Krizlerin sonuçlarını krizlerin nedeni zannetmek, sade biz Türklere özgü bir kitlesel yanlış algılama biçimi değil ki.
Yunanistan'daki ekonomik krizden çıkabilmek için kuşak sıkma önlemleri uygulayan Papandreu hükümetine karşı kitlesel eylemlerle tepki koyan Yunanlıların, olayı sebep-sonuç ilişkisi içinde algılayamadıklarını Herkül Millas Zaman'daki yorumunda özetle şöyle anlatmıştı:
- Yunanistan'dan şu an istenen borcunu ödemesi değildir; bütçe açıklarını dengelemesi, ekonomik sistemini çağdaş ve rekabetçi kılması, gerekli yapısal dönüşümleri yapmasıdır. İstenen artık ürettiğinden fazlasını tüketmemesidir.
- Ayrıca yapılması gereken ve yapılmamış olan, gereğinden çok kabarık olan - en büyük dert- devlet sektörünün küçülmesi ve memurların sayısının azaltılmasıdır. Son on yıllarda birçok işkolu ve çalışanları da özel haklar ve ayrıcalıklar elde etmişti.
Sonuç mu sebep mi?
23 Haziran 2011 Perşembe
Tayyip Erdoğan öğretmen adaylarına kulak versin
Öğretmen adayları, Tayyip Erdoğan'a güveniyor ve onun vaatlerden haberi olmadığına inanıyor. "Sorunlar teknik bir nitelik taşıdığı için, Milli Eğitim Bakanlığı bürokrasisi, Başbakan'ı yanlış yönlendiriyor" düşüncesindeler. Bu yüzden, Tayyip Erdoğan'ın yazımı dikkatle okumasını rica ediyorum. Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, 14 bin 277 sözleşmeli yerine, yeni öğretmen atanacağını söylemiş birçok kere. Hem Karaman'da, hem Samanyolu televizyonunda, açık beyanları mevcut. Meclis kürsüsünden de "2011'de 55 bin öğretmen atanacağını" belirtmiş.
2 milyon 826 bin PKK esiri!
12 Haziran 2011 seçimlerine kadar bazıları AK Parti'ye oy verenlerin özgür akılları ile bu eylemi gerçekleştirdiklerine inanmadı.
Onlara göre bu kişiler satılmışlardı.
Oylarını bir kilo pirince, bir çuval kömüre, bir çeyrek altına satan...
Bidon kafalılar...
Aptallar...
Göbeğini kaşıyanlardı!
Bu tür kişilerin sayısı 12 Haziran'da 21 milyona dayanınca söz konusu kişiler (11 milyon kadar!) önce kısa bir şok geçirdiler, sonra kendi artan oylarına baktılar, sonra 21 milyon oya baktılar ve "şakırt" diye düştü!
Ne düştü?
Jeton...
Bu kadar insanın oyunu iki kilo bulgura satmayacağına sonunda inanıldı. Hayal kırıklığı yaşansa da eskisi kadar gerginlik hissedilmemeye başlandı.
"Demokrasi galiba böyle bir şey" diye kendi kendine ikna süreci başlatıldı.
Ama iş işten geçti. İktidar olmak imkânsız değil ama çok zor. Çünkü AK Parti'yi AK Parti yapan ilk başta kendisi değil kendi halkını "satılık" sanan bu zihniyet!
AK Parti zaman içinde bu "yasakçı" zihniyet sayesinde özgürlüklerden yana söylemiyle, yaptıklarıyla geleceğin seçmeni için bile daha çekici hale geldi.
DOLARIN YÖNÜ NEREYE?
Faiz artışı isteyenler sıcak paracılar
Dolar 1.63 TL oldu. Eğer sıcak paracıların bekleyişi doğrultusunda Merkez Bankası dün faiz artırımı kararı alsa idi, dolar fiyatı 1.60’ın altına bile inerdi.
Bundan sonra ne olur? Sıcak paracıların ve de sıcak paracılara destek veren duruma düşen “akademisyen”lerin ortalığı karıştırmasına karşı Hazine ve Merkez Bankası neler yapacaktır?
Yaşayarak göreceğiz.
- Faizin artmasını sıcak paracılar istiyor. Faiz artarsa, ülkeye daha fazla sıcak para girecek. Bunun sonucunda dolar fiyatı yükselmeyecek. Sıcak paracılar hem faizden kazanacak hem de kur riskinden kurtulacak.
