27 Eylül 2010 Pazartesi

Minareler süngümüz; Cami avluları podyumumuz!

Tayyip Erdoğan, Anayasa değişiklikleri halk oylamasında kabul edildikten hemen sonra yeni bir Anayasa için herkesin çalışmalara başlamasını istedi hatta ABD’deki başkanlık sistemini savunmasıyla bilinen Burhan Kuzu’ya alenen talimat bile verdi.
Erdoğan, ısrarla Yeni Anayasa’yı genel seçimlerden sonra oluşacak parlamentonun yapabileceğini söylerken, Kemal Kılıçdaroğlu, “Elimizi tutan mı var, hemen yapalım” diye cevap verdi ve dokunulmazlıkların yeniden düzenlenmesi ve seçim barajının düşürülmesi ile ilgili Anayasa maddelerinin hemen değiştirilebileceğini söyledi. Bu iki konudan rahatsız olan Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu samimiyetsiz bulduğunu ifade edince, o da “Gerekçen nedir?” diye sordu.
Erdoğan ve Kılıçdaroğlu TESK Genel Kurulu’nda aynı odada buluştu. Erdoğan, Kılıçdaroğlu’na “Başörtü meselesini devamlı dillendirdiniz, söylediniz. Bugünden tezi yok hemen adımı atalım. Hemen ekipleri kuralım, çalışmaya başlayalım” dediğini açıkladı. 

Gül’den CHP liderine övgü

ABD’deki temaslarını tamamlayan Gül, dönüş yolunda önemli açıklamalarda bulundu. Atlantik üzerinde Gül, HSYK’ya atamadan, görev süresi, başkanlık sistemine kadar soruları cevapladı
Cumhurbaşkanı Gül, DGM’lerle özel yetkili mahkemeler arasındaki tek farkın üniforma olduğunu söyledi.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılıp yerine özel yetkili mahkemeler kurulurken kendisinin başbakan olduğunu hatırlatan Gül, bu konuda şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu mahkemeler kurulurken hukuk danışmanlarım ‘Bu yetkiler çok fazla’ diyerek kaygılarını dile getirdiler. Ancak bazı kurumlar, ‘Bunlar çok önemli’ diye bastırdılar.
Güzel de DGM’lerin sadece insanları değişti, üniformları çıktı. Bütün bunlara bakmak lazım.”
Dosya:http://91.93.103.35/icerik/100927-114435-erg.jpg







Amerika’dan dönüşte Cumhurbaşkanı Gül ile iç politika ağırlıklı bir söyleşi yaptık. Sorularımız ve Gül’ün cevapları şöyle:
• Referandumdan sonra siyasi hava yumuşadı izlenimi var. Ne diyorsunuz?
Böyle olması lazım... Siyaset bütün enerjisini karşılıklı mücadeleye değil ülke için de harcamalı. Buna ihtiyaç var. Kutuplaşma seçimlerde oluyor, ama seçimden sonra geçmesi lazım. Hiçbir zaman onarılamaz bir yara gibi görmedim. İddialı seçimlerde bu hep böyle olur. İnşallah olacak. Türkiye’nin geleceğine olan inancım her zamankinden kuvvetli.

Hz. Muhammed ve Türkler


hasandemir54@hotmail.com

Kırk yılını, “Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler” bahsine vakfetmiş Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı aynı isimli eserinin “Osmanlı Türkleri” bölümünde, “İşte Hz. Peygamber’in Sahabeden Yüseyr b. Câbir’den gelen uzun bir hadisi ve o hadiste tasvir ettiği savaş sahneleri” dedikten sonra, “Müslümanların koca bir Haçlı zihniyetine karşı yaptıkları” bir harbi anlatan o ünlü Hadisi nakleder:
“İşte o harplerinizde Müslümanlar ölüm için bir öncü fırka kuracak, ta gece aralarına girinceye kadar çarpışacak, hiçbir taraf galip gelemeyecek ve öncü fırkalar bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için tekrar bir öncü fırkası daha kuracak, gece aralarını ayırıncaya kadar çarpışacak, onlar da, bunlar da, hiçbiri galip gelemeyecek, bu fırka da bitecektir. Daha sonra Müslümanlar ölüm için yine bir öncü fırka teşkil edecek, öyle ki galip gelmedikçe geri dönmeyecekler ve akşama kadar çarpışacaklardır. Nihayet onlar da bunlar da geri dönmeyecek, hiçbiri galip gelemeyecektir.

Öcalan’dan Mandela çıkar mı?

Hükümetle BDP arasındaki görüşme, muhalefet cephesinin ortanca partisi tarafından “sert bir dille” eleştirilmişti, biliyorsunuz.
Sert açıklamaların aranan ismi Oktay Vural “Anayasanın, PKK’nın istekleri doğrultusunda masaya yatırıldığını”, görüşmeye katılan isimlerin (Cemil Çiçek’in, Sadullah Ergin’in filan), “ellerinde Öcalan’ın yol haritasıyla” PKK’yla direkt müzakereye başladıklarını ileri sürmüştü.
Bunları biliyorsunuz ama küçük bir hatırlatma yapmakta yarar gördüm...
Konu şu:
Oktay Vural’ın açıklamasından da anlaşılacağı üzere, MHP, Meclis’teki Kürt partisini (yani BDP’yi), sadece PKK’nın sözcüsü değil, bizatihi “PKK’nın kendisi” olarak görüyor.
Böyle midir?
Bunun cevabını, anayasa değişikliği oylamasında ve referandum sürecinde MHP’yle ortak hareket eden, daha doğrusu MHP’yi hiç üzmeyen BDP’nin şahin Eş Başkanı Selahattin Demirtaş versin.
Burada, sert açıklamaların aranan ismi Oktay Vural’a da açıklama hakkı doğuyor tabii. İsterse kullanabilir...
Mahut paket parlamentoda görüşülürken boykotçular arasında BDP de vardı. Hatta BDP, direkt kendisini ilgilendiren “parti kapatma konusu” müzakere edilirken Meclis’e girmeyerek maddenin paketten düşmesini sağlamış, zımni ortağı MHP’nin memnuniyetine memnuniyet katmıştı.
Demek ki MHP, anayasa değişikliği oylamasında ve referandum sürecinde “bizatihi PKK olan” partiyle işbirliği yaptı.
Böyle mi okumalıyız?

SAADET’TEN AKP’YE BEŞ PUAN HEDİYE..

27 Eylül 2010
Başbakan seçim tarihini açıkladı.. Haziran’da sandık dedi..
Dediği anda da her kesin kafasına aynı soru düştü..
Ne olur?
Gören, tanıyan bana da soruyor; ne olur?
Elimde ölçü aleti yok.. Araştırma şirketim de yok.. Bu yüzden diyorum yüzde işini bilmem..
Tahmin et diye ısrar ediyorlar; üç aşağı beş yukarı!.
Valla diyorum bu işin üç aşağısı, beş yukarısı yok.. Şu kadarını söyleyebilirim.. AKP için ne tahmin ediyorsanız, yüzde kaç öngörüyorsanız üzerine beş puan koyun..
Beş puan!..
Neden mi?
Saadet oyları..
Erbakan Saadet’i bitirdi.. O parti daha da iflah olmaz, seçime kadar hiç olmaz.. Numan Kurtulmuş ile parti bir damar yakalamıştı.. AKP’nin tabanına hitap eden o damarla Saadet yüzde yedilere, çıkmıştı..
Kurtulmuş kalsa da gitse de fazla bir şey değişmez.. Yeni parti kursa da fark etmez.. O damar çatladı.. Yüzde yedi olsa olsa bundan sonra ancak yüzde iki olur..
Yüzde beş AKP’ye geri döner..

Polemiğin şehvetine kapılmadan yazıyorum



“TÜRK köşe yazarı”, burnundan asla kıl aldırmaz.

En liberali de böyledir, en ulusalcısı da... Mehmet Barlas’ı da böyledir, Emin Çölaşan’ı da...



Tahammülsüzdürler. Eleştiriye hiç gelmezler. Sıkıştırıcı sorulardan hazzetmezler. Sözlerinin üstüne söz söylenmesine rıza göstermezler. Özeleştiri yapmazlar.
İşte Mehmet Barlas!
Burnundan kıl aldırmaya yanaşmıyor. Kendisini özeleştiriye mecbur bırakan bir soru karşısında hemen çirkinleşebiliyor. Lakap takıyor. Araya patron isimlerini sokuşturuyor. Sınıf ayrımcılığı yapıyor.
* * *
Aslında Mehmet Barlas’ın durumu o kadar da “facia” değil.
“Her devrin adamı” olmadığını kanıtlayan birkaç delil var elinde.
Mesela... Dün kendisi yazmış, “Demirel beni susturmak istedi” falan diye...
Mesela... Ben tanığım: 28 Şubat’ta direndi ve işinden oldu.
Polemiğin şehvetine kapılmadan şunu yazabilirim:
“Mehmet Barlas her devrin adamı değildir, bazı devirlerin adamıdır”.
* * *

Çıkar o cübbeyi

Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Pircan Barut Emre, çok sevdiğim, “canım kardeşim” dediğim çok değerli bir savcıdır.
Tıpkı Ali Çakır gibi...
Sağ olsun, beni hiç hayal kırıklığına uğratmıyor, önüne gelen her suç duyurusunu davaya dönüştürüyor, suç duyurusu olmazsa durumdan vazife çıkarıp resen dava açıyor, baktı zaman darlığı var ifademe bile başvurmuyor.
Sakın ola, Ergenekon yazılarımdan dolayı kıymet bildiğini sanmayın, maşallah yurdun her herhangi bir bölgesindeki vakayla ilgili yazılarımı bile takip edip mahkemenin yolunu tutuyor.
Enerji Bakanı Taner Yıldız’a yumruklu saldırıyla ilgili yazım bile ifademe gerek duyulmadan dava konusu yapıldı. Bütün televizyonların canlı yayın yaptığı konu, bana gelince soruşturmanın gizliliğini ihlal olarak görüldü.
Sakarya Emniyet Müdürü Faruk Ünsal ile ilgili iddia bile hakkımda “hakaret” davasına dönüştü. Ünsal cezaevinden mahkemeye gidip ifade verdi, bizim avukat çıldırdı, “Hakaret bunun neresinde, cezaevinden gelmesi bile her şeyi anlatmıyor mu?” diye sordu.
Canım savcım...

Bitir beni Kemal

Çok tartışılmış bir konudur efendim (kötü yazarlar lafa böyle girerler)... Serbest Fırka meselesi.
Bunun gerçek bir muhalefet hareketi mi olduğu, yoksa bir "muvazaa" partisi mi sayılması gerektiği çok tartışılmıştır. (Eee, senin fikrin ne?)
Bir yoruma göre, Atatürk "şöyle ikinci bir parti kurdurayım da kimler bana karşı, dökülsünler ortaya, bir göreyim" demiştir... Sonra canlarına okumak üzere...
Kimisi de, "memlekette CHP'ye karşı öyle büyük bir tepki vardı ki, Atatürk ikinci bir partiye izin vermekten başka çare bulamadı" der...
Kimi şaşkın da bu partiye izin verilmiş olmasını "Atatürk'ün ve İnönü'nün aslında ne kadar demokrat olduklarının" kanıtı sayar! (Kapanmasına ne diyor?)

25 Eylül 2010 Cumartesi

İsrail'i sevenlere...

31 Mayıs'ta İsrail ordusu Mavi Marmara gemisine saldırdığında bildik bazı kişi ve çevreler inanılmaz bir şekilde gemide dalgalanan Türk bayrağı ve ölen 9 Türk vatandaşını görmemezlikten gelerek bu saldırıyı haklı göstermek ya da gerekçelendirmek için yoğun çaba harcadı.
Sanki bu ülkenin insanı değiller.

Neyse ki ; bu kişi ve çevrelere ilk tokat BM İnsan Hakları Konseyi'nden geldi.
Konseye bağlı özel komisyon saldırıyla ilgili  raporunu çarşamba günü açıklayarak İsrail'i gaddarca vahşet uygulamakla suçladı ve hiçbir neden ya da gerekçenin bu vahşeti meşru gösteremeyeceğini vurguladı. Raporun detaylarıyla ilgili olarak gazete, televizyon ve internet siteleri ayrıntılı bilgiler verdiği için bunları tekrar anlatmanın bir anlamı yok. Kaldı ki; İsrail'in vahşeti ya da uluslararası hukuka saygısızlığını kanıtlamak için bu rapora zaten gerek yoktu. Çünkü İsrail'in saldırganlığı ya da uluslararası hukuka saygısızlığını tescil eden   onlarca BM kararı vardır. Geçen yıl BM İnsan Hakları Konseyi ünlü Goldstone raporunu kabul ederek İsrail'in Gazze saldırısı sırasında savaş suçu işlediğini ve soykırıma varacak kadar katliam yaptığını ilan etti.
İsrail; Goldstone raporundan ders almış olsaydı Marmara saldırısını gerçekleştirmezdi. Gazze saldırısını haklı göstermeye kalkışanlar ya da bu saldırıya gerekçe bulma yarışına girişenler olmasaydı, belki de İsrail bunların bu davranışından cesaret alarak 9 Türk vatandaşını bilerek ve seçerek öldüremeyecekti.

Ama yapılacak bir şey yok.

Fatma Gül'ün suçu yok

Ertuğrul Özkök Genel Yayın Yönetmenliği'ni bırakalı beri "farklı" yazmaya başladı.
Yazdıkları ile bazen geçmişi ele veriyor gibi geliyor bana.
Gelin dünkü yazısına bakalım.
Özkök, Abdullah Öcalan Mülkiye'yi bitirdikten sonra dağa çıkmasaydı ne olurdu diye tahminlerde bulunmuş.
Bu varsayımlardan biri şöyle:
"Atak çocuktur! Bir ihtimal, alnına "dönek" yaftasının yapıştırılacağı bazı mahallelere sürüklenirdi.
Dünün ayıplanan, ezilen; bugünün ise muktedir ve ezen; dünün mazlum, bugünün en zalim "en mutena semtlerine."
Mesela Oral Çalışlar, Cengiz Çandar veya Şahin Alpay'ın komşusu olabilirdi.
Sittinsene muhalefette, azınlıkta kalmanın hıncını alır, çoğunlukta olmanın keyfini çıkarır, tahakkümün karşı konulmaz hazzını sonuna kadar tadardı."
Bu şu demek değil mi?

Türkiye’nin gurur günü

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hayatının en keyifli günlerini yaşıyor.
Türkiye’nin dünya siyasi arenasında gücünü hissettirmesine, söz sahibi olmasına hem katkıda bulunmuş, hem de bizzat tanıklık etmiş olmasının rol oynuyor.
Perşembe günü Türkiye, Birleşmiş Milletler tarihinde bugüne kadar sadece 5 kez yapılan Güvenlik Konseyi Zirvesi’ni topladı ve bu toplantıya başkanlık etti.
“Barışı inşa etmek, korumak ve önleyici diplomasi” konulu zirveye 10 devlet ve hükümet başkanı katıldı.
Abdullah Gül’ün konuşmasının ardından katılımcılar söz aldı ve oybirliği ile bir “başkanlık açıklaması” üzerinde uzlaşıldı.
Cumhurbaşkanı Gül’ün deyimiyle, bu açıklama BM için “Kanun Hükmünde Kararname” niteliğinde yani bağlayıcı.
Gül, zirvede konuşan ve Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olmayan liderlerin BM’nin mevcut yapısına ağır eleştiriler getiren çok güzel konuşmalar yaptığını söyledi.
BM’nin 1945 yapısına uygun bir sistem getirdiğini vurgulayan konuşmacıların “Artık dünya değişti, 1945’in koşullar mevcut değil. Bu yapı bugünkü dünyaya uygun değil” eleştirileri getirdiklerini belirtti.
Böyle bir zirve düzenlemek kolay değil. 2009’da Amerika’nın yaptığı zirveden hemen sonra böyle bir işe girebilmek gerçekten Türkiye’nin dünyadaki gücünü ve yerini gösteriyor.
Türkiye bu zirvenin hazırlıklarına aylar önce başladı, davetlerini yaptı, temayı bildirdi ve büyük destek gördü.
Zaten zirve sonunda tüm liderlerin Cumhurbaşkanı Gül’e teşekkürleri iletmesi sadece zirvenin düzenlenmesinin değil, elde edilen sonucun yarattığı memnuniyetin de bir göstergesi.
BM bugün barışı sağlayıp savaşı engelleyecek bir yapıda değil.
Bu, zirvede konuşan ABD Dışişleri Bakanı Clinton tarafından da kabul edilen bir gerçek.
Gül, zirveyle ilgili olarak “Bu toplantı amacına ulaştı. Kapanışta, ya bu mekanizmayı değiştirceğiz veya savaşmaya devam edeceğiz, dedim” bilgisini verdi.
Cumhurbaşkanı, bundan sonra Türkiye’nin eline böyle bir fırsatın geçip geçmeyeceğini bilmediğini belirtti ve “Bu zirve, Türkiye’nin dünya siyasetindeki gücünün göstergesi. Aday olduğumuzda istihza ile karşılayanlar oldu ama bugün böyle bir zirve yapma cesareti gösterdik” dedi, ayrıca “Güvenlik Konseyi’ndeki görev süremiz doldu ama 4-5 yıl sonra tekrar burada olacağız. Artık 65 yıl beklemek yok” diye ekledi.
Cumhurbaşkanı Gül, Birleşmiş Milletler oturumunda yaptığı konuşmayı da çok dikkatli hazırladığını belirterek, “Önemli olan burada gerçeği söylemek, içinde saklamak değil. Öyle bir konuşma yaptım kanaatindeyim” dedi.
Gül bu konuşmanın ardından çok sayıda liderden tebrik aldığını da belirtti.
PKK NİYE ORADA
Obama’ya bu konuda yardımlaşma olduğunu ancak “Bunun yetmeyeceğini” söyleyen Gül, görüşmenin bu bölümünde Obama’ya anlattıklarını şöyle özetledi:
“PKK’yı sadece Türkiye için tehdit sanırsanız yanılırsınız dedim. Irak için de tehdit. Yarın asıl onlara tehdit. Stalinist bir örgütlenmesi olan bir örgüt bu.”
Obama’nın “İnanki daha çok yardım edeceğiz” sözü verdiğini belirten Gül, “Believe me (Bana inanınki) biz bu işi ciddiye alıyoruz” sözü verdi ve “Bu PKK niye var orada?” diye sordu; “Çünkü vakum var. Doldurulmadıkça daha çok tehdit olacak cevabı verdim” dedi.
ORTADOĞU’DA DENGE

Tek soruda neler yıkıldı


MEHMET Barlas’a lakap takmadım, hakaret sözcüğü kullanmadım, küçümsemede bulunmadım.


Sordum, sadece sordum:
“Sen 12 Eylül’ün darbeci lideri Kenan Evren’i evinde ağırladın mı, ağırlamadın mı?”
Cevap geldi:
“Sentetik Türk... Çakma Nişantaşılı... Kenarın dilberi... Cahil... Mütecaviz...”
Darbeci general ile dostluğu anımsatılınca...
Bizim Mehmet Barlas’ın o meşhur kibarlığı, nezaketi, anlayışlılığı, tahammülü yıkıldı gitti.
Demek ki “beyefendi”nin nezaketi, tek soruda yıkılacak cinsten bir nezaket imiş.
* * *
Mehmet Barlas, dünkü yazısında Kenan Evren’i evinde ağırladığını kabul etmiş.
“Evet, ağırladım” diyor.
Ardından da şunları yazıyor:
“Kenan Evren benim evime 1989’un yazında Cumhurbaşkanı iken geldi. Aynı eve daha önce Turgut Özal Başbakan olarak, aynı yılın kışında da Cumhurbaşkanı olarak geldi. Ayrıca evimde ağırlananlar arasında İsmet İnönü de, Bülent Ecevit de, Süleyman Demirel de, Necmettin Erbakan da var.”
Yani demeye getiriyor ki:
“Bizim ev, her türlü devlet başkanını ağırlar. Bu bağlamda Kenan Evren’i de ağırlayıverdi.”
İyi, güzel de Mehmet Barlas, benim anlamadığım şu:
Senin evinin, bütün devlet başkanlarını ağırlamak gibi bir yükümlülüğü mü var?
Hani Kamerun Cumhurbaşkanı falan olursun da, “Falanca devlet adamını neden ağırladın evinde?” diye sorulduğunda, “Ne yapayım birader, protokol icabı...” dersin.
Bir gazeteci olarak senin bu türden bir protokol zorunluluğun mu var?
Kenan Evren’e “Sen bir darbecisin... Gelme evime...” diyemedin mi?
Bir gazeteci, hiç de zorunlu olmadığı halde her gelen lideri evinde ağırlıyorsa, ona “her devrin adamı” denmez de ne denir?
* * *
Hakkını yemeyelim...

Adamcağızı rezil edeceksiniz

CHP nasıl kurtulur? Sorunun cevabı çok basittir ve de tek kelimedir: Kurtulmaz.
Fakat tek kelimelik yazı yazılamayacağı için de bunu açmak, uzatmak, çekiştirmek, lafın belini "köşe dolduracak kadar" getirmek zorundayız.
Şeref Oğuz'un yazı dizisini okudunuz mu? Dört gün boyunca uğraştı, "CHP ne yapmalı" sorusuna çözüm bulmak için...
Hayır, CHP medyasının zibidileri gibi amigoluk etmedi, oturdu ciddi ciddi sorunlara çözüm aradı.
CHP'ye bayıldığından değil, gazetecilik yaptığı için.
Bulduğu şöyle de özetlenebilir: CHP'nin iktidar umudu taşıyabilmesi, onu bırakın, en azından tutarlı muhalefet olabilmesi için AKP'nin yaptıklarının "üzerine" birşeyler koyması şart!
Yani öyle saçı bitmedik yetim edebiyatıyla uğraşarak, lafa laf oturtarak, laga luga ederek ya da nefret kusarak değil.

24 Eylül 2010 Cuma

Ahlaksızlık, Densizlik ve Edepsizlik Korkunç Boyutlara Ulaştı

Ahlaka, fazilete, hikmete, insan haklarına aykırı, ülkeye ve halka zararlı hiçbir şey övünç (iftihar) konusu olamaz. Böyle aykırı şeylerin reklamını yapanlar kötü insanlardır. Kötü şeylere sevinenler beyinsizdir.
Dünyanın en büyük haydudu Türkiye'den çıkmış...Siz böyle bir habere sevinir, bununla iftihar eder misiniz?
Dünyanın en fazla para kazanan fahişesi bizden çıksa, bu yüzden sevinmemiz mi, utanmamız mı gerekir?
Maalesef bazı büyük medya organları büyük kötülüklerin, ayıpların, çirkinliklerin reklamını yapıyor. Nice kötü ve utanılacak şeyleri imrendirecek şekilde topluma sunuyor.
Hepsi için söylemem ama bazı gazeteler, dergiler, tv'ler geneleve dönmüş vaziyette.
Atatürkçü geçiniyorlar... Atatürk rejiminde böylesine müstehcen, ahlaksız, şehevî yayınlar yapabilirler miydi?.. Ataları ahlaksızlığın bu kadarına izin vermez, canlarına okurdu.
Son on yıl içinde Türkiye'de büyük kötülükler olmuştur.
Birincisi: Zina, seks serbestliği, uçkur gevşekliği almış yürümüştür.
İkincisi: Alkollü içki üretimi ve tüketimi çoğalmış, memleket büyük bir meyhaneye dönmüştür. Sultanahmet'te ana caddenin kaldırımlarında serbestçe rakı içiliyor, evet sokak ortasında... Atatürk aşırı miktarda rakı içerdi ama böyle bir şeye izin vermezdi.
Eskiden kötülük yapıldığı yerde kalıyordu, şimdi tv'ler vasıtasıyla her eve, her yere girmiş vaziyette.
İş o raddeye geldi ki, tv dizilerinden birinde cinsel sevişme sahnesi varmış, oyuncular gerçekten seviştiler mi, yoksa film çekilirken aralarına yastık koydular mı tartışması yapılıyor.
İslam dini insanların gizli ayıp, günah ve kusurlarının araştırılmasına izin vermez. Böyle bir araştırmaya tecessüs denilir, Kur'an bunu yasaklamaktadır. İslam dininin kabul etmediği, önlenmesini istediği kötülükler alenen, açıkça, küstahça, övünerek işlenen günahlardır. Zamanımızda birtakım derin güçler vatandaşların gizli ayıplarını araştırıyor, açıkta yapılan fısk ve fücuru normal karşılıyor.
Bugünün Türkiye'si bir Fâciristan'a dönmüştür. Ahlaka aykırı bütün fısklar, fücurlar, günahlar, isyanlar, edepsizlikler, densizlikler, kötülükler, çirkinlikler açıkça ve küstahça işlenmektedir.
Bu konuda ülkemiz eski Sodom ve Gomore'yi, Roma ve Bizans'ı geride bırakmıştır.
Türkiye Müslümanlarının büyük kısmı bu açıkça ve küstahça işlenen günah ve kötülüklere seyirci kalmakta, gereken emr-i mâruf ve nehy-i münker vazifesini (yasal sınırlar içinde) hakkıyla yapmamaktadır.
Haddim olmayarak hatırlatıyorum:
Bunun sonu büyük bir felâket ve azaptır. Emr-i mâruf ve nehy-i münker yapılmazsa azap sadece azgınların ve kudurmuşların üzerine değil, genel gelir, kurunun yanında yaş da yanar.
Bu satırları yazmak bana terettüp etti (üzerime vazife olarak düştü).
*(İkinci yazı)

Müslümanlığımıza Müslümanlık Katmak...

Ben bir hainim

Emekliliği döneminde sergilediği üstün gayretle “Ergenekon davası sanıklığına” kadar yükselen bir değerli general, kendisi gibi düşünmeyen herkesi “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olmakla” suçlamıştı...
Sezen Aksu’ya “vatan haini” diyen general hani...
Demek ki Kürtçe, Rumca ve Ermenice şarkı söylemek de “hıyanet” kapsamında görülüyor cennet vatanımızda.
Esasında “içe kapanmacı” ideolojilerde böyle şeyler yadırganmaz. Ortada “kurtarılacak” bir memleket varsa, mutlaka hainler ve bu hainlere karşı savaşan yurtseverler de bulunacaktır...
Değerli general, “bu hainlerin yeni yetiştiğini, başka hiçbir ülkede böyle vatanını satan kişilere rastlanmadığını” söylüyordu ama azıcık tarih karıştırmış olsaydı, bu bilginin yanlış olduğunu görecekti.
İstiklal Mahkemesi uygulamalarını hatırlatmak istemiyorum...
Daha yakın örnekler var.

Mütecaviz cehalete karşı bazı zihin açıcı çözümler

Hürriyet'te Ahmet Hakan'ın portörü Ertuğrul Özkök'ün yazısının bile sansürlendiği günde, o "Neden herkes bana çakma Nişantaşlı diyor"un derdine düşmüş.
Sonra da yine bana bulaşmış, sorular sormuş:
- Söyle... 12 Eylül'ün zulüm günlerinde sen Kenan Evren'i evinde ağırladın mı, ağırlamadın mı?
Daha önce de "Mütecaviz cahil" olmanın sonuçlarını anlatmaya çalışmıştım.
- Söyleyeyim. Kenan Evren benim evime 1989'un yazında Cumhurbaşkanı'yken geldi. Aynı eve daha önce Turgut Özal Başbakan olarak, aynı yılın kışında da Cumhurbaşkanı olarak geldi.
Tabii dahası var.
O eve daha sonra 28 Şubat döneminde Ahmet Hakan da geldi.
Hâlâ arkadaşım olan diğer meslektaşlarımla, ev faslını o da dinledi.
Bir gazetecinin evinde ağırladığı insanların hesabını o evde ağırlananlar tutmaya başladığı zaman, sadece Nişantaşlılık değil, saygı, görgü, terbiye gibi kavramlar da "Çakma" olmanın kapsamına girmez mi?
Ayrıca "Evimde" ağırlananlar arasında İsmet İnönü de, Bülent Ecevit de, Süleyman Demirel de, Necmettin Erbakan da var.

Atatürk sağ olsaydı

Son yıllarda patır patır ortalığa dökülen "karanlık adamlar" başlıca üçe ayrılıyorlar.
Bir: Edepsizlenenler, bağırıp çağıranlar, duruşmalarda hâkime ve savcıya sert çıkanlar, posta koyanlar, tehditler savuranlar... Yani, zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışanlar... Bunların içinde üç günlüğüne açlık grevine yatıp kimsenin iplemediğini görünce dönüp karavanaya yumulanlar da var.
İki: Kalbi sıkışanlar, tansiyonu çıkanlar, şekeri yükselenler, prostatı azanlar... Bunlar da kendi aralarında "doğal nedenlerle" kendiliğinden hastalananlar ve "arkadaş yardımıyla ayağı kayanlar, merdivenden düşenler, mikrop kapanlar" falan olarak ayrıca ikiye ayrılırlar. Ne hikmetse birdenbire "hafızasını kaybedenler, yediği hiçbir herzeyi hatırlamayanlar" olarak diğer bir alt grupları da vardır.
Üç: Utananlar, sıkılanlar, "onurlu" bir yol olarak intiharı seçenler...
Suç işlemek serbest ama sıkıyı görünce şakağına tabancayı dayamak onurlu sayılıyor. Erkekçe ve açık seçik "evet, ben bunları yaptım" ya da "şu, şu, şu kişiler azmettirdi" demek onurlu sayılmıyor. Kol kırılacak, ille yen içinde kalacak.

‘Cami yakılır mesela...’

Dün yazıya başlamak için... Hükümet ile BDP görüşmesinin bitmesini ve açıklamaların yapılmasını bekledim. Bu görüşme ertesinde... Silahların bırakılması, af koşullarının neler olabileceği...
...anadilde eğitim gibi konularda devlet katında yapıldığı söylenen “nitelikli müzakerelerin” belki bu kez başarıyla sona erebileceği yolundaki umudumda olumlu bir kıpırdanma oldu.
“Savaş lobisinin” biran önce yenilgiye uğratılmasını en ileri düzeyde bir enerji ve içtenlikle bir kez daha diledim...
***
İçimi açan...
Bende, nitelikli, oksijeni bol, uygar bir mekâna gelmişim hissi uyandıran demeç de Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’dan geldi.
Tophane’deki, kimilerinin anlaşılmaz bir gayretle masum ve makul göstermeye çalıştığı galeri baskınındaki şiddeti kınayan Günay’ın, “hepimiz farklı kültür ve inançlara mensup olabiliriz ama birbirimize saygılı olmalıyız” dediğini...
Ve “kimse Anadolu yaşantısını İstanbul’a dayatamaz” vurgusunu yaptığını sevinçle izledim.
***

Namuslu olacaksak



BİR köşe yazarı “27 Nisan Muhtırası”na destek çıkmış ise, yazarlık meşruiyetini yitirir imiş.

Star Gazetesi’nin liberal yazarı Eser Karakaş böyle diyor.



* * *

Madem namuslu olacağız.

Madem hakkaniyet duygusunu yitirmeyeceğiz.

O zaman Eser Karakaş’a soralım:

Eğer 27 Nisan Muhtırası’na destek çıkan bir köşe yazarı, “yazarlık meşruiyeti”ni yitirmiş oluyor ise...

O “Muhtıra”yı kaleme alan General’e madalya takan ve General’in altına süper lüks otomobil çeken Başbakan’ın durumu ne olur?

* * *

Bir Başbakan, kendisine muhtıra veren bir General’den hesap soramıyorsa...

Bir Başbakan, kendisine muhtıra veren bir General’e madalya takıyorsa...

Bir Başbakan, kendisine muhtıra veren bir General’in altına pahalı araba çekiyorsa...

Ve o Başbakan, bütün bunlara rağmen “demokrasi kahramanı” olabiliyorsa...

27 Nisan Muhtırası’na destek çıktığı iddia edilen köşe yazarı, neden meşruiyetini yitirmiş olsun ki?

Ama durun bir dakika!

20 Eylül 2010 Pazartesi

Patlayan mayınların sorumlusu kim?

Hakkâri'nin Geçitli köyü yakınlarında meydana gelen mayın patlaması, gene kafaları karıştırdı. Normal bir ülkede, herkes, ağız birliği etmişçesine, "Eylemin sahibi PKK" derdi. Ama şimdi farklı sesler çıkıyor. Çünkü Türkiye, geçmişte, buna benzer çok sayıda provokasyonla karşı karşıya kaldı. Bu yüzden bir türlü emin olamıyoruz. Her şeyden önce, 20 Eylül'e kadar devam edecek bir eylemsizlik kararı varken, neden birdenbire yola mayın döşenerek 3'ü çocuk 9 sivilin ölmesine meydan verilsin? "PKK, Geçitli köylülerini cezalandırmak istedi" deseniz, o da değil. Köy, boykota iştirak etmiş. Anadolu Ajansı "Derin PKK"dan söz ediyor. Mayını, Murat Karayılan ile rekabet eden sertlik yanlısı Fehman Hüseyin'in adamı Bedirhan Abo patlatmış. Bu ihtimal doğruysa, eylem Apo'ya rağmen gerçekleştirilmiş demek. Peki "Derin PKK'yı" birileri kullanmış olabilir mi? Ve bu tez ne ölçüde doğru?
Patlamadan sonra, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak'ın, Cemil Çiçek ve Sadullah Ergin'le randevuları olduğunu öğrendik. Tabii kanlı eylem yüzünden randevu iptal edildi. Eylem "Derin PKK"nın eseriyse, randevu niçin iptal ediliyor?
Türkiye, benzer provokasyonlar yaşadı.