlaşmada “özerk yerel yönetimler”in ekonomik altyapısı da unutulmamış; “Yerel makamlara kendi yetkileri dahilinde serbestçe kullanabilecekleri yeterli mali kaynaklar sağlanacak”!
Türkiye’nin bu anlaşmaya koyduğu bir çekince yoktur. Anlaşmanın 12/1. maddesine göre 20 paragraf saptanmış ve 1. madde, “Önsöz” ve diğer düzenleyici hükümlerle birlikte bu paragraflarda yer alan düzenlemelere imza atılmıştır. Zaten bu 20 paragraf, anlaşmanın içeriğini belirleyen temel hükümlerdir. Bunları kabul etmek, yerel yönetimlerin özerkliğini taahhüt etmek anlamına gelmektedir. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’nda tanımlanan “üniter devlet” yapısından vazgeçmek demektir.
B u yasayla her türden Cumhuriyet düşmanı ve bölücü terörü azgınlaştıracak bir hukukî zemin yaratılmakta, bu tür faaliyetlere uluslararası himaye getirilmektedir. Bu yasa ile Türkiye askerî bir yenilgiye uğramadan “Sevr Antlaşması”nı imzalamış bulunmaktadır. Sevr Antlaşması’nın diğer hükümlerinin de, parçalara bölünerek “Uyum Yasaları” adı altında Meclis’ten geçirildiği görülmektedir. Bu olgular karşısında, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nı onaylayan yasanın çıkarılması, siyasal bir gafletin sınırlarını aşmıştır ve ceza yargısının soruşturma alanına girmektedir. Cumhuriyet tarihimizin en ağır suçu işlenmiştir.”

Ne olacak şimdi?

 
Tarikat oyları AK Parti, Has Parti, MHP, BBP, DP ve SP arasında paylaşılıyor..

Endişeler farklı.. MHP Meclis’e girmezse, AK Parti’nin BDP karşısında elinin zayıflayacağını söyleyenler olduğu gibi, MHP barajı aşarsa ve AK Parti’nin oyları DP, SP, HAS Parti’ye giderse, AK Parti’nin anayasal çoğunluğa ulaşmaması halinde Anayasa değişikliğinin hayal olacağını ve demokratikleşme için bir 4 yıl daha bekleneceği endişesini taşıyanlar var..

Daha önce de yazmıştım. Seçim sürecince umutlar önde gidiyor, sandığa giderken korku faktörü öne çıkıyor.. İnsanlar kimi istediklerine değil, kimi istemediklerine bakarak, onun karşısındaki iktidara en yakın partiye yöneliyor..

CHP, MHP, BDP arasında gizli bir ittifaktan söz ediliyor.. Kendi adaylarının kazanamayacağı bölgelerden grub içindeki kazanması en yakın ihtimal olan adaya yöneleceği söyleniyor..

MHP’nin barajı aşamama ihtimali olduğu için, MHP burada en çok kayırılan parti durumunda olacak..

Türkiye’nin en kısa zamanda normalleşmesi gerek. Bu korku tünelinden çıkmak zorundayız.. Siyasi dengelerin de yeni bir anlayışla yeniden dizayn edilmesi gerekiyor..

%1 bile oy alamayan partiler var. Siyaset atomize oluyor. Nereden bakarsanız bakın %10’dan fazla oy bu partilerde buhar olup gidiyor..

Baraj kalkarsa, çok partili koalisyon ihtimali ortaya çıkıyor. Herkes iktidardan pay istemeye kalkınca istikrar kayboluyor.. İstikrarla adalet arasına sıkışıp kalıyoruz. Adalet yoksa istikrar da yok aslında.. İstikrarı sağlayamazsanız adaleti de koruyamıyorsunuz..

Siyasetin toplumun bütününü kucaklaması gerekir. İktidarı da muhalefeti de aslında bu işin birer parçasıdır. Ama bugün durum çok farklı, taraflar birbirini tehdit, adeta düşman olarak görüyor. Taraflar ülkeyi ve toplumu ötekinin elinden kurtarmaya çalışıyor sanki.. Savaş stratejisi ve taktikleri uygulanıyor..

Bir ülkenin yöneticileri böyle ise orada halk ne haldedir diye düşünmeden edemiyor insan..

“Batılın tasfiri saf zihinleri idlal eder” diye bir söz vardır.. Bazı şeylerin “şuyuu vukuundan beter”dir.

Birisi kendisine oy vermeyeni tekfir noktasına vardırıyor işi, bir başkası, bir partinin sempatizanlarının bile kendi, tercihlerini gözden geçirme gereği duydukları skandalların ardından cemaat adına, birtakım siyasi mülahazalar adına o partiye destek çağrısı yapabiliyor.. Bir başkası DP’ye destek verebiliyor.. Bir başka grub iktidardan yana tavır koyuyor..

Bunların hepsi de dindar topluluklar.. BDP’yi destekleyen grublar bile var.. Peki kendi aralarında istişare ya da şûra gereği duyuyorlar mı? Ya da birbirlerinin tercihlerine saygı duyuyorlar mı? Bana kalırsa, siyasi ilişkiler ve para ilişkileri konusunda geleneksel cemaat yapısı çok ciddi bir şekilde yara alıyor. Kimse de bu işten kendi nefsini sorumlu tutmuyor, herkes ötekini suçluyor.

Keşke demenin bir anlamı yok da ben SP, HAS Parti ve BBP’nin, neden ittifak yapmadıklarını ya da en azından neden BDP gibi bağımsız aday göstermediler bilmiyorum..

Din adına siyaset konusunda bu kadar farklı argümanlar üretilmesi, farklı tercihlerin kavga boyutuna vardırılması din ve dindarların imajı, inanılırlık ve ciddiyetini ciddi bir şekilde gölgeliyor..

Müslümanlar arasındaki ihtilafı bile çözemeyen bir din anlayışı, başkalarına güven vaat edebilir mi? En azından merkezdeki birilerinin bir ağırlık merkezi olarak birbirlerinin varlık ve meşruiyetini kabul etmeleri gerekmez mi? Sonuçta farklılaşabilirler belki ama kaynak ve dayanakları ile bu sonuca ulaşırken kullandıkları yöntem hakkında bilgi vermeleri gerekmez mi?

Sonuçla ilgili çok fazla kaygı taşımıyorum.. Sadece bu süreçte akıl ve sorumluluğumuzun gereklerini yerine getirip getirmediğimizle ilgili bir sorunum var..

Sonuç, kaderle ilgili.. Bize hayır gibi gelende şer, şer gibi gelende hayır olabilir. İmtihanımız neyi gerektiriyorsa, ya da toplumun liyakatı neyse o olacak.. Sonuç bize göre iyi de olsa, kötü de olsa, ne olursa olsun, biz eğer akıl, adalet, merhametle davranmışsak karşılığını göreceğiz.. Yanlış yapmışsak da karşılığını göreceğiz..

Ben şunu söylüyorum: Allah cahil ve zalim bir kavme hidayet nasib etmez.. Adalet ve merhametle davranmıyorsanız, Allah, kendi adına size halka zulmedesiniz diye iktidar vermez, eğer tabii onlar bu zulmü hak etmiyorlarsa.. Biz birbimize karşı acımasızsak, başkaları bizim için nasıl “el emin” diyecek hiç düşündük mü?

Ha! Bu arada ayın 16’sında ezanın Türkçe’den aslına döndürülüşünün yıldönümü.. Dernekler, basın şimdiden hazırlıklarını yapsa, Mazlumder, Önder, Ensar, Diyanet çalışanları sendikaları, cami dernekleri, yerel media, kim ne yapabiliyorsa.. Selâm ve dua ile..

Tayyip Bey, Cuma namazı kılan Ülkücüyü dövdürdün mü?

İddia sahibi: Ahmet İskender.  
Gösterilen şahit: MHP eski Zonguldak milletvekili  İsmail Hakkı Parlak(Cerrahoğlu)
Bana aktarılan şudur:
12 Eylül ihtilalinin hemen öncesinde Numan Selimoğlu isimli  bir Ülkücü Cuma namazını eda etmek için Kasımpaşa’da camiye gider, lakin namaz bitiminde cami avlusunda “Kavmiyetçi köpek burada ne işin var!..” denilerek saldırıya uğrar ve kıyasıya dövülür.
Saldıranlar Milli Görüşün eylemci kanadı olan Akıncılardır.
Numan Selimoğlu yara bere içinde kendini Ülkücü Gençlik  Derneğine atar.
Şişli-Kasımpaşa ÜGD Başkanı o dönem İsmail Hakkı Parlak (Cerrahoğlu)’tır.
İsmail Hakkı Başkan Numan Selimoğlu’ndan olayı dinledikten sonra yanındaki gençlere  döner ve şu talimatı verir:
- “Çabuk Akıncı önderi olan omuzu önde yürüyenTayyip’i bulup getirin!”
Talimat yerine getirilir ve Tayyip Erdoğan bir odaya
alınır.
İsmail Hakkı Parlak (Cerrahoğlu) Erdoğan’a ibadet için camiye giden Numan Selimoğlu isimli Ülkücüye neden saldırdıklarının hesabını sorar.
Bana isim verilerek  ve yemin edilerek aktarılan bu olay doğru mu yanlış mı bilmiyorum ama şayet doğru ise Tayyip Erdoğan’da var olan gerçek Ülkücü kininin özel bir sebebi bu şekilde ortaya çıkmış oluyor.
Ha Sayın Erdoğan böyle bir şey olmamıştır derse, sütunum açıktır ve açıklamasını aynen yayınlayacağım.
Sütunumu böyle bir iddiaya açmamın nedeni ise daha önce bu sütunda yazıldığı gibi aynı günlerde benim de benzer bir olayı yaşamış olmamdır.
Evet bu satırların yazarı da Fatih Camiinde yine bir Cuma namazı edası sonrasında saldırıya uğramıştır.
Saldıranlar yine
Akıncılardı.
O dönem Fatih ve hatta İstanbul’da Ülkücü hareketin içinde olanlar bilir, Metin Yüksel isimli şımarık bir Akıncı önderi, Nevşehir Yurdunda kalan Ülkücüleri camiye sokmak istememesi sonucu çıkan kavgada ölmüş ve ondan sonra Akıncılar bütün İstanbul camilerinde tabir yerinde ise ülkücü avını başlatmışlardı. Dolayısı ile Fatih Camiinde benim de başıma gelen bir olayın benzerinin Kasımpaşa’da olmasını mümkün gördüm.
Bu sahneyi gördükten sonra hangi iman ve idrak sahibi Ülkücü AKP ve Tayyip Erdoğan’a oy verir?
Türk Milletine mensup olmayı kavmiyetçilik olarak gören ve sunan bir anlayışa değil bir ülkücünün, kendini Türk gören birinin oy vermesi bile akıllara ziyan bir hadisedir.

KÜFÜRBAZ POLİSLER
Kılıçdaroğlu’na söven polisler!
İstanbul’dan okuyucum Abdurrahman Aksoy’un aktardıklarını sunuyorum.
Yer: Üsküdar-Bağlarbaşı.
Abdurrahman Bey alışveriş için mini bir markete uğrar.
Tam o esnada üniformalı 4 genç polis memuru da markete girer .
Mini marketin bir kenarındaki küçük ekran televizyon o esnada açıktır ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun mitingini göstermektedir.
Polislerden esmer olanı Kılıçdaroğlu’na açıktan sövmeye başlar.
Bu sövgüye uzun boylu olanı da katılır.
Bir tanesi, “Durun başımızı derde sokmayın” diye müdahale eder.
Okuyucum Abdurrahman Bey bu müdahaleden de cesaret alarak “Siz devletin polisisiniz, bu şekilde devlet büyüklerine küfür edemezsiniz. Sizi şikayet edeceğim” der.
Polisler koro halinde, hadi karakola gidelim, kim haklı çıkar gel gör derler.
Sonuç mu?
Market sahibi tam o esnada Abdurrahman Aksoy’un kulaklarına şunları fısıldar:
- “Beyim delirdiniz mi, karakola giderseniz sizi Ergenekoncu yaparlar.”
Abdurrahman Bey hüzün ve çaresizlik içinde başını öne eğer ve yürür de yürür!
İşte Türkiye’nin getirildiği nokta budur..Bu ülke müstakbel başbakan adaylarına açıktan söven polisleri bugüne kadar hiç ama hiç
görmedi!

TÜRK DÜŞMANLARI
AKP’li Keçiören Belediyesinde Türklüğe savaş ilanı
Adı: İsmail Erçelebi.
Keçiören Belediyesinde MHP Grubunun Başkanı.
İsmail Bey’in gönderdiği e-maili sunuyorum:
Muhabir göndertip inceletebilirsiniz, Keçiören’in AKP’li Belediye Başkanı Mustafa Ak uzun yıllardır Belediye Meclis Salonunda bulunan “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazısını, “Bu ırkçılık ve kavmiyetçiliktir” diye kaldırttı.
Vay, vay, vay!..
Görüyor musunuz Türklüğe olan kin ya da hıncı!
Cevap istiyorum Ey AKP’li Başkan neden kaldırdın o yazıyı?
Yine cevap istiyorum ey ilgililer Türklüğe savaş açan bu adam suç işlemiş olmuyor mu?
Ve Türklüğü için ölmeye hazır olan eyy Keçiörenliler bunun hesabını sandıkta sormayacak mısınız?

UYARMASI BENDEN
Masum Türker, dikkat dikkat!..
Masum Türker benim eski gazeteci arkadaşım.
Kendisi defalarca bana teşekkür ederek anlattığı için açıklıyorum; onun mebus olmasında büyük payım varmış!
Ben onu 1999 seçimleri öncesinde TGRT’de yaptığım Alternatif Programıma Abdullah Gül ve Fehmi Koru ile birlikte konuk ettim ve Masum Bey de o programda Ecevit’i sahiplenmişti.
Masum Bey’in aktardığına göre meğer Ecevit bizim programı izlemiş ve ertesi gün kendisini evine davet ederek milletvekilliği önermiş.
Buradan hareketle Masum Bey’le arkadaşlığımızın farklı boyutlarının olduğunu söylemeliyim ancak bu durum onu ikaz etmemize engel değil.
Masum Bey yiğittir, namusludur ve büyük bir vatanseverdir, lakin bu kampanya döneminde yanlış şeyler yapıyor.
Mesela ne mi?
AKP için tek olumsuz bir söz etmezken habire CHP’yi dövüyor!
Tamam şahsi kırgınlık olabilir, Masum Bey kırgınlığa sebep olan konuda haklı da olabilir ama söz konusu vatan ise o ayrıntılar teferruattır...
Aslına dön Sevgili Genel Başkan!

Pislik yapma, kâfi!

Hanımefendi “onur sınavı”ndan bahsediyor. Bu sınavı vermiş insanların rahatlığı ve pişkinliği içinde... BİR:
Bir internet sitesinin (Gazeteciler.com’un) “Ahmet Kekeç Nuray Mert’e namert dedi” değerlendirmesi gerçeği yansıtmıyor. Bir de tutup “haftanın kaybedeni” ilan etmişler. Ben kimseye namert demedim. Sadece, “Mert dayanır...” diyen romantik arkadaşın, zımnen, Başbakan’a “namert” demiş bulunduğunu hatırlattım.
Başbakan’ın namert çıkışını diline dolayan eşhas, neden romantik arkadaşı görmüyor?
İKİ:
Nuray Mert, kendisine kol kanat geren Devlet Bahçeli’ye teşekkür etmiş.
Bana da bir teşekkür borcu olduğunu hatırlatmak isterim.
Konu siyaset sınıfına “intikal” etmeden 24 saat önce, bir televizyon kanalında, “hanımefendiye yönelebilecek maksadını aşan tepki ve yorumlara karşı tavrımı şimdiden koyuyorum” değerlendirmesinde bulunmuştum.
Meseleyi anlamadan kimin “kazandığına ve kaybettiğine” karar veren arkadaşlar, isterlerse arşivden bu kayıtlara ulaşabilirler.
Pazar gecesi de, yine bir televizyon kanalında, “Hanımefendiye yönelmiş, yönelebilecek herhangi bir baskı karşısında safımı seçiyorum, hanımefendinin söz söyleme hakkını savunuyorum” dedim.
Bu kayıtlara da arşivden ulaşılabilir.
Hayır, elbette Nuray Mert’ten teşekkür beklemiyorum. İnsan olsun...
ÜÇ:
Hanımefendinin söz söyleme hakkını savunurum ama yaptığı münasebetsizliği de yüzüne vururum. Bu da benim söz söyleme hakkımdır.
Bazıları muhalefet yapmakla belden aşağı vurmayı, iktidarın icraatlarını eleştirmekle pislik yapmayı birbirine karıştırıyor.
Hanımefendi de, “Dersim” göndermeli değerlendirmesiyle bu cürmü işlemiştir. Yani, pislik yapmıştır.
Hadi bir “Nazlı Ilıcak iyimserliği” kuşanıp empati yapalım ve “AK Parti, duble yollarla, bölgeye götürülecek şiddetin altyapısını hazırlıyor” sözünü mahut “güvenlikçi politikaların eleştirisi” sayalım.
Bu hükümeti mi güvenlikçilikle suçluyor Nuray Mert?
OHAL’i kaldıran, Kürtçe yasağına son veren, devletin 80 yıllık asimilasyon politikasını nihayete erdiren bu hükümeti mi güvenlikçilikle suçluyor?
Duble yollarla güvenlikçi politikalar arasında irtibat kurup bol keseden siyasi iktidara yüklenen hanımefendi, neden askeri politikaların yanlışlığına ilişkin tek satır yazmıyor?
Neden öldürülen PKK’lılara “leş” diyen komutanla ilgili yüksek volümlü bir çıkış yapmıyor?
Neden “Kürt jakobenizmi”ne toz kondurmuyor?
Neden “Kürtçe ezan” gibi saçmalıklara varan Kürt ulusalcılığının değirmenine su taşıyıp duruyor?
Kaldı ki, Kürt meselesinin güvenlikçi politikalarla çözülemeyeceğini söyleyen ve uygulamaya geçen ilk iktidar da, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, bu iktidardır.
Hiç utanmadı mı “mert kadın” bu değerlendirmeyi yaparken?
Hiç vicdanı sızlamadı mı?
Hiç Allah’tan korkmadı mı?
DÖRT:
Buyuruyor ki hanımefendi, “haksızlık karşısında susamam, susarsam dilsiz şeytan olurum.”
Ben de ona sustuğu haksızlıkları hatırlatıyorum.
Hükümetin duble yollarla götüreceği “muhayyel şiddeti” diline doluyorsun ve istikbaldeki haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmayacağını söylüyorsun da, “somut ve mevcut haksızlıklar” karşısında (yurt baskınları, molotof kokteyllerle yakılan öğrenciler, öldürülen din adamları, PKK tarafından tehdit edilen Kürt aydınları, emirle açılıp kapatılan kepenkler, vs...) neden susuyorsun?
Kaldı ki, bugün empatiyle baktığın “Silahlı Kürt Mücadelesi” konusunda vaktiyle neler söylediğin/yazdığın arşivlerde kayıtlı... Bir gün bu kayıtları yüzüne vurmazlar mı sanıyorsun?
BEŞ:
Muhalefetini yap... “Sivil dikta” laflarını şurda burda gezdir... “Dünün mücahitleri müteahhit oldu” de... Darbelerle hesaplaşmayı “ergen çocuğun babasına duyduğu tepkiye” benzet... Yandaş şımarıklığından bahset...
Pislik yapma!

Milletin anasını ağlatarak yurdu koruma görevi

12 Eylül Darbesi’nin lideri Kenan Evren sonunda savcılara ifade verdi. 31 yıl sonra da olsa olumlu bir gelişme.
“Yetmez ama evet” diyeceğimiz bir gelişme.
Evinde savcılara ifade veren Evren, 12 Eylül 1980’de yönetime Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 35’inci maddesine dayanarak el koyduklarını söylemiş.
Bakalım, ne diyor bu ünlü 35’inci madde:
“Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır.”
Bu madde hala yürürlükte, yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görevi bu maddeye göre hala aynı; koruyup kollamak.
Ancak vatanı ve cumhuriyeti korumakla küçük çocukları asmak, insanların makatına cop sokmak, her türlü işkenceye onay vermek, köy yakmak arasında nasıl bir bağlantı var anlayamadım.
Bu 35’inci maddenin kamuya açıklanmayan böyle hükümleri de var herhalde.
Vatanı, milleti koruma edebiyatının korkunçluğunu gösteren acı bir deneyimdi 12 Eylül.
Başımıza bela ettiği başta anayasası ve hukuk düzeniyle birlikte.
Bugün kavgamız hala bu anayasaya sahip çıkmak isteyen, ona dokundurtmak istemeyen zihniyetle aslında.
Susurluk’un kilit isimlerinden Ayhan Çarkın’ın ifadesi vatan ve millet korumak için yola çıkanların son durağını açıkça ortaya koydu.
Ünlü sanatçı Yılmaz Erdoğan’ın akrabası Namık Erdoğan’ın uyuşturucu tacirlerinin izini sürerken Haluk Kırcı’ya rastlaması sonucu devletin polisleri tarafından öldürüldüğü ortaya çıktı.
Kendi vatandaşına cop sokan, kendi uyuşturucu tacirine sahip çıkmak için kendi vatandaşını polisine öldürten bir devlet anlayışı.
80 yıl sonra geldiğimiz nokta buymuş açıkçası.
Güneydoğu Anadolu’da öldürülen 17 bin 500 cinayetten söz etmiyorum bile...
Sahip çıktığınız vatan böyle bir vatan aslında.
Polisin katil, vatandaşın av olduğu bir cumhuriyet.
Gerçek korku cumhuriyeti bu aslında.
Şimdi bu cumhuriyetin dikişleri attı, pislikleri bir bir ortaya dökülüyor.
Koca koca generallerin kendi camilerini bombalama, müzede çocuklara pusu kurma, kendi jetini düşürme gibi planlar yapıp hayata geçirdikleri ortaya çıkıyor.
35’inci maddeyi hayata geçirebilmek için Dağlıca, Aktütün gibi karakolların basılmasına en azından göz yumulduğu, gencecik çocukların vatan uğruna göz göre göre ölüme gönderildikleri anlaşılıyor.
Çünkü onlar toprağı istiyorlar, üzerinde yaşayan insanların mutluluğuyla ilgileri yok.
Önce karıştırıp sonra el koymaya alışmışlar.
Ergenekon ve Balyoz davalarında foyaları ortaya çıkınca sudan çıkmış balığa döndüler.
Anamızı ağlatmak istiyorlardı ama bu kez hevesleri kursağında kaldı ama bu hevesleri bitti anlamına gelmiyor.
Onun için hep teyyakuzda olmak gerek.
Çünkü Susurluk’ta yaptıklarını şimdi Ergenekon ve Balyoz’da yaptılar.
Susurluk’u rahmetli Erbakan’ın ‘’Glu glu dansı’’ lafını kullanarak devletin kirliliğiyle müca
deleden laikliğe sahip çıkma eylemine dönüştürmeyi başarmışlardı. Işık yakıp kapama eylemlerinde askeri lojmanların başı çektiğini hatırlayın yeter.
Şimdi de bu davaların itibarını yok etmeye çalışıyorlar.
Susurluk’tan bu yana değişen bir şey yok aslında, onlar devletin kirli ve karanlık yüzüne sahip çıkıyorlar, onu koruyorlar.
Fenerbahçe’nin altın yılı oluyor
Kadınlar ve erkekler voleybolda, kadınlar basketbolda, futbolda gelen şampiyonluklara bir yenisi eklensin beklentisi içindeyiz.
Erkekler basketbolda da şampiyon olursa, Fenerbahçe 5’i bir yerde takmış olacak.
Fenerbahçe Spor Kulübü unvanının süs için konulmamış olduğunu gösteren bir gelişme bu.
Ayrıca her yaştan çocuk ve gencin yetiştiği yelkenden yüzmeye kadar branşları saymıyorum.
Buralara yapılan yatırımı şampiyonluktan daha değerli görüyorum.
Buralardan ileride Türkiye’nin Avrupa şampiyonu genç sporcular yetişeceğine inanıyorum.
Bu kadar başarının kıskançlığa yol açması normal.

Kılavuzu Demirel olanın...

 
Neyse, İlhan Kesici yakasını iyi kurtardı, ama yine birileri gitti, yerine DP’ye genel başkan olması düşünülen iki isim CHP’de yer aldı.

Haberal ve Batum.. “Batum’un kaseti var” diyorlar, “Siyasette acemi” diyorlar ama, namaz da kılan bir derin adam, Haberal. Aylarca hastanede yattı. Kımıldatılamaz diyorlardı, adam seçilirse, hemen Ankara’da bir törene katılacak. Dahası var; seçilirse, “Seçimlerden sonra Kılıçdaroğlu’nun yerine genel başkan olacak” deniyor.. Kılıçdaroğlu kendi celladını sırtında taşıyor yani.. Ee.. Bu alem böyledir..

Ergenekon’un vekili CHP gidiyor, Ergenekon CHP’yle bütünleşiyor.. Kılıçdaroğlu da buraya kadar. İşi bitti..

PKK ile BDP arasında nasıl bir ilişki varsa sanki CHP ve MHP’nin de Ergenekon’la öyle bir ilişkisi var gibi. Birkaç adım geride MHP ve CHP’yi dizayn edenler, hatta BDP’yi dizayn edenlerin ayak izleri birbirine karışıyor sanki.

CHP’nin yeni milli şefi, sanki Demirel gibi.. Demirel’in CHP ile ilişkisi, Gülen’in AK Parti ile ilişkisinden daha özel ve derin.. İslamköylü Nurlu Süleyman, Morisson Süleyman gitti, “Çoban Sülü” geri geldi.. Aslında değişmeyen asıl kimliği “Morisson Süleyman” sanırım.

DP’ye genel başkan yapılmak istenen Batum ve Haberal gibi isimlerin şimdi niye CHP’ye gittikleri daha iyi anlaşılıyor..

CHP yeniden dizayn ediliyor.. Bu süreçte de kasetler devreye giriyor.. “Yeni CHP” ABD’ye daha yakın bir çizgide. Parti içinden buna isyan edenler yok değil, mesela Canan Arıtman gibi.. Ama kim dinler ki! İş yukarıdan bağlanmış. The Economist’in CHP’yi destekleyen yorumları boşuna değil yani.. İsrail, İngiltere ve ABD’nin belli lobileri CHP’nin küme düşmesini istemiyor.. Onun için Koç icazetli Kıraç devreye giriyor. Onun için Sarıgül bir anda hidayete ererek yuvaya geri dönüyor.. Sürece yapılan ani müdahale, birtakım kanaat önderlerinin yönelişlerini gözden geçirmelerine sebeb oluyor.. MHP’nin seçim sonrası yeni patronu gün saymaya başladı bile.. MHP’yi dizayn etmek isteyenlerle CHP’yi dizayn etmek isteyenler aynı! Seçimlerde CHP, MHP, BDP derin ittifakının, dayanışma koalisyonunu devreye sokanlar da aynı çevreler..

Bana göre kasetlerin adresi bu anlamda belli.. O çevrelerde işin hukukilik ya da ahlakiliğinin pek de bir kıymeti yok.. İşe yarıyor, bir fonksiyon icra ediyorsa, gerisine baktıkları yok..

Bu arada kaseti çıkanları unutun, asıl iş, kaseti olup da, ikaz edilerek hizaya getirilenlerde.. Birilerine bu adamlar gösterilip, ötekilerine “uslu dur, söz dinle, ayağını denk al” diye talkın veriliyor olabilir..

Hüsamettin Cindoruk, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Özer Çiller, Hüsamettin Özkan hepsi aynı takımdan. CHP’lilerin oy vermeleri istenen Demirelci isimlerin bazılarının adı internete düştü. İstanbul’da Aydın Ayaydın, Ankara’da Sinan Aygün, Bülent Kuşoğlu, Aylin Nazlı Akat, İzmir’de Aytun Çıray, Turgay Bozoğlu, Bursa’da Turhan Tayan, Aydın’da Metin Lütfi Baydar, Zonguldak’ta Neriman Posbıyık, Adana’da Ümit Özgümüş, Karabük’te Mustafa Eren, Aksaray’da Mahmut Öztürk, Van’da Zahir Kandaşoğlu, Batman’da Faris Özdemir. Başkaları da vardır.. Tabii bu listeye Haberal ve Batum’u da eklemek gerek..

Sahi Baykal’ın bu çatı altında hâlâ işi ne? Herhalde başka yere gitmesin, gözaltında bulunduralım diye orada tutuyorlar. O da maşallah kuzu gibi bekliyor..

Neyse, geçmiş olsun, böylece CHP’nin defteri de dürülmüş oluyor. CHP’den artık ne köy olur, ne kasaba.. Demirel’in gölgesinde ot bitmez.. CHP artık iflah olmaz.. Hele bir de Cindoruk gelseydi!

Böylece halka tamamlanıyor.. Bayar ve Menderes nasıl CHP’den ayrılıp DP’yi kuruyorsa, bugün de tekrar Demirel, Haberal ve arkadaşları CHP’ye geri dönüyor, çevirim tamamlanıyor..

Vatana millete hayırlı olsun.. Demek ki, bu iş buraya kadarmış..

Başbakan İstanbul mitinginde ne diyordu: Kılavuzu karga olanın..

Haberal’ı, Alan’ı listesine alanlara bir bakar mısınız. Ya hu bunlar Meclis’i kapatmak, milli iradeye el koymak suçlaması ile yargılanmıyorlar mıydı? Ve siz onları milli iradenin istinatgahı bir yere alarak ne yaptığınızın farkında mısınız? Gerçekten bu insanların bu adamlara oy vereceğine inanıyor musunuz? Bu adamlara oy verenler milli irade cellatlığı ile suçlanan birilerine oy verdiklerini biliyorlar mı? Ama karar sizin. Buyurun sandık burada. Ülkenin, milletin ve kendinizin geleceğini emanet edeceğiniz insanlar seçiyorsunuz..

Selam ve dua ile..

MHP, Diyarbakır'ı hiç anlamamış

Dün Devlet Bahçeli nihayet kazasız belasız Diyarbakır’da konuştu. Konuşması MHP’nin seçimlerde neden baraj kaygısı yaşadığının özeti gibiydi. 16 yılda bir Diyarbakır’a giderseniz olacağı buydu belki de. Meseleyi aş ve işe indiren Devlet Bahçeli ne yazık ki aktif bir siyasetçi olarak Kürt sorununu, Güneydoğu’nun huzursuzluğunu hiç anlamamış. PKK nedir, BDP ne ister, bölgede yılların gerilimi ne üzerine kurulu, hemen her şeyi görmezden gelen içi boş bir konuşma metnini Diyarbakır’da kürsüde okuyan Bahçeli statükonun bekçiliğinde nöbet tuttuğunu dosta düşmana gösterdi. CHP’nin hatayı görüp terk ettiği bu söylemi milim değiştirmeden tekrar etmek bırakın Diyarbakırlı seçmeni MHP’nin kendi tabanını bile mutlu etmez. Biliyorum fazla acımasız sözcükler bunlar ancak birimizin bunu Devlet Bahçeli ve ekibine kasetsiz bir şekilde söylemesi gerekiyor. Çelik bile değişti şunca yıldır, MHP cephesinde yeni tek bir sözcük yok. Bu seçim sandıktan çıksa da bu kafayla yakın bir dönemde koskoca bir hareket siyaset sahnesinden silinirse kimsenin kimseye kızmaya da hakkı yok. 


Kuzey’in ulusalcı oğlu!
Volkan Konak’a atılım içindeki TNT kanalından bir teklif gelmiş. Fena bir teklif de değil, 10 program için 2 milyon lira teklif etmişler. Gazetelerin yalancısıyım; Volkan Konak, Amerikan kanalı diye teklifi reddetmiş. Bu kadarla kalsa iyi haberin altında Volkan Konak’ın daha önce Pepsi’nin teklifini de benzer bir nedenle reddettiği notu da var. Bu devirde böyle bir gerekçe ile bir kanala program yapmamak da mümkünmüş demek ki? Kusura bakmayın ama bu, kof bir ulusalcılık. Neyse ki artık o içimize hapsolup ‘Yerli Malı Haftası’nı kutladığımız günlerde yaşamıyoruz. Ulusalcılık tanımını ABD’li markalar üzerine kurarsanız birisi de kalkıp Volkan Konak’a “Elindeki gitarın markası ne” diye sorar? “Şarkı söylediğiniz mikrofonu bir Türk firması mı yapmış” deyiverir… “Kot pantolonun markası nedir” konusuna girmiyorum bakın… Diyeceğim o ki artistlik olarak iyi olsa da pratikte zor uygulanacak bir ulusalcılık modelidir bu… Altında kalırsınız.

Başbakan sonuna kadar haklı
Pazar gecesi Mehmet Ali Birand’ın yüzünde güller açarak gerçekleştirdiği Başbakan’la söyleşisinde konu bir kez daha Korgeneral Engin Alan’ın protokole gelen Başbakan’ı iplememesine geldi. Korgeneral’in oturduğu yerden kalkmamasına Başbakan kızmakta, hiddetlenmekte sonuna kadar haklı. Bir ülkenin başbakanına yapılan saygısızlık bütün bir ülkeye de yapılmış bir saygısızlıktır. Bir komutanın böyle davranmasına rağmen silah arkadaşları tarafından sahiplenilmesi ise ayrı bir skandaldır. Engin Alan’a yeni görev verilmemesi, hatta emekliye sevk edilmesi de doğru bir tasarruftur. Bir asker politikaya hevesleniyorsa önce üzerindeki o üniformayı çıkarmalı. Bakınız Osman Pamukoğlu… Bütün bu “Başbakan haklı beyler” resmini bozan çok küçük bir teferruat var; o da şu ya da bu nedenden dolayı Engin Alan’ın cezaevinde olması. “Abartma Cüneyt, bir tek Korgeneral Engin Alan değil 30 general daha tutuklu” derseniz, ona da diyecek sözüm yok bakın…

Nostradamus Cüneyt anlatıyor
Gelin zaman makinesini çalıştırıp, bir hafta ileriye gidelim. 14 Haziran 2011’de ne konuşuyor olacağız, gözümüzde canlandıralım: Nihayet aylar süren gerilim bitmiş, seçim sonuçları artık açıklanmış olacak. Biz gazeteciler kim hangi bakanlığa getirilecek totosunu oynamaya başlayacağız. Milletvekili seçilenler Ankara’da ev bakmak için mazbatalarını almış geliyor olacaklar. Başbakan ‘Köşk’e çıktı, indi Meclis’te yemin edildi, güvenoyu alındı, Meclis başkanı seçildi derken yaklaşık bir ay içinde Meclis alelacele açılıp sonra ekime kadar tatil nedeniyle kapanacak. CHP’de ise her halükârda kazan kaynıyor olacak. Muhtemelen apartopar bir kurultay süreci başlayacak. Antalya’da ve İzmir’deki (bence) sürpriz sonuçlar karşısında Baykal ve ekibi bayrağı açacak. MHP’de uyuyan ülkücü internetçiler uyanıp, kaset yayımlamaya devam edecekler; onlar da MHP’yi kurultaya zorlayacaklar. Yani haftaya biz AKP’yi değil CHP’yi ve MHP’yi konuşuyor olacağız. Eğer 9 Haziran’da yeni bir Ergenekon operasyonu başlayacak diye manşet atan Cumhuriyet gazetesinin haberi doğru çıkarsa eski Genelkurmay Başkanı dahil ünlü paşalara yönelik operasyonlarda tutuklama kararlarını ağzımız açık izleyeceğiz. BDP’lilerin Meclis’teki sandalye sayısı 30’u aşacağı için sesi daha net ve gür çıkacak. Asıl kıyamet PKK meselesinde kopacak. Bu hengamede görünen o ki hükümet kanadından konuyla ilgili yeni açıklama gelmeyecek. Böyle olunca da Öcalan her zamanki gibi “O zaman ben yokum” diyecek. Terör yeniden başlayacak. Yani söylemek istediğim; biz, şu anda sanki hiç bitmeyecek bir seçim sürecine konsantreyiz ancak çok değil haftaya kapının önünde bizi yeni bir ‘çatışma ortamı’ bekliyor. Biz gelecek hafta bunlarla uğraşırken elbette Ahmet Davutoğlu çoktaaaaan uçağına atladığı gibi soluğu Ortadoğu’da bir ülkede almış olacak. Yeni hükümet için bir yaz şarkısı besteleyebiliriz. Bu sefer ilk mısra benden: İçeride büyük sorun, dışarıda sıfır problemiz. Aynı yazın yeliyiz biz!

Yüksek Gerilim... Gerçek yüzleri gözler önüne sermek!

 
Okuyucularımdan binlerce mesaj var; mesele Beyaz TV’deki Yüksek Gerilim adlı programdaki tartışmamız...

Buna tartışma denmez aslında; Mehmet Faraç adlı, Cumhuriyet’ten “tazminatsız”, CHP idaresinden ise “hakaretamiz” bir şekilde atılmış bir “Parti Üyesi- Gazeteci”nin CHP’ye yönelik eleştirilerimiz üzerine, “CHP seni niçin böyle kudurtuyor” yollu iğrenç lafına cevap vermek gerekti.

Ki, “mağdura kimliği sorulmaz” umdesinden hareketle, Mehmet Faraç’a yapılan “adiliği” protesto etmiş bir gazeteci olarak, yaptığımız sadece “aynıyla mukabele” oldu.

Bundan sonrasında, Mehmet Faraç’ın “Ergenekon usulü” küfürleri çıkınca sahneye...

Aynı çizgideki Özcan Yeniçeri ile “baş başa” kalsınlar, seçim öncesindeki son programda “koalisyonlarının” tadını çıkarsınlar diye program arasında, “gece”nin son yarım saatini kendilerine bıraktık.

Ve sonradan izledik ki koalisyon tıkır işliyor.

Her ikisi de, “Serdar’ın olmadığı ortamda bak ne güzel konuşuyoz” kıvamında.

Şimdi...

Okuyucumuzun mesajlarına gelelim;

Ağırlıklı olarak “küfürlerine küfürlerle” karşılık vermediğim, o seviyeye inmediğim için “takdir” ifadelerinin öne çıktığı mesajlar var.

Bir grup CHP’li “CHP’yi topyekün darbeci” ilan etmiş olduğum iddiasıyla “Cumhuriyet’i kuran parti hakkında nasıl böyle söylersin” kıvamında yazmış.

Ve bizi destekleyen dostlarımızın “takdir” ifadelerinden sonra, “Bu tür adamlarla çıkmasın daha iyi” yollu mesajları...

Burası çok önemli;

Çıkmalı mıyım, çıkmamalı mıyım?..

Doğrusu bu konuda net değilim; bugüne kadar karşılarında sıkıntıdan sıkıntıya giren muhafazakarlar görmeye alışmış olan güruhun gerçek seviyelerini göstermek bakımından faydalı olduğunu da düşünüyorum, ne kadar dikkat edersen et “seviye kaybına” uğramaya mani olmanın imkansızlığından dolayı “zararlı” olduğunu da...

Bunların içinde seviyeleri olanları var mıdır; o da meçhul!..

İşte; koca baro başkanı ile Cumhuriyet’in sözde seviyeli bir yazarı, “içki kısıtlaması” tartışılırken...

“Baro’da ve Cumhuriyet gazetesinde içki sınırlaması var mı yok mu?” diye sorduğumuz için seviyeyi ne hale getirdiler...

Ve bir CHP vekilinin kızı olan “sunucu” da nasıl tarafgir davrandı.

“CHP’nin kusurları ile yüzleşmekten” imtina eden, CHP’ye ve o tarafa yönelik en ufak bir eleştiriye bile “kırmızı görmüş inek” (Ki bu söz de bana ait değil, Beyaz TV’deki programda şahsıma yöneltilmiş ve ayniyle sahibine iletilmiş bir kalıp) alınganlığı ile yaklaşanda hangi seviyeyi bulacaksın?..

¥

Ha bu arada; mutlaka dikkatinizi çekiyordur...

“Militan sol”un televizyonlarında, gazetelerinde “Dindarlara” aşağılık ifadelerle saldırılır, saldırıya uğrayanlara asla “cevap hakkı” tanınmaz.

