18 Haziran 2011 Cumartesi

Neresidir bu Kürdistan?


Muhteşem Yüzyıl dizisinde Kürdistan isminin sansür edildiğini ileri süren BDP'liler yine olay çıkartmışlar.
Önce çok önemli bir gerçeğin altını çizelim:
Bugünkü Türkiye-İran sınır boylarında, Kürt adıyla anılan bir kavim var olmuştur. Bunları yok saymak veya Türklerin bir kolu gibi görmek; yanlıştır.
Değişik aşiretlerden oluşan; tamamen göçebe yaşayan, tarihi kaynaklarda oldukça vahşi gösterilen bu kavmin ağırlığının olduğu bölgeye de Kürdistan denilmiştir.
Kürdistan terimi; bugünkü BDP'lilerin göstermek istediği gibi siyasi bir terim değildir; coğrafi bir terimdir.
Çünkü; Kürtler; bu tampon bölgede bir siyasal güç olarak ortaya çıkamamışlar; iki tarafa bağlı bir hayat sürmüşlerdir.

KÜRDOLOGLAR NE DİYOR?
Üstüne üstlük de bu Kürdistan terimi yeni kullanılan bir terimdir ve ortaya çıkışı da Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun son zamanlarına denk düşer. Ünlü Kürdolog Minorsky, Kürtler isimli uzun makalesinde; 'Selçuklular devrinden evvel Kürdistan tabiri bilinmemekteydi.' dedikten sonra bu bölgeyi şöyle tanımlıyor: 'Geniş manada merkezi Kürdistan'a tekabül eden al-Zavzan (zozan Kürtçede yaz otlağı demektir) tabiri müphem bir mahiyet arz etmektedir. Mukaddei, Zavzan'ı, Cezirat İbn Omar'ın bir nahiyesi olarak olarak telakki etmektedir.' 
Minorski ile aynı dönemde İran'da Rus diplomatı olarak çalışan Bazil Nikitin de  Kürdistan kavramını Selçuklular döneminde ortaya çıkmış bir olgu olarak kabul etmektedir.
Nikitin, Kürdistan'ı tanımlamak için, 'Kürdün tam dağlı olduğu yolundaki köklü ilkeden hareket etmek'   gerektiğini vurgularken; Kürt terimi ve hatta Kürdistan ile 'dağlı yaşam biçimini' eş hale getirmiştir.  Şu tespitler bu Kürt yanlısı Rus diplomatındır:
'Kürdistan; siyasal sınırlarla çevrilmiş ve bu sınırlar içinde tümüyle homojen olmasa bile hiç değilse çoğunluğu aynı etnik kökenden gelen bir halkın yaşadığı bağımsız bir devletin adı değildir. Esasen bu ad ancak 12. yüzyılda son büyük Selçuklu Sultanı Sancar zamanında ortaya çıkar.  Bu sultan tarafından kurulan ve merkezi, Hemedan'ın kuzeybatısındaki Bahar kalesi olan Kürdistan eyaleti, Zagros sıradağlarının doğusunda, Hemedan, Dinavar ve Kermanşahan vilayetlerini; batıdan ise Şehrizur ve Sincar vilayetlerini kapsıyordu. 12. Yüzyıla kadar bu bölgeler sadece Cibalül Cezire (ya da Diyarbekir?) adları altında tanınıyordu.'

MEKTUPTA DENİLEN NEYDİ?
Osmanlı belgelerinde de Kürdistan'ın bugünkü Güneydoğu Anadolu bölgesi ile ilgili olarak kullanılmadığı bilinmektedir. Kanuni Sultan Süleyman'ın 1526 yılında Fransa Kralı 1. François'ya yazdığı o meşhur mektuptan da anlaşılıyor ki Diyarbakır ile Kürdistan denilen bölgenin ilgisi yoktur. İşte özetle o mektup:
'Ben ki... Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Karaman'ın ve Rum'un ve Vilayet-i Dulkadiriyye'nin ve Diyarbekir'in ve Kürdistan'ın ve Azerbaycan'ın ve Acem'in ve Şam'ın ve Haleb'in ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin... nice diyarların sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han'ım'
Mektuptaki diziliş önemli bir gerçeği gösteriyor: Adana-Diyarbakır-Kürdistan-Azarbeycan... Bu dizilişteki Kürdistan da Doğu Anadolu'da, Azerbaycan'ın güneyini işaret etmektedir.
Büyük Britanya'nın Irak Valisi Sir Arnold Wilson'ın Kürdistan tanımı da bu belirsizliği açıkça göstermektedir: 'Kürdistan terimi, genel anlamda coğrafi bir ehemmiyeti olmayan, müphem (belirsiz) bir terimdir. Bugün, Suriye, Türk ve Irak sınırlarının kesiştiği bölgelerdeki büyük dağlar arasında uzanan vadilerde yaşayan Kürtlerin, ait oldukları aşiret dışında pek fazla birlik ya da bağlılık duygusu yoktur.'.
Görüldüğü üzere; tarihsel Kürdistan ile bugünkü Kürtlerin yoğunlaştığı alanlar da aynı değildir.   Bunun sebebi de göçebe olan Kürt boylarının zaman içinde Kuzey Irak hattına doğru yayılmış olmalarıdır.
İkincisi de bu terim siyasal bir yapıyı değil coğrafi bölgeyi göstermektedir. Yani, Kürdistan teriminin devlet ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