- Faizin artmasını üretici, yatırımcı, ihracatçı istemiyor. Faiz yükselirse maliyetler artacak. Merkez Bankası da enflasyonu harekete geçireceğinden faizi artırmaktan çekiniyor.
İyi de, faiz artırımı isteyen bazı akademisyenlerin derdi ne? Onlar da “faiz artırımı ile ekonominin soğutulmasını” istiyor.
Ekonominin soğutulması demek üretimin, yatırımın yavaşlaması, istihdamdaki iyileşmenin durması demektir.
Herkesi korkuttuk
Dolar 1.63 TL oldu. Eğer sıcak paracıların bekleyişi doğrultusunda Merkez Bankası dün faiz artırımı kararı alsa idi, dolar fiyatı 1.60’ın altına bile inerdi.
Bundan sonra ne olur? Sıcak paracıların ve de sıcak paracılara destek veren duruma düşen “akademisyen”lerin ortalığı karıştırmasına karşı Hazine ve Merkez Bankası neler yapacaktır?
Yaşayarak göreceğiz.
- Faizin artmasını sıcak paracılar istiyor. Faiz artarsa, ülkeye daha fazla sıcak para girecek. Bunun sonucunda dolar fiyatı yükselmeyecek. Sıcak paracılar hem faizden kazanacak hem de kur riskinden kurtulacak.
- Faizin artmasını üretici, yatırımcı, ihracatçı istemiyor. Faiz yükselirse maliyetler artacak. Merkez Bankası da enflasyonu harekete geçireceğinden faizi artırmaktan çekiniyor.
İyi de, faiz artırımı isteyen bazı akademisyenlerin derdi ne? Onlar da “faiz artırımı ile ekonominin soğutulmasını” istiyor.
Ekonominin soğutulması demek üretimin, yatırımın yavaşlaması, istihdamdaki iyileşmenin durması demektir.
Herkesi korkuttuk
Kriz derinleşirken...
Benim gördüğüm:
Bir: YSK, 9 Haziran'da Hatip Dicle'nin durumuna vakıf oluyor ama adaylığı iptal "cesaret"i gösteremiyor. Çünkü daha önce bir "veto" depremi ve tornistanı yaşamış, seçimlere iki gün kala bir adaylık iptali, onu korkutuyor.
Korkmakta haksız mı? Tartışılabilir.
İki: BDP, taa 22 Mart'tan itibaren Hatip Dicle'nin cezasının onandığının, bunun seçilmeye engel olduğunun farkında. Bu sebeple aday gösterilmemesi lazım. Aday gösteriyor, YSK'nın zaafı onu cesaretlendiriyor ve seçimler olup bitiyor. YSK Dicle'nin milletvekilliğini düşürüyor.
Şimdi BDP, bastırarak sonuç almaya çalışıyor. Yasalar karşısında haklı değil ama "bastırmak" da siyasette bir yöntem haline gelmiş durumda.
Bastırmak:
Dağın hareketleneceğini bildirerek.
Sokağın hareketleneceğini bildirerek.
Meclis'e girmeme tehdidini koyarak.
Ve "ayrı Meclis" kurmakla tehdit ederek...
YSK'nın da içinde bulunduğu kurulu düzenin birçok aksayan yanı var. Anayasa aksıyor, yasalar aksıyor, kurumlar aksıyor.
Dicle neden seçildi?
Hatip Dicle meselesini tutuklu milletvekillerinin tahliyesi konusundan ayırıp tartışmak gerekiyor.
Dicle konusunda karşı karşıya olduğumuz ve gayet komplike gözüken hukuk problemini uzmanlara bırakıp, meseleye biraz daha kökten bakmaya çalışalım.
Hatip Dicle ne demiş:
"Ordunun operasyonları durmadığı takdirde, onlar da meşru müdafaa haklarını kullanırlar."
Dicle bu sözü 2007'de söylemiş. Kim bilir 2007'den bu yana benzer cümleleri kaç bin kişi, kaç bin defa söyledi... Bizzat Hatip Dicle kim bilir kaç defa bu cümlelerden daha ağır cümleler sarf etti.
Ama bizim adalet sistemimiz piyango usulü çalıştığı için, bir seferinde piyango Hatip Dicle'ye çatmış.
Şimdi bu cümlesi yüzünden yasalarımız onun milletvekilliğinin düşmesi gerektiği kanaatinde. Yani böyle bir cümle söyleyen adam halkı temsil edemez demiş oluyor.
Oysa hepimiz biliyoruz ki, Hatip Dicle o 80 bin oyu tam da o sözleri ve onun benzerlerini söylediği için aldı. Seçmenin gafleti yüzünden; yani seçmen Dicle'nin bu tür fikirleri olduğunu bilmediği için değil... Etliye sütlüye karışmayan ya da ordunun operasyonlarıyla problemi olmayan biri olsaydı bırakın 80 bin oy almayı, 8 bin oy bile alamazdı.
Kafam Türkiye kadar karıştı
YSK, Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili seçilen Hatip Dicle’nin vekilliğini, seçim öncesinde aldığı kesinleşen 1 yıl 8 aylık hapis cezası nedeniyle iptal etti ve Türkiye şu sırada büsbütün karıştı. Bölücüler “kaos” -kıyamet- sinyalleri veriyorlar. Gerçi bu kararın muhtemel bir iç savaşa sebep olacağını iddia ediyorlar. Aslında “kıyamet” kararı Apo tarafından çok önce verilmiş ve ilan edilmişti; ama şimdi YSK’nın bu kararıyla kuvvetli bir bahane daha buldular. Akılları sıra, ülkede tehlike, kargaşa arttıkça, kamuoyu ve dünya kamuoyu önünde haklı çıkacaklar...
***
***
Umutla umutsuzluk arasında
Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın serbest bırakılmaması korkunç ve beklenmeyen bir gelişme. Bunu duyar duymaz üzüntüyle, aşağıda okuyacağınız yazıyı yazdım. Korkularımı belirttim. Sonra Türkiye’nin böyle bir kaosa sürüklenmemesi için gerekli adımların atılacağı umuduna kapıldım. Yangın ne kadar büyük olursa, söndürme gayreti de o kadar güçlü olur. Bütün canlılarda bulunan bir refleks bu.
“Türkiye de kendini ateşe atmaz!“ diye düşündüm.
Dileğim, temennim ve beklentim şudur:
Üst mahkemede itirazın kabul edilmesi ve Mustafa Balbay ile Mehmet Haberal’ın, Engin Alan ve KCK davasında yargılanan milletvekillerinin de serbest kalmaları ve böylece krizin çözülmesi.
“Peki bunları yapacaklarsa yayı niye bu kadar gerdiler?” diyebilirsiniz.
Haklısınız ama belki de Hatip Dicle gerginliğini yatıştırmak için böyle bir yöntem benimsenmiştir. Daha büyük bir yangın çıkarıp, sonra söndürürseniz, ilk yangını unutturmuş olursunuz.
Bütün kalbimle bunun olmasını dilerken, olayın ilk sıcaklığı üzerine yazdığım yazıyı sizlerle paylaşıyorum:
“MİLLİ İRADE” PARMAKLIKLAR ARKASINDA
“Türkiye de kendini ateşe atmaz!“ diye düşündüm.
Dileğim, temennim ve beklentim şudur:
Üst mahkemede itirazın kabul edilmesi ve Mustafa Balbay ile Mehmet Haberal’ın, Engin Alan ve KCK davasında yargılanan milletvekillerinin de serbest kalmaları ve böylece krizin çözülmesi.
“Peki bunları yapacaklarsa yayı niye bu kadar gerdiler?” diyebilirsiniz.
Haklısınız ama belki de Hatip Dicle gerginliğini yatıştırmak için böyle bir yöntem benimsenmiştir. Daha büyük bir yangın çıkarıp, sonra söndürürseniz, ilk yangını unutturmuş olursunuz.
Bütün kalbimle bunun olmasını dilerken, olayın ilk sıcaklığı üzerine yazdığım yazıyı sizlerle paylaşıyorum:
“MİLLİ İRADE” PARMAKLIKLAR ARKASINDA
Ak Parti inşallah tutumunu gözden geçirir!
Hem Hatip Dicle olayında bu kadar katı davranacaksınız, hem BDP’ye bu kadar sırtınızı döneceksiniz, hem de Kürt sorununu çözüm rayına oturtacak yeni bir anayasa yapacaksınız barış için! Pek inandırıcı değil
Bu yazıma şöyle başlamıştım: Önce Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi...
Arkasından, CHP listesinden milletvekili seçilen Balbay ve Haberal’ın tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesi...
Ve Güneydoğu’dan gelen haberler...
BDP’nin desteklediği bağımsız milletvekillerinin bazı ‘somut adımlar’ atılıncaya kadar Meclis’e girmeme yolundaki açıklamaları...
Yani boykot!
Hava hiç hoş değil.
Siyaset yeniden geriliyor.
Bu yazıma şöyle başlamıştım: Önce Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi...
Arkasından, CHP listesinden milletvekili seçilen Balbay ve Haberal’ın tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesi...
Ve Güneydoğu’dan gelen haberler...
BDP’nin desteklediği bağımsız milletvekillerinin bazı ‘somut adımlar’ atılıncaya kadar Meclis’e girmeme yolundaki açıklamaları...
Yani boykot!
Hava hiç hoş değil.
Siyaset yeniden geriliyor.
Siyasi yasaklıyken Cumhurbaşkanı olanı da gördük biz
Hukuk “kara kaplı kitapta” yazılanları uygular mantığına başvurmadan önce. YSK, yani seçimlerin yasalara uygun bir biçimde yapılmasını sağlamakla yükümlü yargı organı, önce Hatip Dicle’nin adaylığına ses çıkarmadı. Ardından kara kaplıyı biraz daha karıştırıp, başka bir hükme sırtını dayayarak “seçilse de meclise giremez!” dedi. Ve tabi BDP’nin eline, karşısında, en azından duygusal bağlamda, karşı çıkılması zor bir malzeme verdi. BDP zaten böyle malzeme arıyor, yani canına minnet YSK’nın kararı! Amacı TBMM’de çözüm üretmek değil, Öcalan’ın İmralı’dan çıkmasını sağlamak için sür-git kavga çıkarmak, zorbalığa başvurup mağduru oynamak!
Ne var ki, bazı gerçekleri de yadsıyamayız. Geçmişte de kara kaplı kitabı havada sallayarak AK Parti kapatılmak istenmiş, ancak anayasa değiştirildikten sonra Tayyip Erdoğan bir ara seçimle Siirt’ten seçilerek meclise girebilmiş, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı da aynı kitabın sayfalarına gömülmek istenmişti. Burada da çelişki var mı? Var tabi! Şiir okumakla terör örgütü propagandası yapmak aynı şey değil. Gene de, şimdilik neyse diyip konuyu fazla uzatmayalım.
Ne var ki, bazı gerçekleri de yadsıyamayız. Geçmişte de kara kaplı kitabı havada sallayarak AK Parti kapatılmak istenmiş, ancak anayasa değiştirildikten sonra Tayyip Erdoğan bir ara seçimle Siirt’ten seçilerek meclise girebilmiş, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı da aynı kitabın sayfalarına gömülmek istenmişti. Burada da çelişki var mı? Var tabi! Şiir okumakla terör örgütü propagandası yapmak aynı şey değil. Gene de, şimdilik neyse diyip konuyu fazla uzatmayalım.
1991’de “Git” diyorlardı... 2011’de “Gel” diyorlar ama gelmiyorlar!
Olacağı buydu... Hep, “keriz”leri bol bir ülkede “kriz”ler eksik olmaz derdim ya, işte nur topu gibi bir “kriz”imiz daha oldu. Dün de yazdım; Gelin, hep birlikte YSK’nın üzerine çullanalım; “Sen ne yapıyorsun arkadaş?.. Senin görevin; milletin iradesini Meclis’e göndermektir, oligarşi safında yer alıp, kaos üretmek değil!” diyelim... Dahasını da diyelim!.. Hatta, daha fazlasını da diyelim!.. Gelin, hep birlikte YSK’yı topa tutalım, tokatlayalım, evire-çevire dövelim!.. Ama, merhum Nasreddin Hoca’nın dediği gibi, “hırsız”ın hiç mi suçu yok?.. TEK SUÇLU YSK MI? |
Egemenlik milletindir, unutmayalım
Sizi bilmem, ama şu son on gündür karşımıza çıkan hemen her şeyi hayli gecikmeli olarak yaşıyormuşuz hissine kapılıyorum.
Sanki seçimden öncesi için planlanmış olduğu halde bir sebepten sonrasına ertelenmiş gelişmeler bunlar...
Ağzımdan yel alsın; terör eylemleri daha da artar, siyasi gerilimin çapı büyürse şaşırmayacağım.
Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde bizdekine benzer tartışılmayacak sonuç doğuran bir seçimden sonra her şey yerli yerine oturur, huzur ve sükûn avdet eder, herkes önünü görür, rahatlar...
12 Haziran seçiminden sonra yaşananlara bakın: Eylemsizlik kararının uzatılmasına rağmen terör bir çok cepheden saldırmaya başladı... Birileri borsada inişler-çıkışlar yaşatmaya çalışarak belirsizlik pompalama derdinde...
Ağzımdan yel alsın; terör eylemleri daha da artar, siyasi gerilimin çapı büyürse şaşırmayacağım.
Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde bizdekine benzer tartışılmayacak sonuç doğuran bir seçimden sonra her şey yerli yerine oturur, huzur ve sükûn avdet eder, herkes önünü görür, rahatlar...
12 Haziran seçiminden sonra yaşananlara bakın: Eylemsizlik kararının uzatılmasına rağmen terör bir çok cepheden saldırmaya başladı... Birileri borsada inişler-çıkışlar yaşatmaya çalışarak belirsizlik pompalama derdinde...
Türkiye bu oyunu 1958’de 1970’de ve 1980’de gördü!
Merkez Bankası’nın dünkü faiz artırmama kararı faiz lobisinin moralini bozdu.Ama biliyorsunuz, seçim öncesinde başlayan ve cari açık bahaneli olumsuz raporlar, seçim sonrasında da JP Morgan’ın raporuyla devam etmişti. İçerde ise Yüksek Seçim Kurulu’nun kararı yalnız siyasete değil, ekonomiye de bir darbeydi. Üstelik cari açık bahaneli faiz lobisinin, uzunca süredir sürdürdüğü kampanya sonuç vermiş, cari açığın orta sınıfın araba ve konut talebinden kaynaklandığına (!) inandırılmıştık.
Bakın şimdi Türkiye dalgalı kur rejiminde olmasaydı ve biz yine, sabit kur rejimi uygulasaydık aynı çevreler, şu sıralar, bankalar kredileri kıssın, faiz yükseltsin bağrışmalarına bir de hemen devalüasyon olsun talebini ekleyeceklerdi. Türkiye aslında bu filmi bütün tarihi boyunca gördü. Borçlarınız artıyor, batacaksınız bunun için içeriyi boşverin dışarıya borcunuzu ödeyin anlayışı, bize kabul ettirilmiş ve IMF anlaşmalarıyla gelen bu dayatmalar sonrası, Türkiye’de ya darbeler olmuş ya da çok ciddi ekonomik ve siyasi krizlerle yüzyüze gelinmiştir. 1958, 1970 ve 1980 yıllarındaki devalüasyonlar, askeri darbeleri ekonomik olarak hazırlayan IMF operasyonları idi. 1958’de, 1970 ve 1980’de olanlara benzer senaryolar, değişen günümüz konjonktürü çerçevesinde, yeniden sahnelenmek isteniyor. Seçim öncesi gelen Türkiye riskli raporlarından, artık tarih olmuş CHP’yi destekleyin yazılarına kadar olan her şey, bize oynanan bu oyunu anlatıyor. Şimdi, hem dalgalı kur rejimi uyguladığımız için hem de Türkiye ekonomisinin eriştiği mali derinlik ve büyüklük nedeni ile devalüasyonla başlayan, 1958, 1970 ve 1980 operasyonlarını yapamıyorlar ama ‘içerideki’ statüko oligarşisi yoluyla siyasi istikrarsızlık yaratıp ekonomik riski yukarı çekiyorlar. Tabii buna ‘cari açık krize yol açacak’ yalanını da eklemek gerek. Bakın ne oldu; piyasanın bütün dengesini bozdular, faizler yukarı çıktı, tüketici ne yapacağını şaşırdı, borsa allak-bullak...
Bakın şimdi Türkiye dalgalı kur rejiminde olmasaydı ve biz yine, sabit kur rejimi uygulasaydık aynı çevreler, şu sıralar, bankalar kredileri kıssın, faiz yükseltsin bağrışmalarına bir de hemen devalüasyon olsun talebini ekleyeceklerdi. Türkiye aslında bu filmi bütün tarihi boyunca gördü. Borçlarınız artıyor, batacaksınız bunun için içeriyi boşverin dışarıya borcunuzu ödeyin anlayışı, bize kabul ettirilmiş ve IMF anlaşmalarıyla gelen bu dayatmalar sonrası, Türkiye’de ya darbeler olmuş ya da çok ciddi ekonomik ve siyasi krizlerle yüzyüze gelinmiştir. 1958, 1970 ve 1980 yıllarındaki devalüasyonlar, askeri darbeleri ekonomik olarak hazırlayan IMF operasyonları idi. 1958’de, 1970 ve 1980’de olanlara benzer senaryolar, değişen günümüz konjonktürü çerçevesinde, yeniden sahnelenmek isteniyor. Seçim öncesi gelen Türkiye riskli raporlarından, artık tarih olmuş CHP’yi destekleyin yazılarına kadar olan her şey, bize oynanan bu oyunu anlatıyor. Şimdi, hem dalgalı kur rejimi uyguladığımız için hem de Türkiye ekonomisinin eriştiği mali derinlik ve büyüklük nedeni ile devalüasyonla başlayan, 1958, 1970 ve 1980 operasyonlarını yapamıyorlar ama ‘içerideki’ statüko oligarşisi yoluyla siyasi istikrarsızlık yaratıp ekonomik riski yukarı çekiyorlar. Tabii buna ‘cari açık krize yol açacak’ yalanını da eklemek gerek. Bakın ne oldu; piyasanın bütün dengesini bozdular, faizler yukarı çıktı, tüketici ne yapacağını şaşırdı, borsa allak-bullak...
Krizi aşmanın adresi BDP değil Ak Parti
YSK'nın kararları ve iktidar partisinin bu kararlara karşı 'hareketsiz' halinin, ülkede neye yol açacağını görmek çok mu zordur?
12 Haziran günü tüm dünyaya parmak ısırtan bir seçim geçirdi Türkiye ve bu seçimlerin iki galip çıkarttığında neredeyse herkes ittifak etti: Ak Parti ve BDP.
Aradan topu topu 11 gün geçti ve daha TBMM açılmadan, seçim sonuçları 23 Haziran günü iptal edilmiş oldu.
Diyarbakır’da toplanan BDP destekli seçilmiş bağımsızlar, Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesine ilişkin YSK kararı ve KCK davası tutuklusu seçilmiş beş arkadaşlarının milletvekilliğinin engellenmesi üzerine TBMM’ye katılmama kararı aldılar.
YSK’nın Hatip Dicle kararının ‘kaosa davetiye çıkartmak’ olduğunu düşünen ve belirten çok kişi oldu. Bağımsızların –şuna BDP diyelim- Meclis’e katılmama ihtimali üzerine önüne gelen ‘sağduyu’ çağrısı yaptı.
Ama sonuç olarak BDP’liler, DTK’nın (Demokratik Toplum Kongresi) bir gün önceki tavsiye kararına uyarak TBMM’ye gelmeme kararını aldılar.
Ne yapmalıyız şimdi?
Aradan topu topu 11 gün geçti ve daha TBMM açılmadan, seçim sonuçları 23 Haziran günü iptal edilmiş oldu.
Diyarbakır’da toplanan BDP destekli seçilmiş bağımsızlar, Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesine ilişkin YSK kararı ve KCK davası tutuklusu seçilmiş beş arkadaşlarının milletvekilliğinin engellenmesi üzerine TBMM’ye katılmama kararı aldılar.
YSK’nın Hatip Dicle kararının ‘kaosa davetiye çıkartmak’ olduğunu düşünen ve belirten çok kişi oldu. Bağımsızların –şuna BDP diyelim- Meclis’e katılmama ihtimali üzerine önüne gelen ‘sağduyu’ çağrısı yaptı.
Ama sonuç olarak BDP’liler, DTK’nın (Demokratik Toplum Kongresi) bir gün önceki tavsiye kararına uyarak TBMM’ye gelmeme kararını aldılar.
Ne yapmalıyız şimdi?
Seçim barajı hepten kalkamaz
Peki kardeşim, madem seçim havasından çıkmak istemiyorsunuz (yenilen pehlivan sathı-ı maile doymuyor), sürdürelim de sizi mutlu edelim.
Kazananlardan da meclise girmeme tehditleri, ara seçim fısıltıları falan... Peki, seçime dönelim.
İsterseniz CHP içindeki soytarılıklara bile döneriz, keyif sizin.
Kafanızı oldum olası kurcalayan "baraj" meselesine gelelim mi?
"Yüzde beş" deyip durdunuz yıllarca.
Aklınız sıra baraj yüzde beşe düşerse irili ufaklı bir sürü parti meclise dolacaktı, bunun da AKP'ye büyük zararı dokunacağından oyları kırılacak, yeterli koltuk sayısına ulaşamayacaktı... Ardından da, gelsin Koç Holding'in ve onun basın uşaklarının istediği "zayıf koalisyon" dönemi!
Çünkü iktidar partisi kendi ayağına kurşun sıkacak kadar basiretsizdi (Ecevit'in "kendi kendimize intihar ettik" şeklindeki muhteşem vecizesini hatırlayalım!), demokrasi isteriz teranesiyle onu böyle köşeye sıkıştıracaktınız aklınız sıra...
Baraj düşmedi ama sizin ittirdiğiniz partilerden hiçbiri de yüzde ikiyi bile bulamadı. Dolayısıyla, "tüh be" diyecek haliniz de kalmadı.
Kazananlardan da meclise girmeme tehditleri, ara seçim fısıltıları falan... Peki, seçime dönelim.
İsterseniz CHP içindeki soytarılıklara bile döneriz, keyif sizin.
Kafanızı oldum olası kurcalayan "baraj" meselesine gelelim mi?
"Yüzde beş" deyip durdunuz yıllarca.
Aklınız sıra baraj yüzde beşe düşerse irili ufaklı bir sürü parti meclise dolacaktı, bunun da AKP'ye büyük zararı dokunacağından oyları kırılacak, yeterli koltuk sayısına ulaşamayacaktı... Ardından da, gelsin Koç Holding'in ve onun basın uşaklarının istediği "zayıf koalisyon" dönemi!
Çünkü iktidar partisi kendi ayağına kurşun sıkacak kadar basiretsizdi (Ecevit'in "kendi kendimize intihar ettik" şeklindeki muhteşem vecizesini hatırlayalım!), demokrasi isteriz teranesiyle onu böyle köşeye sıkıştıracaktınız aklınız sıra...
Baraj düşmedi ama sizin ittirdiğiniz partilerden hiçbiri de yüzde ikiyi bile bulamadı. Dolayısıyla, "tüh be" diyecek haliniz de kalmadı.
Kasabın bıçağını yalayan koyunlar
'Stockholm sendromu'nun tam Türkçesi bu: Kasabın kanlı bıçağını yalayan koyun gibi davranmak. Canını alacak olana sadakatle bağlanmak.
Gönüllü bir köleliğe boyun eğerek yaşamak. Tıpkı bir koyun gibi.
Peki kimdi bu koyunlar? Sorunun somut cevabı sona erdirmeye çalıştığımız yakın tarihimizde duruyor. Bu cevabı tane tane tekrarlayalım.
Devletin derinlerinde bir çete vardı. Bu çete, iktidar oyununda kullanmak için sık sık kan döküyor, adam öldürüyordu. Öldürdükleri kimdi? Öldüreceklerini, laikliğin tehlike altında olduğunu yokluklarıyla kanıtlayacak olanlar arasından seçiyordu. Nedense bunlar gönlünde CHP'den başka partiye yer olmayanlar değil miydi? Ka'len ve kalemen CHP'yi müdafaa edenler. CHP ile aynı dünyayı paylaşanlar. Şayet varsa, CHP'lilere özgü hayat biçimini benimseyenler
Peki kimdi bu koyunlar? Sorunun somut cevabı sona erdirmeye çalıştığımız yakın tarihimizde duruyor. Bu cevabı tane tane tekrarlayalım.
Devletin derinlerinde bir çete vardı. Bu çete, iktidar oyununda kullanmak için sık sık kan döküyor, adam öldürüyordu. Öldürdükleri kimdi? Öldüreceklerini, laikliğin tehlike altında olduğunu yokluklarıyla kanıtlayacak olanlar arasından seçiyordu. Nedense bunlar gönlünde CHP'den başka partiye yer olmayanlar değil miydi? Ka'len ve kalemen CHP'yi müdafaa edenler. CHP ile aynı dünyayı paylaşanlar. Şayet varsa, CHP'lilere özgü hayat biçimini benimseyenler
Hep aynı taktik: Statüko ortalıyor BDP golü atıyor
Türkiye hakikaten zor bir işi başarmaya çalışıyor: 1920'lerde kurulmuş... 1930'ların diktatörlükler çağında pekiştirilmiş bir ulus devletten... Demokratik ve sivil ilkelere göre yeniden organize olmuş bir çağdaş devlete geçmeye uğraşıyor.
Bu tarz düzen değişiklikleri, demokrasinin ve hukukun askıya alındığı devrimlerle ya da komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlarla yapılabiliyor genellikle...
Tabii bizde de bir savaş sürüyor 30 yıla yakındır ama kitaplardaki tanıma tam anlamıyla oturan bir iç savaş değil bu...
Türkiye, demokrasi ve hukuku askıya almadan dönüşümü başarmaya çalışırken, ister istemez "eski-yeni çatışması" yaşıyor.
Bu tarz düzen değişiklikleri, demokrasinin ve hukukun askıya alındığı devrimlerle ya da komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlarla yapılabiliyor genellikle...
Tabii bizde de bir savaş sürüyor 30 yıla yakındır ama kitaplardaki tanıma tam anlamıyla oturan bir iç savaş değil bu...
Türkiye, demokrasi ve hukuku askıya almadan dönüşümü başarmaya çalışırken, ister istemez "eski-yeni çatışması" yaşıyor.
Siyasi bir soru: Faizler neden yükseliyor?
Dün bütün gün, bir gözüm siyasette, diğer gözüm ise ekonomideydi…
İkisinin de ateşi yükseldikçe yükseldi…
* * *
Güneydoğu’nun bağımsız milletvekilleri, Hatip Dicle ve milletvekili seçilen diğer KCK Davası sanıklarıyla ilgili yeni ve olumlu bir gelişmeye kadar meclisi boykot etme kararı aldılar.
Bu siyasal ihtar, bölgenin Ankara ile ilişkisini kesme ihtimalini de barındırmakta…
Hatip Dicle konusu toplumsal barışı dinamitlerken, bu sefer de ilgili mahkemenin oy çokluğuyla Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay’ın tahliye talebini reddettiği haberi geldi.
MHP’den seçilen Engin Alan ile mahkeme kararı bugüne kalırken, Yüksek Seçim Kurulu da Dicle ile ilgili ‘yeniden gözden geçirme’ talebini henüz sonuca bağlamamıştı.
AK Parti ise siyasal sistemi demokratikleştirmek ve sistemin sorunlarını gidermek yerine, mevcut yapıyı sahiplenen bir ağızla rakip parti muhabbeti yapmaktaydı.
* * *
Milli irade ayaklar altında
-Nereden çıkarıyorsun; demeyin...
Çünkü bu YSK, aldığı kararlarla; BDP'nin giderek güçlenmesine hizmet ediyor.
Hatırlayınız: Önce bazı BDP'li bağımsızın adaylığını kabul etmedi.
Bunu fırsat bilen terör örgütü, milislerine emir verdi. Bunlar İstanbul'u yakarak hem hükümeti korkuttular hem de YSK’ya tükürdüğünü yalattılar. Böylece; PKK terör örgütü; moral kazandı; yandaş kazandı.
Bu tavrıyla YSK artık hukuksal bir yüksek kurum olmaktan çıktı; çok açık bir siyasal örgüte dönüştü. Kararlarını siyasi rüzgara göre değiştirebilen bir YSK'nın hukuku temsil edemeyeceği daha o zaman ortaya çıkmıştı bile...
HATİP DİCLE'Yİ TANIMIYORLAR MIYDI?
Rabbim verdikçe veriyor!
'Üstadım gelmiş geçmiş bütün buluşlar içerisinde sizi en çok hangisi etkiledi' diye.
Einstein cevap vermiş;
'Paramın zaman içinde katlanarak büyümesi!'
Yani zengin olma formülü.
Merrill Lynch'in 'Dünya Servet Raporu'na göre Türkiye'de dolar milyonerlerinin sayısı 37 bin 900'e ulaşmış.
Rabbim verdikçe veriyor...
Verdikçe veriyor.
- - -
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)