Beyaz TV ise millî ve manevî değerlere sahip bir ekip tarafından idare edilen bir kanal olarak, “her görüşe” hiçbir kısıtlama uygulamadan, hatta “misafire hürmet” hassasiyetinden hareketle biraz da “pozitif ayrımcılık” yaparak alabildiğine söz hakkı veriyor.

Mesela, “moderatör”ümüz Sayın Faruk Mangırcı, bu prensibe saplanmış kalmış gibi görünüyor.

“Daimi konuklardan” birinin hakaretine müdahale etmeyerek bizi “aynıyla mukabele” etmek durumunda bırakması bence “aşırı” hassasiyetinden kaynaklanıyor!..

Hatırlarsınız; Sayın Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde, bunların takımından bir adamın programına çıkmış..

Kendisine “Sizin laiklik meselesine nasıl baktığınızı gösteren kasetlerimiz var” dendiğinde, “Bu tavır ahlaki değil, programının içeriğini başka veriyorsunuz, karşıma başka şeyler çıkartıyorsunuz” tepkisini vermişti.

Ondan sonrası mı; Erdoğan’ın “Böyle yaparsanız programı terk ederim” şeklindeki sözlerine o takımın önde geleni tarafından verilen “Siz bilirsiniz!” karşılığı!..

Erdoğan’ın stüdyoyu terk edişi!..

Yarın öbürgün Allah muhafaza bir Ergenekon Koalisyonu kurulsun, gör bak adamlar çirkinliklerini nerelere vardırıyorlar?!.

Yine hatırlayacaksınız;

Melih Gökçek-Kemal Kılıçdaroğlu tartışmasında, o takımın önde geleni meslek ahlakının gereği olan “objektifliği” bir kenara bırakmış...

Resmen “taraf” olmuştu!..

Neyse; onlara her türlü tavır yakışır.

Onlar belki her türlü hakarete layıklar ama bizler her türlü hakareti etmeye “layık” insanlar değiliz!..

Oyum neden Has Parti'ye?

Düzenli olarak köşe yazarlığına başladığım 1994 yılından bu yana her seçimde hangi partiye oy vereceğimi açıklıyorum. Köşe yazarları olarak, hemen her siyasi konuda yorum yapıyor, okurlarla fikirlerimizi paylaşıyoruz.

Seçimde kime oy vereceğimi açıklamayı da yorumculuğun bir gereği sayıyorum. Bu seçimde, ilk kez kararsız kalmamın nedenlerinden geçenlerde söz etmiştim. Fakat sonunda oyumu Has Parti'ye vermeye karar verdim. Neden?
Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin, çok-partili düzene geçilmesinden bu yana Türkiye'nin en başarılı hükümeti olduğu konusunda en küçük bir tereddüdüm yok. AKP bu nedenle 12 Haziran seçimlerinde üçüncü bir dönem için iktidara geliyor. Bunun için benim oyuma hiç ihtiyacı yok. Ama AKP iktidarının ve Sayın Başbakan'ın önümüzdeki dönemde uyarılara ve eleştirilere çok ihtiyacı olacağını düşünüyorum. AKP hükümetinin en çok uyarılmaya ve eleştirilmeye ihtiyaç duyduğu konulardan biri, kalkınmayı bir araç değil amaç olarak gören anlayışı. "Ne pahasına olursa olsun kalkınma" anlayışıyla, ülkemizin en kıymetli varlığı olan doğasının tahrip ve talan edilmesine, insan sağlığının hiçe sayılmasına izin vermemeliyiz.
Türkiye'nin her şeyden önce doğayı ve doğal hayatı savunan, güçlü bir Yeşiller Partisi'ne ihtiyacı giderek büyüyor. 2008'de kurulan, eşsözcülüklerini Ümit Şahin ve Yüksel Selek'in yaptığı, Türkiye Yeşiller Partisi, ne yazık ki, henüz yeterli sayıda ilde örgütlenmeyi başaramadığı için seçime giremiyor. Seçime katılan partiler arasında, birçok başka konuda olduğu gibi çevre konularında da görüşleri bana yakın düşen parti, geçen kasım ayında kurulan, başkanlığını Sayın Numan Kurtulmuş'un yaptığı Halkın Sesi Partisi (Has Parti). İktidar partisi sözcüleri, Fukuşima faciasına rağmen büyük bir aymazlık ve vurdumduymazlıkla, nükleer sanayinin lobicileri gibi konuşurken, Has Parti'nin söyledikleri bana özellikle takdire şayan görünüyor. Has Parti, 12 Haziran 2011 Seçim Beyannamesi'nde aynen şöyle diyor:
"Petrol ve doğalgazın rezervlerinin azalması ve fiyatlarının giderek yükselmesi, öte yandan su kaynaklarının da insanların kullanımına ayrılması tüm dünyayı nükleer enerjiye yöneltmiştir. Ancak risklerinin büyük olması, insanları tereddütlere sevk etmektedir. Bugün dünyada başta gelişmiş ülkeler olmak üzere birçok ülke enerji ihtiyaçlarını nükleer santrallerle karşılıyor. Nükleer santrallerin tarihinin ise insan, hatta tüm canlıların varlığını tehdit eden kazalarla dolu olduğunu biliyoruz. En son Japonya'da depremden zarar gören Fukuşima nükleer santralinden yayılan radyoaktif tehlike, dünyanın büyük bir bölümünü hâlâ tehdit etmektedir. Sadece kazalar değil nükleer santrallerin ürettikleri tehlikeli radyoaktif atıklar da canlı varlığı için tehdit oluşturmaya devam etmektedir.
Has Parti, insanı ve insanlığı öne alan bir siyasi partidir. Partimiz, insanlık için büyük bir tehdit olan nükleer santrallere karşıdır. Çünkü nükleer teknolojinin aslı barışçıl değil savaşçıldır. 'Hata payı' kitlesel ölümler ve kalıcı hastalıklar olan bir teknoloji kabul edilemez. İktidarımızda Türkiye'de nükleer santral kurulmayacaktır.
Ayrıca partimiz dünyadaki nükleer enerji karşıtları ile dayanışacak, nükleer santrallerin kapatılması ve sayıları on binleri bulan nükleer silahların ortadan kaldırılması için çalışmalar yapacaktır." (s. 49) İşte bunun için oyum Has Parti'ye.
Bu seçimde, benim gibi, hangi partiye oy verecekleri konusunda sıkıntı çekenler için bir yardımcı, "Oy Pusulası Türkiye 2011" adlı internet sitesi. Koç Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ali Çarkoğlu'nun başkanlığındaki siyaset bilimciler tarafından geliştirilmiş olan site, kullanıcılara, seçime giren 9 siyasi partinin temel konulardaki görüşleri ile (tamamen anonim tutulan) kendi görüşlerini karşılaştırma imkânı veriyor. Hangi partiye oy vermeniz gerektiğini söylemiyor, ama hangi temel konuda, hangi partiye yakın düştüğünüze dair fikir veriyor. (Bkz: www.oypusulasi.org)

6 Haziran 2011 Pazartesi

Apo’nun papazı, PKK’lıların domuzu... Türkiye’de bir ilk!

Hemen her hafta yaptığımız gibi, bu hafta da; “Türkiye gündemi”nden ve bu gündem karşısında Akit’in nasıl bir “tavır” takındığından söz etmek istiyoruz...
Sizler de biliyorsunuz ki;
Akit, “ilklerin gazetesi”dir!..
Türkiye’de “kamuoyunun konuştuğu” birçok konu ve “medyanın gündemi”ne giren birçok haber, “ilk” olarak Akit’te yer almıştır!..
TEKİN’İN KAYIP EVRAKLARI!
Geçen hafta da;
Birçok “ilk”e imza attık...
Meselâ, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’in; “Resmî evrakta sahtecilik”ten “2 yıl 6 ay hapse mahkûm” olduğu ve Yargıtay’da “karar” için bekletilen “dosya”sından “5 belgenin yok edildiğini” ilk defa Akit haber verdi.
Sadece “haber” vermekle kalmadık; “dosyadan belge eksiltilerek, Tekin’in mahkûmiyetine engel çıkarma girişimi”nin, bir “Kurtarma Operasyonu” olduğu yorumuna da yer verdik.
Görünen o ki;
“Dosyadaki evrakların eksikliği” gerekçesiyle, Gürsel Tekin hakkındaki karar “12 Haziran sonrasına” bırakılacak ve böylece Tekin’in “dokunulmazlık zırhı”na bürünmesi sağlanacak!..
Sizin anlayacağınız;
Sürekli “dokunulmazlıkların kaldırılması” edebiyatı yapan CHP’nin bir kurmayı, “dokunulmazlık zırhı” ile paçasını kurtaracak!..
CHP’nin, bir an olsun dilinden düşürmediği “AK Parti yandaşı yargı”(!) bunu yapıyorsa, varın “CHP’li candaşlar”ın neler yaptığını siz düşünün!..
Olayın sevinilecek tarafı şu:
İlk defa Akit tarafından gündeme getirilen ve muhabirimiz Kenan Kıran’ın ısrarla takip ettiği bu olay, bazı medya organları tarafından da ele alındı ve hiç olmazsa, “köşe yazıları”nda, “Tekin’i bekleyen tehlike”ye dikkat çekildi.
Bu da bir aşamadır...
APO, PAPAZ’INI BULDU!
Akit, geçen hafta bir “ilk”e daha imza attı ve “PKK elebaşı Apo” ile “bir Ermeni papaz”ın, son derece “samimi poz”larını yayınladı.
Açıkça ifade edelim;
Bu fotoğraf, “Türk basınında ilk defa” yayınlanmıştır... Bu fotoğrafı yayınlayan “ilk” gazete de Akit’tir!..
Ankara Temsilcimiz Yener Dönmez’i, bu “gazetecilik başarısı”ndan dolayı kutluyor, yeni başarılara imza atmasını diliyoruz.
Peki, bu “fotoğraf”ın önemi ne?..
Bu fotoğraf, hem “Apo’nun bir sözü”ne, hem de “PKK saldırıları”na açıklık getirmektedir.
Malûm, yine Akit; PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ın, Papa 2. Jean Paul’e mektup yazarak, “Aziz Peder!.. Hıristiyanlığa çok yakınım!.. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı, benim savaşımın ve düşüncelerimin merkezindedir” dediğini, daha önce gözler önüne sermişti...
İşte, kendisini “Hıristiyanlığa çok yakın hisseden” bir Apo’nun; “Ermeni Papaz”la çektirdiği fotoğraf, “bu yakınlığın belgesi” olmuştur!..
Bu fotoğraf “önemli”dir, çünkü;
İşte bu Apo, 2004 yılında yaptığı bir açıklamada, kendisini Hazreti İsa ile özdeşleştirdiğini belirterek, “PKK başlangıçta 12 kişiydi” ifadelerini kullanmıştı.
PKK ve siyasi uzantıları tarafından “Peygamber” ilan edilen Öcalan’ın yönettiği PKK’nın Kürtlere zorla İncil ve CD dağıttığı, almak istemeyenleri tehdit ettiği ortaya çıkmıştı.
Kendisini, PKK kamplarında “peygamber” ilân ettiren Apo’nun; başında bulunduğu örgüt tarafından “imam”lara ve son olarak da “Müslüman Kürt çocukları”nın kaldığı “İHL yurdu”na saldırıp, “çocukları cayır cayır yakmaya çalışması”na tepkisiz kalması, hayli manidardır!..
“Avukatları” kanalıyla, hemen her konuda “görüş” açıklayan Apo’nun; “çocukların diri diri yakılmak istenmesi”ne sessiz kalmasında; “Ermeni Papaz’la verdiği poz”un bir bağlantısı yok mudur acaba?!?..
Ve yine;
“PKK’lı teröristler”in, dağlarda avladıkları “domuz”ların derisini yüzüp, “etini yediklerini” ortaya koyan haber ve fotoğrafımızla, bu “saldırı”ların bir bağlantısı yok mudur?..
Malûm; “Müslüman”lar ve “Yahudi”ler, asla “domuz eti” yemezler...
Çünkü, “Müslüman” için, “domuz eti, haram”dır!.. Ama Hıristiyanlar, “domuz eti” yerler!..
Siz olsanız, merak etmez misiniz;
“Müslüman Kürt çocukları”na, sırf “İslâmiyet’i öğrenmesinler” diyerek, “domuzcasına saldırmak”la, yedikleri “domuz eti”nin ve Apo’nun “Papaz’la samimiyeti”nin bir rolü yok mudur?..
Ve son saldırı... Önceki gün; bu defa Diyarbakır’da, yine “İHL yurdu”na saldırmışlar ve binaya hayli zarar vermişlerdir!
Hele bir düşünün...
Çok iyi düşünün ve sorun;
Neden “Müslüman Kürt çocukları”nın kaldığı “İHL yurdu” yakılmak isteniyor ve neden “İslâmî kimlikleri”yle öne çıkan kişilerin “dernek”leri veya “büro”ları saldırıya uğruyor?..
Sormaya devam edin;
BDP Batman Milletvekili Bengi Yıldız, televizyon ekranlarında, İHL’ye niye “kin” kusuyor ve bu okulları niye “misyonerlik” yapmakla suçluyor?
O “fotoğraflara” tekrar bakın!..
UMRE İLE İLGİLİ AÇIKLAMA
Geçen hafta da dediğimiz gibi;
Bir yandan “haber”lerle meşgul olurken, bir yandan da “Umre kampanyamız”la ilgili hazırlıklarımız sürüyor...
Bu vesileyle, okurlarımızın kafalarında oluşan veya oluşması muhtemel bir “tereddüt” ihtimali karşısında, “zaruri bir açıklama” yapma ihtiyacı hissettik.
Bazı okurlarımız; “Umre çekilişleri”ne sadece “Akit’i bayiden alıp kupon biriktirenler”in mi, yoksa sadece “abone” olanların mı katıldığını merak ediyorlar.
Meselâ, Bursa’dan mektup gönderen Ali Rıza Ballı adlı okurumuzun, şöyle bir tereddütü var:
“Geçen yıl kupon gönderdik, çıkmadı... Bu yıl yine kupon gönderdik, yine çıkmadı... Biz gazeteye abone değiliz, ama devamlı okuyoruz... Acaba, noter huzurunda yapılan çekilişlere yalnızca aboneler mi katılıyor?”
Kafalarında bu tür “soru” ve “tereddüt” bulunan okurlarımız, kesinlikle “müsterih” olsunlar...
Çünkü, “noter huzuru”nda yapılan “çekiliş”lere; gerek “abone” olan, gerek “kupon” gönderen “tüm okurlarımız” katılıyor.
Hiç kimsenin “ayrıcalığı” yok, hiç kimseye, kesinlikle “imtiyaz” tanınmıyor.
Mevzuyu biraz açalım...
Son yapılan “çekiliş töreni”ne; gerek “abone” olan, gerek “kupon” gönderen yüzlerce okurumuz katıldı... Ama, ne yazık ki; hiçbirinin ismi çıkmadı...
Ve yine;
En çok “abone”mizin bulunduğu Gaziantep’ten; son çekilişe “tam 2 bin 200 abonemiz” katıldı...
Gelin görün ki; “2 bin 200 abonemiz”den hiçbirinin ismi kur’ada çıkmadı...
Bu, bir “çağrılma” meselesi...
Bu, bir “nasip” meselesi...
Kime “nasip”se, kim “çağrılmış” ise, çekilen “kur’a”da onun adı çıkıyor!..
Ki; çekilişe katılan okurlarımızın arasında; sadece “Umre’ye gidebilmek” için, “ilk defa Akit alan” çok yeni okurlarımız da var...
Dedik ya;
Bu bir “nasip” işi...
Nasip olunca, gidiliyor...
Uzun lâfın kısası;
“Son çekiliş”e, tam “47 bin 608 okuyucumuz” katıldı...
Bunların arasında; elbette “abone”ler de vardı, “kupon gönderen”ler de...
Ama, “Umre”ye gitmek, “100 okurumuz”a nasip olacak inşallah...
Herkes, gönlünü ferah tutsun...
Bu cümlelerle, bu haftaki “hasbihal”imize son veriyor, hepinize “saygı” ve “hürmet”lerimizi sunuyoruz...
Gelecek hafta buluşmak dileğiyle...

Cin Ali'nin seks furyası

06 Haziran 2011 Pazartesi 03:00
'Çarli'nin Kelekleri' filmini izlediniz mi?
'Ya ah deme oh de'yi?
İzlemediniz mi?
Peki ya, 'Tak fişi bitir işi, Öyle bir kadın ki, Parçala Behçet...'
Bunlar Türk sinema tarihine geçen seks filmlerinden bazılarıdır. Liste çok uzun.
Türk sineması 1970'li yıllarda televizyonun evlere girmeye başlamasıyla krize girdi. Sinema salonlarına seyirci bulamayan yapımcılar çareyi seks filmleri çekerek buldu. Erotik filmler Yeşilçam'a kısa bir hayat öpücüğü verdi. Dr. Cengiz Özdiker'in ifadesiyle, 'Sinemadaki bu seks furyası, ünlenmek için bir fırsat, daha çok film çevirme, daha sık başrol oynamak ve böylece gündeme gelmek, şöhreti yakalamak için bir avantaj olmaya başladı.'
Bu dönemde Ali Poyrazoğlu, Hadi Çaman, Salih Güney, Pekcan Koşar, Mete İnselel, Aydemir Akbaş, Bülent Kayabaş, Rüştü Asyalı, Turgut Özatay, Mine Soley, Seyyal Taner, Serpil Örümcer, Zerrin Egeliler gibi sanatçılar kamera karşısına geçti. Daha sonraki yıllarda bu seks filmleri furyasına katılanlar o günleri unutmak istediler.
Bu isimler arasında Mete İnselel'in hikayesi ise bambaşkadır. Seks filmleri furyasında ünlü olan Mete İnselel, sanat hayatına tiyatro ile başladı. Ferhan Şensoy'la birlikte Aya Maya Kumpanya Tiyatrosu adlı bir oluşumda yer aldılar. Sonra sinemaya geçti İnselel... Düşük bütçeli filmlerde, yardımcı erkek oyuncu rollerinde, aptal adam rollerini canlandırdı. Onlarca film içeren filmografisinde ağırlık seks filmleridir. Buna karşın ben onu 'Yaşar ne yaşar ne yaşamaz' filmindeki hazine avukatı ve Salako filminde kasaba berberinde tanıdım ve sevdim. Mete İnselel, geçinebilmek için seks filmlerinde oynamaktan gelen pişmanlığını dile getirmiş bir sanatçıdır. Ferhan Şensoy bunun canlı tanıdığıdır. Fakat asıl çarpıcı olan onun bu filmlerden kazandığı parayı tiyatroya yatırmasıdır. Kızı bir müzik dehasıdır. Muhtemeldir ki biricik kızını konservatuvara o şartlarda yollamıştır.
Mete İnselel kalp krizi nedeniyle çok genç yaşta hayatını kaybetti. Türk sinemasında bir dönemin; bu seks furyası hikayesinin Mete İnselel üzerinden anlatılmadı ve anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Geçinemeyen, seks filminde oynamak zorunda kalan, oradan kazandığı parayı da tiyatroya yatıran bir sanatçı portesi. Mete İnselel'in öyküsü bana çok şey anlatıyor. Türkiye üzerine belli kavramlar üzerine... Namus ve namussuzluk, alçaklık ve şerefli olmak bu zamanlarda siyah ve beyaz gibi...
Çok ama çok kolay ayırt ediliyor. Bu yazıyı neden mi yazdım?
Cin Ali'nin maceralarını yazacağım demiştim ya... İşte Cin Ali'nin bir macerası size... Namert bu Cin Ali... Nereden aklına gelir Türk sinemasının seks furyası dönemi?
Ve o seks furyası döneminden bir Mete İnselel portresi...

Planking

Buyur? Ne king ne king? Planking efendim, planking. Yeni bir protesto biçimiymiş. Facebook'tan mı, Twitter'den mi, hani kızlarla ilişki kuramayan yüz elli kiloluk "asosyal" hamburger şişmanlarının bilgisayar başında oturup "sosyalleştikleri" siteler var ya, onlardan birinden çıkmış.
Dünyada hızla yayılıyormuş. Hayırlı olsun. "Türkiye'yi de etkisi altına almış", Balkanlar'dan sarkan soğuk ve yağışlı hava kitlesi gibi.
Planking, "Rıfkı'yı" çekenin kaybettiği bildiğiniz King oyununa benzemiyor, ortada plan program falan da yok, bu eylemde yüzüstü uzanacaksın... "Kalaslama" diye tercüme edebiliriz, bir "plank" yani kalas gibi, döşeme tahtası gibi yatacaksın.
Bu kadar. Başka hiçbir şey yapmayacaksın.
Ayaklarını piyade eğitim talimatnamesinde belirtildiği şekilde birleştireceksin (topuğunu kaldırma, kurşunu yersin), kollarını da açmayacaksın, vücuduna yapıştıracaksın.
Bir süre öylece yüzüstü yatıp sonra da kalkacaksın.
Yatıp kalkarken "ay dizlerim tutuldu" diye ağlamamak için de genç olman gerekiyor.
Azıcık da bön tabii... Çağdaş yani...
Böylece birşeyleri "protesto" etmiş oluyorsun.
Eskiden "oturma grevi" falan vardı da, bunun "yatmalısını" keşfetmek için demek ki "siber âlemlerde" sosyalleşmek gerekiyormuş. (Birbirlerinden "kes yapıştır" yöntemiyle haber araklayıp sözüm ona yayın yapan uyanıkların kurduğu sitelere de "sosyal medya" diyorlar.
Biz de herhalde asosyal medya oluyoruz, eh, kilomuz da var maalesef...) Avustralya'nın Brisbane şehrinde genç bir kalas bu kalaslama eylemini yedi katlı bir binanın tepesinde yapmaya kalktı, düştü ve öldü.
Siz akıllı olun, eylemlerinizi "düzayak" yerlerde gerçekleştirin.
Örneğin, Haydarpaşa Garı'nda.
Geçen gün yirmi kadar twitter çocuğu yaptı bunu vallahi.
Çocuklar Türk ama örgütün ismi de yabancı tabii: "Planking and Dash"...
What the fuck...
Bu çocuklar bu eylemi Haydarpaşa Garı'na karşı niçin gerçekleştirmişler?
Herhalde şöhreti saman alevi gibi parlayıp sönmüş "Haydar Paşa'nın gelini Christine" adına (anaları yaşındadır) ya da ondan çok daha ünlü Kadriye'yi eleştirmek için değil.
Bilirsiniz, bu Kadriye çok kötü bir kızdır, Haydarpaşa Garı'nda herkesi tersler...
Çocuklar istasyona karşı yere yatmışlar, bir süre kalkmamışlar.
"28 Kasım 2010 tarihinde garın çatısının yandığını" belirtmişler. Hiç duymamıştık herhalde.
Belki de Tayyip yakmıştır!
Eee? Sonra?
Öncesi sonrası bu işte, garın çatısının yanmasını protesto ediyorlar. "Yapının en kısa zamanda eski haline kavuşturulmasını" istemişler.
Bu kadar.
Korkmasınlar, kimse garı yıkacak falan değil. Tamir çalışmaları da başladı bile.
Yok yok, garın otel yapılmasına falan karşı çıkmıyorlar, bunlar Aydın Doğan'ın yanında çalışmıyorlar. Öylesine eylem yapıyorlar.
Bu durumda bu eylem azıcık "haybeden" olmuş ama eylem eylemdir. Sağolsunlar.
Neyse ki ona buna yumurta atmaya kalkmamışlar.
Haklarıdır. Demokraside herkesin saçmalama özgürlüğü de vardır. İnanmayan Kılıçdaroğlu'nu izlesin.
Bu da haftanın sorusu: Kalaslar oylarını kime verecekler acaba?

Bu gazeteci neden durup dururken istifa etti

06 Haziran 2011 Pazartesi 03:00
New York Times'a yalan haberler yazdığı ortaya çıkınca gazetenin prestijini yerle bir eden Jayson Blair skandalı patladığında bu şehirdeydim. Gazete, pazar günkü baskısında tam dört sayfa özür yayımlamıştı. Metrolarda, parklarda, restoranlarda insanların birbirlerine gazeteyi gösterip uzun uzun hakkında yorum yaptığına şahit olmuş ve çok heyecanlanmıştım.
Heyecanımın nedeni, 2003'te hala bir gazetenin koca bir şehirdeki gücü, etkisiydi.
Genel Yayın Yönetmeni Howell Raines bütün sorumluluğu üzerine alarak istifa etti, yerine Bill Keller atandı.
Sekiz yıllık Keller dönemi ise geçen hafta bitti. Keller, kendi arzusuyla görevini bıraktı ve birkaç ay önce başladığı köşe yazarlığına yoğunlaşacağını söyledi. İşin ilginci, bir süre önce köşe yazmaya başlayan Keller'ın yazıları epey bir dalga konusu olmuştu...
Keller'ın sekiz yıllık New York Times macerası bol krizli oldu. Blair krizinden sonra enkaz devraldığı yetmiyormuş gibi bir de Judith Miller skandalıyla boğuştu. Haber kaynakları tarafından yanlış yönlendirdiği ortaya çıkan ve kaynaklarını açıklamadığı için 90 güne yakın hapis yatan Judith Miller'ın sözleşmesini feshetme kararını verdi.
Bir başka kriz devletin 'vatanseverlik yasası' adı altında illegal telefon dinlemelerine imza atmasına dair haberdi. Dönemin Başkanı George W. Bush, Times editörünü ve patronunu Oval Ofis'e çağırarak iyi bir ayar verdi, bu haberin yayımlanmamasını istedi. Ama ikisi de geri adım atmadı, sonunda haber yayınlandı, kanunun geçmesi engellendi ve iş Beyaz Saray'ın Keller'ı 'vatan haini' ilan etmesine kadar vardı. Bush döneminde Amerika'da 'ileri demokrasi' vardı malum...
Keller'ın bir başka başağrısı da WikiLeaks belgeleri oldu. Times bu belgeleri yayınladığı için önce Amerikan hükümetinin tepkisini çekti, ardından da bu belgeleri Amerikan hükümetine danışarak bastığı için WikiLeaks sözcüsü Assange'ın.
Libya'da kaçırılan dört Times muhabiri de Keller döneminde atlatılan krizler arasında.
Eski sevgilileri arasında John Kerry ve David Gilmour'ın bulunduğu Keller'ın eşi Emma Gilbey kocasının ailesine daha fazla zaman ayıracak olmasından mutlu; Vanity Fair'in sitesine bir yazı yazmış bu konuda. Son yıllarda dahil oldukları her sosyal etkinlikte Keller'ın gözünün durmaksızın telefonunda olduğunu söylüyor.
New York Times'ın başına bu sefer uzun süre Washington temsilciliği yapan, Keller'ın yardımcılığını yürüten Jill Abramson atandı.
Aslında, Times'ın patronu Arthur Sulzberger Jr'ın aklında üç aday vardı ama Abramson ipi göğüsledi. Bunda kuşkusuz son bir senedir yoğunlaştığı 'dijital medya' araştırmalarının da etkisi var.
Abramson, bir sene önce izne ayrılarak kendisini dijital medya konusunda geliştirmek için araştırmalara başladı. İnternet aboneliği, İnternet'ten para kazanma ve sosyal medya konularına yoğunlaştı.
Aynı dönemde Bill Keller önce Huffington Post'u kötülemeye, twitter'ı da 'Derin düşüncenin ölümü' ilan etmeye başlamıştı. Times yönetimi Keller'ın bu yorumlarının gazetenin dijital stratejisine balta vurduğunu birkaç sefer iletti. Medya editörü, Keller'ın sık sık diğer medya kuruluşları aleyhine yaptırdığı haberlerin bu sektör hakkında haber yapmalarını engellediğini söyledi. Twitter'ı küçümsemek 3.2 milyon takipçisi olan New York Times'ın stratejisiyle de çelişiyordu.
Onca başağrısının arasında Keller bir de kendine yeni bir dijital kriz yaratmıştı.
Abramson'a önce bir twitter hesabı açıldı, sonra Genel Yayın Yönetmenliği'ne atanması da dakika dakika sosyal medyada duyuruldu.
2003'ten farklı olarak bu sefer sokaklar New York
Times'taki 'depremle' sarsılmadı ama sosyal medyada epey etkisi oldu bu değişimin. Blog'lar, İnternet siteleri, twitter, facebook bu değişimin analizleriyle doldu taştı.
Kısacası bu değişim yeni bir dönemin, yeni bir gazetecilik anlayışının da habercisi.

Aktif vatandaş ol
Türk halkı tepkisini sadece sandıkta gösteren, bu açıdan sınırlı demokrasiye yatkın halk. Ama bakıyoruz, aylardır hiç alışmadığımız şekilde herkes sokağa dökülüyor. Öğrenciler, işçiler, sağlık çalışanları... İzmir'den Hopa'ya, Güneydoğu'ya kadar Türkiye'nin dört bir yanında insanlar isyan ediyor.
İstanbul'un Beyaz Türkleri de ellerini taşın altına koymalarıyla bilinmez genelde. Pek çoğu sandığa giden sınırlı demokrasiye yatkın halkı bırakın, oy vermeye bile gitmez. 12 Eylül referandumu için Bodrum-Çeşme'den dönmediler mesela... 22 Temmuz zaten yaz tatiliydi... 12 Haziran'ı göreceğiz.
Ancak bu seçimde alışılmadık bir şekilde Nişantaşı, Cihangir, Gümüşsuyu gibi semtlerde oturan, normalde bu gibi işlerle hiç ilgilenmeyeceğini düşündüğümüz insanlar da sesini duyuruyor, isyan ediyor. Aralarında reklamcıların, televizyoncuların, işadamlarının bulunduğu bir 'hareket' bu.
İşte 'Aktif Vatandaş' diye bir kampanya başladı. Herhangi bir partiden bağımsız bir şekilde, hiçbir ideolojiye sırtını dayamadan insanları oy vermeye çağırıyorlar. Görüşünüz ne olursa olsun gidip en azından sesinizi sandıkta duyurun deniyor. Siz de aktifvatandas.org adresinden dahil olabilirsiniz bu harekete.
Bu işe girişenlerin, televizyon reklamları çekenlerin, sosyal medyayı örgütleyenlerin hiçbir çıkarı, beklentisi yok. Sadece sivil vatandaş olma sorumluluğuyla yapıyorlar bu işi. Bir yerden para kazanmıyor, bir yerden rant toplamıyorlar. 'Bir oyun ne önemi var canım' diyenleri kış uykusundan uyandırmayı amaçlıyorlar.
Bir sürü insan fedakarlık yapıyor, çabalıyor, sokaklara dökülüyor.
12 Haziran seçimlerinin sonucunda ne olur bilmiyorum, büyük bir sürpriz beklemiyorum. Ama en azından sokağın sesi bu sefer Meclis'e daha fazla yansır.

Mustafa Karaalioğlu'na çağrı
BaŞbakan'a yakın olabilir, kendisini defalarca 'yandaş' diye eleştirdiğim de olmuştur ama Mustafa Karaalioğlu hiç değilse gazetecidir. Bir misyoner, bir tetikçi, bir özel yetkili, bir görev adamı değildir. Benim onda edindiğim izlenim şu: Bu iktidara da destek veriyorsa inandığı için veriyor. Başka seçeneği olmadığı için değil.
Dünkü yazısında 'iktidar ve muhalefet'in demokrasinin olmazsa olmazı olduğundan bahsetmiş.
Ancak son yıllarda Türkiye'de muhalefetin düşmanlıkla karıştırıldığını vurgulamış. Belli bir kesimin AKP'ye ve Başbakan'a ne olursa olsun, iyi işler yapsalar da 'düşman olduklarından' şikayet etmiş.
Olabilir; bu Başbakan'da da zaman zaman gözlemlediğimiz bir hissiyat. 'Bu kadar çok şey yapıyorum, neden hala beni sevmiyorlar' diye özetleyebileceğimiz bir ruh hali.
Karaalioğlu'na göre 'düşmanlar' muhatap dahi alınmamalı, Başbakan zaman zaman onlara yanıt veriyormuş, vermemeli.
Sahiden öyle mi?
Demokrasilerde düşmanında var olma hakkı olmalı halbuki. Demokrasi, herkesi ve her şeyi kabul eden bir sistem değil mi? İnsanların saçmalama özgürlükleri olduğu gibi körü körüne düşmanlık yapmaları, nefret etmeleri doğal değil mi?
Demokrasilerde düşmanlığa karşı iki seçeneği var insanın: Ya bunu kabullenmek ya da düşmanlığın nedenini araştırıp insanları aksine ikna etmek.
İktidarın ihmal ettiği nokta da bu işte: Karşı tarafı dinlemek, anlamak, empati kurmak, ikna etmeye çalışmak, ikna olmadığı noktada da, inat etse bile saygı göstermek. 'Neden bana düşmanlar' diye onlarla savaşmak değil.
Epey düşmanı olan biri olarak bu konuda tecrübeliyim.
Karaalioğlu gibi 'iletişim' sektöründe çalışan birinin bunu anlaması, anlatması gerek.

Economist neden fikir değiştirdi?

6 Haziran 2011 PazartesiTürkiye’de ülkenin ruhu için bir savaş yaşanıyor ve Türkler seçim yapmak zorunda kalırsa demokrasi, laiklikten önemlidir.
Türkler, Batı’nın Türkiye’deki etkinliği azaldığına göre, siyasi krizlerini kendileri çözmeli.

Bunu yapmanın en iyi yolu da, AKP’yi yeniden seçerek ordunun müdahalesini reddetmektir. Laiklerin ülkenin İslamileşmesinden korkması anlaşılabilir ama AKP’nin bugüne kadar yaptıkları bu korkuya haklılık payı bırakmıyor ve askeri müdahale bunun çözümü olamaz.

Türkiye’nin askerleri korumaya çalıştıkları devlet adına politikadan uzak durmalı.”

Bunları kim yazıyor?.. İngiliz dergisi The Economist... Ne zaman yazıyor?.. 2007 genel seçimlerinden hemen önce... O zaman kimse ses çıkarmadığı için pek gürültü çıkmamıştı...

***

12 Haziran’da yapılacak seçimlerde AK Parti’nin yeniden iktidar olma ihtimalinin bulunduğunu yazan Economist, böyle bir tablo karşısında Türkiye’nin Çin gibi otokrasi ile yönetilen bir ülke konumuna sürükleneceğini öne sürdü.

Bir de ‘Erdoğan’ın yakın geçmişte reformist adımlar attığına da değinen dergi, seçimlerde CHP’ye oy verilmesi çağrısı yapınca’ kıyamet koptu... 2007 yılındaki sessiz memnuniyetin yerini, öfkeli itirazlar aldı...

***

İnsan, pratik ve pragmatik olunca, derin bir analize de galiba ihtiyaç duymuyor...

Üstelik de ‘özeleştiri’ yerine ‘diğerini’ suçlamayı yeğliyor. Bu, insanı rahatlatsa da sorunu çözmez... Uluslararası sistemin epeydir sürdürdüğü ve şimdi Anglo-Sakson dünyada iyice yoğunlaşan siyasal iktidar eleştirisini ve artan endişeleri sadece ‘İsrail yaptırıyor’ diyerek geçiştirmek çok iyi bir yöntem sayılmaz bence.

Bunun nedenlerini daha derinliğine araştırmak daha sağlıklı bir sonuç verir. Özeleştirisel açıdan da eleştirilere bakmak ve eğer doğruluk payı var ise çözüm üretmek gerekir.

***

Uluslararası sistemin siyasal iktidara yönelik olarak artan eleştirilerinin temelinde iki neden var gibi; birincisi gittikçe bozulan ‘muhafazakârlaşma-demokratikleşme dengesi’, ikincisi AB’den ve reformlarından hızla uzaklaşarak pusulasız biçimde, belirsizlik içinde yol almak...

Nitekim yenileneceği söylenen anayasanın niteliğini bile bilemeden seçime gidiyoruz...

***

Söylemek istediklerimi 11 Eylül 2007 yılında ‘muhafazakârlaşma-demokratikleşme’ başlıklı yazımdan bir paragraf alıntı ile biraz daha açayım izninizle.

“Hâlbuki benzeşme, kaçınılmaz bir çürümeyi de beraberinde getirir.

Hızlıca ve topluca içine çekildiğimiz bu çok tehlikeli tuzaktan nasıl kurtulabiliriz?

Demokratlar, insanların muhafazakâr bir hayat sürme arzusuna saygı duyuyor... Bunun önünün açılmasını istiyor.

Buna karşı muhafazakârların da demokratikleşmeye saygılı olması... Kendine benzemeyene, kendi beğenilerini dayatmaya kalkışmaması gerekiyor.

‘Muhafazakârlaşma’ ve ‘demokratikleşme’ çizgisini birbirine karıştırmak hataların anası olur...

Çünkü muhafazakârlaşmak başka bir şeydir, demokratikleşmek başka bir şey.

‘Demokratikleşiyoruz’ adı altında, kendi kurallarını topluma zorlamaya başlarsan bu bir ‘demokratikleşme’, normalleşme olmaz.

Bu, düpedüz baskıcı bir muhafazakârlaşma olur... Ya da laikçilik olur. Çizgiyi sağlıklı hale getiren hukuktur... Hukuksal boyuttur. Ne ki o da bizde hiç konuşulmaz... Ölçü olarak ele alınmaz... O nedenle de, düşman yaratmadan sorun çözme gündeme gelmez.”

***

Uluslararası sistemin artan huzursuzluğuna kızıp öfkelenmek ve ardında çıkar ilişkisi aramak yerine, biraz da özeleştiri gerekebilir... Hele eleştiri ‘demokrasi’ nedeniyle yapılıyor ise...

***

Neredeyse tüm akademik yaşamını uluslararası sistemle Türkiye arasındaki krizlere yoğunlaşarak geçirmiş biri olarak, esas olanın ‘zamanın ruhuna, tarihin temposuna’ uymak olduğunu söylemeliyim... Uluslararası sistem bunun bir türevi...

O okumada eksiklik, önce ekonomik, daha sonra siyasal kriz çıkarıyor...

***

Belki de tüm bunları bırakıp esas soruyu kendimize sormalıyız:

‘Ne kadar muhafazakârlaşıyoruz, ne kadar demokratikleşiyoruz?’

İstanbul'da AK Parti mi CHP mi?

Her seçimin kaderi bir biçimde İstanbul'da belirleniyor. Bilinen bir gerçek var; İstanbul'da seçimi kazanan Türkiye'de iktidar olur. Bu nedenle önde görünen iki parti, AK Parti ve CHP İstanbul'a özel önem veriyor. 12 Haziran seçimleri açısından İstanbul'un bu özelliği daha bir öne çıkıyor. Çünkü iki liderin siyasi kaderi de bu kentte çizildi. Başbakan Erdoğan'ı belediye başkanlığından, Kemal Kılıçdaroğlu'nu da belediye başkan adaylığından Türkiye'ye taşıyan kent İstanbul'du...
Cumartesi CHP'nin dün de AK Parti'nin İstanbul Kazlıçeşme'deki mitingini izledim.
Peki, ne gördüm?
İşin doğrusu kalabalıkları kıyaslamaktan çok benim dikkatimi mitinge katılan kitlelerin ruh hali ilgilendiriyordu. Her iki miting de kalabalık ve coşkuluydu. Ve gerçekten İstanbul'a yakışan mitinglerdi. Tek taşkınlık olmadığı gibi son siyasi gerginliklere rağmen negatif bir siyasi dil de kullanılmadı.
Şimdi gelelim bu iki mitingin siyasi anlamına...
İki partinin de İstanbul mitingine özel önem verdiği kesin. Görkemli olması için her şey yapılmıştı. Böylece CHP yönetimi, "Yeni CHP"nin doğduğu kentten ne kadar destek alacağını ölçecekti. Bir de eski mitinglerle kıyaslama şansı söz konusuydu. Bu açıdan bakılınca son 20 yılın belki de en coşkulu mitingini yaptı CHP... Şu açık ki, CHP mitingine katılan kiminle konuşsam "Yeni CHP"nin tuttuğu anlaşılıyordu. Hala kafalarında soru işareti olanlar bile "değişim" in sürmesini istiyordu.
Peki, iki iktidar dönemini geride bırakan AK Parti'nin çok daha büyük bir kalabalığı İstanbul'da toplaması nasıl açıklanmalı?
AK Partilileri motive eden güç neydi? Doğrusu AK Parti'nin 2002'den bu yana bütün mitinglerini izleyen biri olarak ilk kez böylesine görkemli ve coşkulu bir mitingine tanık oldum. "Haydi, İstanbul, şimdi tam zamanı" sloganıyla yola çıkan AK Partileri motive eden şeyin sırrı da tıpkı CHP'liler gibi "yenide" yatıyordu.
Onların "yeni"si de "Yeni Türkiye"ydi. Önümüzdeki seçimlere bu nedenle bir "referandum" gözüyle bakıyorlardı. Bir anlamda referandumda "Evet" diyen yüzde 58'in, yüzde 90'ı o alandaydı. Miting meydanının fotoğrafı da bu siyasi analize uygundu. Bu yüzden CHP mitingine katılan İstanbulluların fotoğrafıyla AK Parti mitinginin fotoğrafı biraz farklıydı. AK Parti mitinginde İstanbul'un toplumsal bütün renkleri ağırlıkla görülürken, CHP'de bu rengin oranı yüzde 60'lardaydı.
Peki, iki mitingin ortak noktası var mıydı?
Bu soruyu anlamlı hale getiren cevabı CHP mitinginde aldım. CHP mitingine gelenler ağırlıkla "Yeni CHP"ye destek için gelmişti.
Ve bir "ortak payda"ya dikkat çekiyorlardı. Bir CHP'li şöyle diyordu:
"Türkiye toplum ortak bir payda yakaladı. Türkiye'nin bu seçimlerde en önemli kazanımı ortak bir payda olan demokratik bir anayasa... Kim iktidara gelirse gelsin bunu yapmak zorunda. Bu yüzden bu seçimde tüm yurttaşlar kazançlı çıkacak."
Gerçekten de "Yeni Türkiye" diye mitingi alanını dolduran AK Partililerin de ortak paydası yeni demokratik ve sivil bir anayasaydı.
Bence bu mitinglerle İstanbul, 12 Haziran sonrası Türkiye'nin "ortak payda"sına dikkat çekerek Türkiye'yi dünyaya taşıyan kent olduğunu gösterdi.

Mert dayanır, namert kaçarmış!

6 Haziran 2011
Pazartesi Böyle diyor Can Dündar... Kendi yandaşları tarafından “romantik isyankar” diye “ti”ye alınan, özel hayatı kurcalanan, bilmem ne taksisindeki görüntüleri yine kendi yandaşları tarafından şurda burda dolaştırılan Can Dündar...

Nuray Mert’i savunan bir yazı yazmış.

Bu “mert kadın”ın, laik kesimi kızdırmak pahasına vaktiyle kimlere sahip çıktığını anlattığı yazısında, sırasıyla Başbakan’a, “İslamcı” addedilen kesime, yandaş kalemlere verip veriştirdikten ve The Economist dergisine selamını çaktıktan sonra hükmünü yapıştırıyor:

“Nuray çetin cevizdir; ‘Mert dayanır...’ atasözünün delili gibidir. Bu gazetenin kapısından giren yazarlar, tarihin ağırlığını sırtlarında taşırlar, yazdıkları her satırın bedelini ağır ödeyebileceklerini bilirler. Ama yine tarihte kayıtlı bir hakkaniyete güvenirler...”

Ben de tam bunu söylüyordum işte.

Madem bir kapıdan giriyorsun ve tarihin ağırlığını sırtında taşıyorsun, bakalım hakkaniyetten yana mısın? Bakalım, kendini savunusuna adadığın hanımefendi “tarihe kayıtlı hakkaniyet” karşısında nasıl bir pozisyonda?

Dün baktım, hanımefendi de kendini savunmuş, “DSİ, baraj” filan diyerek konuyu başka mecralara çekiyor...

Hazır kamu otoritesine meydan okuyacak bir fırsat geçti eline... Durur mu?

Hem, bu işi Can Dündar gibi “romantiklere” bırakacak değil ya.

Önce bir “hadis”ten giriyor, “haksızlık karşısında susan”ın pozisyonun hatırlatıp kendi pozisyonunu sağlama aldıktan sonra mevcut iktidara yaranmak için kırk takla atan gazetecilere verip veriştiriyor, sonra da Başbakan’ın sözleri karşısında susmanın kendisi açısından “alçaklık” olacağını söylüyor.

Okuduğunuzda, “Evet, mert kadınmış” diyorsunuz.

Fakat, konu kimin ne kadar mert ya da namert olduğu değil.

Konu, yanlış hatırlamıyorsam, duble yollarla Dersim harekâtı arasında kurulan ilişkiydi. Yanlış mı hatırlıyorum yoksa?

Hanımefendi, hükümetin duble yollarla bölgeye şiddet götüreceğini iddia ediyordu ve “benzetmek gibi olmasın ama” diyerek 1935’lerde Dersim harekatını kolaylaştırmak için bölgede başlatılan “imar çalışmalarını” hatırlatıyordu.

Bir de, bir “rapor”dan söz ediyordu.

Hangi rapor bu?

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bilmek istiyorum.

Dersim harekâtını kolaylaştırmak için başlatılan imar çalışmaları nedir ve bu çerçevede neler yapılmış?

Hükümetin duble yollarla bölgeye götüreceği şiddetin nev’i nedir?

Bilmek istiyorum.

Duble yollarla şiddet arasında bir ilişki kuracaksak, batı illerine yapılan duble yolları nasıl tevil edeceğiz?

Madem ortaya bir iddia attın, kaçmak yok, tek tek anlatacaksın...

Duble yollarla giden şiddet, başka yollar bulamıyor mu?

Başbakan, Şırnak ve Hakkari’ye havaalanı açacaklarını söylüyordu. Burada ne tür bir şiddetin altyapısı hazırlanıyor?

Bilelim, anlat...

Hanımefendi “Mevcut hükümetin değil, mevcut devlet politikalarının ısrar ettiği güvenlikçi mantığı eleştirdim...” diyor.

Peki, boşaltılan köyler, karakol baskınları, Heron skandalı hangi güvenlikçi politikaların ürünüdür?

Bunlara ilişkin neden bir tek eleştirisi yok hanımefendinin?

Hatırladığım kadarıyla, sözlerinin arasında “Dersim katliamı” tamlaması da geçiyordu. O zaman, haksızlık karşısında susmamayı şiar edinmiş bir “mert kadın” olarak bize Dersim’de ne olduğunu anlatsın... Daha önce içinde Dersim geçen bir yazısını, bir konuşmasını, bir beyanatını hatırlamıyoruz çünkü.

Bilelim, ne olmuş Dersim’de?

Kemal Kılıçdaroğlu, Dersim’de olup bitenlerin “devrimlerin tarihsel meşruiyeti içinde” olağan karşılanması gerektiğini söylüyordu.

Kendisi ne diyor?

Devlet Dersim’de katliam mı yapmıştır?

Hükümetin duble yollarla götüreceği “muhayyel şiddeti” diline dolayan ve istikbaldeki haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmayacağını söyleyen hanımefendi, “somut ve mevcut haksızlıklar” karşısında da (yurt baskınları, molotof kokteyllerle yakılan öğrenciler, öldürülen din adamları, PKK tarafından tehdit edilen Kürt aydınları, emirle açılıp kapatılan kepenkler, vs...) “dilsiz şeytan olmamayı” düşünüyor mu?

Madem bir kapıdan girdin ve tarihin ağırlığını sırtında taşıyorsun, iddianı tafsilatlandıracaksın...

Yok öyle başkalarının sırtından kahramanlık taslamak...

Bölgeye şiddet duble yollar üzerinden nasıl, ne zaman ve hangi enstrümanlarla gidecek?

Mertsen söyleyeceksin.

Carî açık ve enflasyon ikilemi

Nisan ayında ihracat, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 26,5 artarak 11 milyar 898 milyon dolara yükseldi.

Dış konjonktürdeki menfi gelişmelere rağmen başarılı bir performans sergilemiş.
Aynı çizgi sürdürülebilirse yıl sonu hedefi rahatlıkla tutturulabilecek.
İlk dört aylık trend, bu tahmini destekliyor.
İhracat, bu dönemde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 22,4 artışla 43 milyar 337 milyon dolara ulaştı.
Dış ticaretin öteki ayağı ithalata gelince...
Sevincimizi kursağımızda bırakıyor.
Nisan ayında ithalat, yüzde 40,2 artarak 20 milyar 950 milyon dolara çıktı.
Dört aylık artış yüzde 44,1.
77 milyar doları geçti.
Dış ticaret açığı, diğer bir ifade ile ithalatla ihracat arasındaki fark, yüzde 86,7 artarak 33 milyar 670 milyon dolar oldu.
Yılın ilk dört ayında ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 66,3’ten yüzde 56,3’e geriledi.
Bu şu demek:
100 liralık ithalata karşılık ancak 56,3 liralık ihracat yapabiliyoruz.
Böyle devam ederse yıl sonunda dış ticaret açığı 100 milyar doları aşacak.
Ona bağlı olarak carî açık da 80 milyar dolar sınırını zorlayacak.
Carî açık ekonominin yumuşak karnı.
Aklı başında bütün uzmanlar aynı görüşte.
Farklı düşünenler de var tabiî.
Finanse edildiği sürece sıkıntı yaşanmaz diyorlar.
Bir diğer argümanları da şu:
“Carî açığı çoğaltan özel sektör.
Dış borcun önemli bir bölümü bu kesime ait. Ayrıca kamu maliyesi sağlam.
Bütçe açığının ve kamu borcunun millî gelire oranı düşük.
O yüzden endişeye gerek yok.”
Bu mantığı anlamak zor.
Ekonomi kamu ve özel sektörüyle bir bütündür.
Bir kesimde çıkacak arıza ekonominin tamamını etkileyecektir.
Hal böyleyken “Özel sektörden bize ne” denemez.
Her ne kadar hükümet renk vermiyor ise de tehlikenin farkında.
Bazı palyatif tedbirlerle carî açığı düşürme çabası içinde.
Ne var ki kolay değil.
TL değerli, kurlar ucuz olduğu sürece işi zor.
Merkez Bankası iki derede bir arada.
Bir yandan carî açığı kapatacak tedbirlere başvururken bir yandan da dövizin pahalanmasını arzulamıyor.
Çünkü pahalanan döviz, enflasyonu tetikleyebilir.
Mayıs ayı TÜFE’nin bir önceki aya göre yüzde 2,42, yıllık bazda ise yüzde 7,17 gibi beklentilerin üzerinde bir artış göstermesi bu kaygıyı destekliyor.
Korku bu.
Halbuki Merkez Bankası’nın birinci görevi fiyat istikrarını sağlamaktır.
Dolar biraz kıpırdanıp 1,60’ı zorlayınca Merkez Bankası derhal devreye girdi.
Günlük döviz alım miktarını 50 milyon dolardan 40 milyon dolara indirdi.
Rakam küçük.
Piyasaları etkilemez.
Olsun.
Verilmek istenen mesaj önemli:
“Kurların yükselmesine müsaade etmem.”
Enflasyon dizginleniyor...
Ama carî açık artıyor...
Bu ikilemden nasıl çıkılacak?
Her halde seçimden sonra daha radikal tedbirler gündeme gelecektir.
06.06.2011

31 Mayıs 2011 Salı

PKK devletini kurdu bile!

Erdoğan’ı dinlerken Türkiye’de değil İsviçre’de yaşadığımız gibi bir hisse kapılıyorum. Hakkâri-Cizre hattından gelen görüntüler ve İstanbul’da PKK’nın yerleştirdiği patlayıcı ile kopan bacak görüntüleri nedir o zaman diye soracak olursanız, herhalde diyorum, Afganistan yahut Pakistan’da gerçekleştirilen Taliban eylemleri olsa gerek!
Oysa Türkiye’nin bir bölgesi Türkiye’den kopartılalı hayli zaman oldu. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti 814, 578 kilometrekarelik egemenlik alanının bir bölümünden sürüldü, çıkartıldı. Türk devletinin çıkarılıp sürüldüğü o bölgede PKK’nın iradesi geçerli hale geldi. “Devlet” dediğimiz “Yaptırım gücü olan irade” değil midir? Öyledir. Öyle ise bugün Cizre’de, Şırnak’ta, Hakkâri ve Yüksekova’da devletin yaptırım gücü ne kadardır? Gece ve gündüz sokaklar kimindir? Esnafından memuruna ve işsiz güçsüz vatandaşına kadar devletin mi sözü geçmektedir, PKK’nın mı? Devlet aç diyor PKK kapat, esnaf devletin değil PKK’nın emrine itaat ediyor! Halen BDP milletvekili ve bağımsız olarak 12 Haziran seçimlerine girecek olan adaylar gittikleri yerlerde havaya Kalaşnikof kurşunları sıkılarak karşılanıyor. Devletin polisi, jandarması nerede? Aynı şeyi Ankara’da yapabilir mi bir politikacı? Biz burada cebimizde çakı ile gezmekten korkuyoruz. Türkiye’nin o bölgesinde adaylar ve peşlerinden giden konvoylar yanlarında çantalar dolusu Molotof kokteylleri ile yürüyorlar. Yürümekle kalmıyor teneffüse çıkmış ilkokul öğrencilerinin üzerine fırlatıyorlar. Öğrenci yurtlarına saldırıp çocukları diri diri yakıyor, katliam denemelerinde bulunuyorlar! Niye böyle yaptınız denildiğinde, “Az bile yaptık” anlamı çıkacak laflar ediyor, “Siz de 12 gerillayı öldürmeseydiniz” türünden cevaplar veriyorlar. Zaten “gerilla” demeleri ve bu sözün yanlarına kalması bile aslında bu topraklar bizim, siz işgalcisiniz demek oluyor ama buna alıştırıldığımız için artık yadırganmaz hale geldi.
Ey millet!
Öcalan’ın Suriye’deki günlerini hatırlayınız. Hafız Esad ve tabii el altından ona arka çıkan dış güçler ellerini ceplerine sokmadan Türkiye ile onlarca yıl savaştı. Suriye’ye sıfır maliyetle Türkiye’nin ocağına incir ağacı dikildi. Türk’üyle, Kürt’üyle bu toprakların on binlerce insanı canından oldu, yetmedi, bu mücadeleye birkaç GAP parası harcadık, o da yetmedi bin yıldır kardeşçe yaşayan insanlar arasına fitne tohumları ekildi. O günkü Suriye’nin yerini bugün Doğu ve Güneydoğu bölgemizin bir kısmında Hafız Esad’ın yerini Hasip Kaplan’lar, Emine Ayna’lar, Selahattin Demirtaş’lar aldı. Daha trajik olanı ise Türkiye Hafız Esad’ı maaşa bağlamamıştı, bugünkülerin pek çoğu milletvekili maaşı ile ödüllendiriliyor. Yine bunların elektriğinden suyuna, bindikleri makam araçlarından sağlık hizmetlerine kadar bütün ihtiyaçları kendisi ile savaştıkları Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından karşılanıyor. Gelin görün ki o Türkiye Cumhuriyeti’nin o bölgede sözü geçmiyor. Şimdilik tek eksikleri tanklı, toplu, uçaklı bir ordularının olmayışı ve kendi paralarını basıp bayraklarını resmi dairelere asma aşamasına gelmemiş olmaları.
Bunu da yapacaklar.
Ne zaman mı?
Tabii ki 12 Haziran’dan sonra değiştirilecek anayasa ile olacak bu.
İnanın abartmıyoruz.
Biz, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)” diyoruz; yani Ankara’nın tanıdığı müstakil bir devlet var Kıbrıs’ın kuzeyinde. Türkiye’nin Güneydoğusu Hakkâri-Cizre hattında Molotof kokteylleri, Kalaşnikof namluları ve kaldırım taşları ile oluşturulan bölgedeki “devlete” Türkiye Cumhuriyeti’nin sözü işte o Bağımsız Devlet KKTC’de geçtiği kadar geçmiyor. Yani Ankara Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Hakkâri-Cizre ve Yüksekova’da olduğundan daha etkili. İşte böyle bir Türkiye’de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın seçim meydanlarında konuştuğu şeylere bakınız. Türk basınına bakınız, muhalefet partilerine bakınız, Türk halkının bu akıntıya kapılıp nasıl sürüklendiğine bakınız! Baktınız mı?
Farklı bir şey gördünüz mü?

En mütevazı tahmin Zeybek’ten!

 
Zeybek seçim tahminini açıkladı: %51. Herkes bir tahminde bulunuyor, bu da Namık Kemal Zeybek’in tahmini..

DP iktidara geliyor bu durumda. AK Parti de herhalde ana muhalefet olur.

DP %51 alıyorsa, DSP’nin de ondan az almaması lazım ama, hadi onu 3. Sıraya yazalım.

DP’nin oy oranında kimsenin kuşkusu yok da, burada asıl sorun, bu oyun % kaçının BTP’ye, yüzde kaçının DP’ye ait olduğu sorunu.. Ortadan ikiye bölelim diyeceğim ama, birine %26 vermek geçiyor içimden ama hangisine vermek gerek o 1 oy oranı farkını..

AK Parti’yi ana muhalefete oturttuk ama, ya bu sefer seçmen yanılıp AK Parti’ye vermez de oyunu SP’ye verirse, o zaman sıralama DP 1. Parti, SP 2. Parti, DSP 3., AK Parti 4., CHP 5., MHP 6. Parti olur..

Geri kalanına oy kalmıyor kalmamasına da, bu 100 puanı bu 6 parti arasında dağıtmak bile ciddi bir sorun.. %51’i DP’nin olduğuna göre kalıyor geriye %49.. Bunu beş partiye bölün bakalım.. Eşit dağıtsanız, kimse barajı geçemeyecek. DP bütün sandalyeleri kapacak. Zaten bir de BDP’li bağımsızlar var. Hadi %6 da onlara çıkalım deseniz, %43 kalıyor.

Bu arada seçim bereketi milletin yüzünü güldürüyor. Asgari ücret konusunda 850 liradan 1500 liraya kadar teklif var..

Kılıçdaroğlu uçuyor zaten, Kürtlere özerklik, askerlik 6 ay mı, 9 ay mı? Seçime kadar kim ne istiyorsa istesin.. İsteyene piskevit isteyene kivi. Evsize ev, işsize iş.

Hadi bunlar topatan siyaset tüccarının elinde kalan mallar.. Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı.. Yalandan kim ölmüş..

En mutevazıları Pamukoğlu. “HEPAR şu anda 4. Parti” diyor.. O ilk 3’ün AK Parti, CHP ve MHP olduğunu kabul ediyor.. Bana kalırsa da CHP ve MHP’den ya da oy kullanmayan ulusalcı kesimden HEPAR’a oy verecek çok sayıda insan olacaktır. Emekli subaylar için iyi bir adres olabilir..

HEPAR’ı beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ama Pamukoğlu, “Özerklik vermeye kalkışırsanız bu ülkenin sokaklarını, mahallelerini, caddelerini size zından ederim” dese de, asker elbisesini çıkartıp siyasete giren biri.. Yerel yönetimlerin özerklik şartı ortada. Bununla mücadele edeceğim dese anlarım da, sokağa çıkınca BDP’den, KCK’dan ne farkı kalır ki?

Milletvekili sayısını 350’ye indireceğim diyor, buyur teklif et.. Kim ne istiyorsa teklif etsin.. Ve millet karar versin. Kimse millete yasa da dayatmasın, yasa teklifini de yasaklamasın. Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen yasa olmasın.. Teklif edilemeyecek yasa olmasın daha doğrusu. İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisinin birleştirilip yerel parlamentolarını kurmaları ve toplanan vergiden belli bir pay almaları, sağlık, eğitim, trafik, asayişin yerinden yönetilmesi niye sorun olsun ki!

Tabii yine de “ordu göreve” filan demiyor, “Tankları yürütürüm” demiyor. Bu da önemli.. Sokakların zından değil, özgür olması gerektiğini o da bir gün öğrenecek, Anadolu yollarında dolaştıkça ve konuştukça.

Keşke liderler, seçimden sonra, daha önce yaptıkları seçim tahminlerini yorumlasalar.. Eğer bunların bütün tahminleri böyleyse, vay bu memleketin başına geleceklere..

Gazete tirajları ile partilerin oyu arasında bir ilişki var mı?

Türkiye’de günlük 36 ulusal gazete yayınlanıyor ve bunların toplam tirajı 4.850.000. Bunların 2 milyonu AK Parti’yi destekleyen yayın yapıyor..

Bunlardan 8-10 tanesi siyasette etkili değil. Spor ve bulvar tipi magazin gazetesi türü yayın organları..

Doğan Mediasının toplamı 1.350 cıvarında. Bunun %60’i CHP , %20 AK Parti, %10 MHP’ye gider, %10 diğer..

500’lük bir blok var, Habertürk, Akşam grubu vd. %40 AK Parti, %40 CHP, %10 MHP, % 10 diğer gibi

Yeniçağ, Cumhuriyet toplamda 105.000’i bile bulmuyor toplamda. CHP, MHP eşit paylaşırlar..

Sonuçta ortalama AK Parti %45, CHP %30, MHP %10, diğer %15 gibi bir rakam çıkar.

Tabii, Radyo, Tv, İnternet Mediasını da bu işe katmak gerek.. O zaman durum daha çok AK Parti’nin lehine dönüyor.. Medianın seçim sonucuna muhtemel yansıması, AK Parti %47, CHP %27, MHP %10 seviyesinde olabilir. BDP %6 olursa, diğerleri, geriye kalan (Bazı parti liderleri üzülecek ama) %10.

İlk 3 belli de, 4.’lük için ya da BDP’den sonra 5.’lik için HAS, SP, BBP, HEPAR, DP yarışacak demektir.. Yani, 5.’lik için 5 parti yarışıyor.. Bu arada MHP’de bir çözülme yaşanırsa, BBP bir sürpriz yapabilir.. Bu seçimin sürpriz partisi BBP olabilir.. Selâm ve dua ile.. Twitter: @aDilipak

Hakkâri modeli mi?

Hakkâri'ye gidip dönen birisi ile görüştüm.
Orada sadece iki gün, iki gece kalan birisi ile...
-Ne gördün dedim.
-Hakkâri'de, BDP hakimiyeti var, huzur yok dedi. Evet, hemen herkes BDP'li görünüyor ama hemen herkes de huzursuz dedi.
Bir şey daha ekledi:
-BDP'lilerden bile Van'a göç edenler var.
Selahattin Demirtaş, Hakkâri'de BDP'den bağımsız aday. Demiş ki:
-AKP'ye bir tek oy çıkmasın, AKP'li adaylar da adaylıktan çekilsin.
Bir ara İbrahim Binici, "AKP'lileri buralara sokmayız" demişti.
Bunların her biri, bölgede kurulması planlanan "Demokratik Özerklik"in ipuçları:
-Bir tek açık dükkan olmasın.
-Farklı partiye bir tek oy çıkmasın.
Nasıl bir şey bu? Kürtler özgürleşmiş mi oluyor bu durumda?
Bir ara Şerafettin Elçi, Neşe Düzel'e, "Biz sadece zalimlerin değişmesini istemiyoruz, zalimin Kürt olması bir şeyi değiştirmez" demişti. Gide gide, öyle bir zulüm düzenine gidilmiyor mu acaba? Şerafettin Elçi bunu nasıl görmez?
DTK (Demokratik Toplum Kongresi) çatısı altında kurulan geniş cephenin sözcüleri, İstanbul'da bazı yazarlarla buluşmuşlar. Ali Bulaç'ın yazdığına göre DTK temsilcilerinin içinde PKK çizgisinde olanlar olduğu gibi, Medzehra ve Nubihar gibi "İslamcı" diye bilinen grupların temsilcileri de varmış. Nubihar temsilcisi Ali Bulaç'a "İslamcılığın ve enternasyinolizmin bulunduğu noktadan Kürtler görülmüyor" demiş. Yani oradan görülmüyor, biz buradan, PeKeKe ile el ele tutuşup göstereceğiz!!!
Demişler ki, "Hakkâri bölgesinde fiilî özerklik yaşanmaktadır. Köylerden, ilçelerden kentlere doğru aşağıdan yukarıya doğru bir toplum örgütlenmesi söz konusu. Halk artık karşılaştığı sorunları çözmek üzere devletin mülki amirlerine, emniyet kuvvetlerine ve adliyeye başvurmuyor; kendi güvenliğini kendisi koruyor, ihtilaflarının önemli bir bölümü 'komünler'in belirlediği hakemler tarafından çözülüyor."
İstenen işte bu modelin "Kürt coğrafyası" diye tanımlanan alanlara uygulanmasının anayasada tescili imiş.
Aynı toplantıda bulunan Tarhan Erdem diyor ki: "Fiili güç sahipleri, hukuken kabul görecekleri zamana kadar hâkimiyetlerini korumak için bir yol aramakta, geçecek sürede, seçilmiş veya seçilecek meclislere fiilen hâkim olmak istemektedirler."
Anladığım şu:
PKK, Demokratik Toplum Kongresi ile yürüttüğü "Geniş cephe" politikasını, bölgede bazı "İslamcı" (hepsine değil çünkü hâlâ bu PKK zokasını yutmayan İslami oluşumlar var) kişilere, belki çevrelere kabul ettirdi. Onlar, istikbali PeKeKe (onların dili) ile birlikte oluşturmaya karar verdiler. Gelecek statüsü de şu: Hakkâri modeli içine girip, harman olmak.
Bu gidişle ne kadar ne olacaklar bilmem.
Ama Hakkâri modelinin tam bir kapalı, tehdide dayalı, kurtarılmış bölge modeli olduğunda kuşku yok.
Bir şehirde bir tek insan bile dükkanını açmayacak.
Tüm oylar, bir gruba verilecek, bir tek istisnası bile olmayacak.
Bu tehdit algısı, şehrin umumi iklimi haline gelecek.
Ve bu "demokratik özerklik" olacak.
Ben, bizim Altan Tan'ın, vaktiyle, komünist gruplar tarafından uygulanan "demokratik" maskeli terör stratejilerini bilecek bir siyasi bilinç sahibi olduğunu sanırdım.
Geçende, Kars izlenimlerimi yazarken, Doğu Beyazıt'ta, her ay, devletten çocukları için 400 lira maaş alan bir kadının, BDP'li kocasına rağmen sandık başında AK Parti'ye oy verdiğini yazmıştım.
Bence o kadın, şu bizim çok bilinçli "İslamcılar"a bilinç adına bin kat tur bindirir.
Dilerim, "İslamcılarımız" ve PeKeKe çizgisinde siyasete soyunan "Melelerimiz", Hakkâri'nin bir köyünde, bir "komün"de yargılanmak durumunda kalmazlar. Dilerim, Hakkâri'de yaşanmaz, deyip Van'a ya da İstanbul'a göç etmezler...
Öcalan bile "Devletle görüşüyor" diye, yargılanmaya başlandı ya...
1980-1990 nesli çok biçiciymiş ya...