DİYARBAKIR'DA AZINLIK İDİLER
Bugünkü Dıyarbakır'da ve Güneydoğu bölgesinde Kürtler hiçbir zaman çoğunlukta olmadılar. Buraların yönetimi hiçbir zaman Kürtlerin eline de geçmedi. İran ve Doğu Anadolu; İslam öncesi dönemden başlamak üzere Türklerin akınlarına uğradı. Son olarak gelen Oğuzlarla; bölge, Büyük Selçuklu Devleti'nin egemenliğine girdi. Sonra Anadolu Selçukluları; sonra Karakoyunlular, sonra Akkoyunlular, sonra Safeviler ve Osmanlılar Doğu bölgelerinin egemeni oldular. Kürdolog Minorsky bu dönemleri şöyle anlatıyor:
'Moğollardan sonra rekabet halinde olan Türkmen sülaleleri, nüfuzlarını Kürdistan üzerine yaydılar.  Hala pek az bilinen bu devir,  Kürtler için büyük ehemmiyeti haiz olmuştur.  Karakoyunlu ve Akkoyunlu Sülaleleri, Kürdistan'ın içine kadar nüfuz ettiler; Kürt kabilelerini siyasi ve dini mücadelelere sürüklediler ve büyük ölçüde nüfus hareketlerine sebebiyet verdiler. (...) Esas merkezleri Diyarbekir olan Akkoyunlular (Bayındır sülalesi) büyük Kürt hanedanlarını ortadan kaldırmak siyasetini ısrarla takip ettiler. (...) Uzun Hasan'ın kumandanları Sufi Halil ve Arabşah; Hakkari'yi zaptettiler. (...) Cezire tamamen Akkoyunluların hakimiyeti altına geçti ve buraya Çalabı Bey vali tayin edildi.'
Akkoyunlu Türk Devleti'nden sonra İran tarafına egemen olan Kızılbaş Türkmenlerin Safevi devleti de bölgede Kızılbaş Türkmenleri öne çıkartan tutum içine girdi.

ÇALDIRAN'DAN BUGÜNE
İran'da 1501 yılında devlet kuran Şah İsmail; Anadolu'dan gelen Kızılbaş Türkmenlere dayanmıştı. Osmanlı Devleti; İran'daki rakip devleti alt edebilmek için bölgedeki Kürt aşiretlerden yararlanmak yolunu tuttu.  Bitlisli Molla İdris'in örgütlediği Kürt aşiret reisleri Osmanlı Devleti ile işbirliğine gittiler. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim; Kürtlerin Kızılbaşlara kılıç çalması karşısında onlara bazı haklar verdi. Kürt tarihçilerden M. Emin Zeki, bu anlaşmanın maddelerini şöyle sıralıyor:
1-Kürt emirliklerine özerklik verilecek.
2-Yönetim babadan oğula geçecek.
3-Kürtler savaşa yardımcı olacaklar.
4-Türkler Kürtleri dış saldırılara karşı koruyacaklar.
5-Kürtler de gerekli vergiyi verecekler.
İşte bu anlaşma ile Osmanlı Devleti içinde bir derebeylik sistemi kurulmuş oldu. Kürtlerin yaşadığı bölgelerde ağa-şeyh baskısı yaratıldı. Bu yapı günümüze kadar da geldi.
Ne yazık ki Osmanlı Devleti'ne paralı askerlik yapan Kürt aşiretleri bölgede yaman bir zulüm yarattılar. Muhteşem Süleyman'ın oğlu Sarı Selim; Kürt beylerine yazdığı mektupta; 'Atalarınızın yaptığı üzere siz de Kızılbaş'a kılıç çalmak için hazırlanın!'  diyordu.
Bu Kürt-Osmanlı işbirliği; 2. Abdülhamit'in iktidarında yeniden zulme dönüştü.  Sultan Hamid; kendisini 'Kürtlerin Babası' ilan ederek 1890'larda Kürt derebeylerinden Hamidiye alayları oluşturdu.  Güya Ermenilere karşı kurulan bu çapulcu alayları; bölgedeki Alevi boylarını da basıp yağmaladılar; direnenleri katlettiler.
Ve geldik bugüne.
Hangi Kürtten söz ediyorsunuz ve hangi Kürdistan'ı anlatıyorsunuz siz?
KAYNAK: Buradaki bilgilerin ayrıntısı; DERSİM İSYANLARI VE SEYİT RIZA GERÇEĞİ isimli kitabımızda bulunmaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder